İMAN AMELİ GEREKTİRİR

Somuncu Baba

Yukarıdaki zikrettiğimiz âyetlerde de açıkça görüldüğü üzere amel ile iman arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde iman ile sâlih amel yan yana zikredilmiş¸ mü'minlerin sâlih amelleri işleyerek maddî-mânevî gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir. Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması¸ giderek gücünü artırması sâlih amellerle mümkün olabilir. Ayrıca imanın olgunluğuna ermek¸ imanı üstün bir dereceye getirme

İman¸ kâinatta en büyük hakîkattir. Hakîki imana sahip olan bir insan kâinata meydan okuyabilir. İslâm'da ilk önce iman gelir. İman¸ her Müslümanın öncelikle sahip olması gereken bir özelliktir. İman ve inanç çok önemli olduğu için Kur'an'da Mekke döneminde inen âyetlere baktığımızda tamamen inançla ilgili prensipleri açıkladığını görmekteyiz. Mekke döneminde hüküm âyetlerinin çok az olduğu¸ hükümle ilgili âyetlerin genellikle Medine'de inmeye başladığı bilinmektedir. İnançla ilgili prensipler açıklanıp da insanların kafaları yanlış¸ bâtıl ve hurâfe inançlardan temizlendikten sonra Medine döneminde ibadetlerle ilgili âyetler inmeye başlamıştır.


Bugün bizler dini açıdan kendimizi Müslüman olarak tanımlıyoruz ama inanç¸ amel
ve ahlakî açılardan ne kadar Müslümanız¸ hiç düşündük mü?


İman-Sâlih Amel İlişkisi:


Kur'an-ı Kerim'i baştan sona incelediğimizde birçok âyette¸ iman ile sâlih amelin beraberce zikredilmekte olduğunu görmekteyiz.


İman ve sâlih amel ifadesi¸ Kur'an-ı Kerim'de 52 defa beraberce zikredilmekte olup¸ bu ifade; "İman edip iyi ve yararlı işler yapanlara¸ bundan böyle Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve imanlarında sebât ile iyi ve yararlı işlerine devam ettikleri¸ sonra takvâları ve imanları tam sağlamlaşıp kökleştiği¸ daha sonra da bu takvâ ile beraber¸ başkalarına iyilik eden ve her yaptığını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde¸ daha önce yeyip içtiklerinden dolayı kendilerine bir vebal yoktur. Allah da böyle güzel davrananları sever."[1] anlamındaki bu âyette iki defa yer almaktadır.


Genellikle âyetlerde "… İnanan ve sâlih amel işleyenler" şeklinde geçen "iman" ve "sâlih amel" lafızları¸ bazı âyetlerde¸ "Kim inanarak iyi olan işlerden yaparsa…"[2] veya "Erkek ve kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa…"[3] şeklinde şartlı geçmektedir. Aynı şartlı ifadeyi müfret biçimiyle yani¸ "Kim sâlih amel işlerse"[4] şeklinde de görmekteyiz. Şartlı biçim¸ biraz farklı olarak bir âyette şöyle ifade edilir: "Kim de O'na iyi işler yapmış bir mü'min olarak gelirse¸ işte onlar için de yüksek dereceler vardır."[5] Bir âyette de sâlih amel¸ şartın cevabı kısmında yer almakta ve şöyle buyrulmaktadır:


"… Kim Rabb'ine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabb'ine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."[6]


Yukarıdaki zikrettiğimiz âyetlerde de açıkça görüldüğü üzere amel ile iman arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde iman ile sâlih amel yan yana zikredilmiş¸ mü'minlerin sâlih amelleri işleyerek maddî-mânevî gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir. Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması¸ giderek gücünü artırması sâlih amellerle mümkün olabilir. Ayrıca imanın olgunluğuna ermek¸ imanı üstün bir dereceye getirmek ve böyle iman sahiplerine Allah'ın va'd ettiği sonsuz nimetlere kavuşmak için de amel gereklidir. İnsan sadece inanılması gerekli şeyleri tasdîk eder¸ ameli umursamayan bir tavır sergileyip yasakları çiğnerse¸ dine¸ Allah'a ve Peygamber'ine olan bağlılığı yavaş yavaş azalır¸ günün birinde kalbindeki iman ışığı da sönüp gider. O halde amelin hem imanı güçlendirmede üstlendiği rol¸ hem de mü'minin cehennem azâbından kurtularak nimetlere ulaşmasına aracı olması ve Rabbine karşı kulluk görevini gerçek anlamda yerine getirmesi bakımından önemi çok büyüktür.


O halde diyebiliriz ki¸ iman ve amel¸ et ve tırnak gibi birbirinden ayrılması imkânsız bir şekilde girift hâldedirler. Hakîki iman¸ insanı sâlih amel işlemeye sevk eder.


İman Olmadan¸ Sâlih Amelin Bir Faydası Olabilir mi?


Her şeyden önce şunu ifade edelim ki¸ iman olmadan¸ sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek yanlıştır. Zîra amel¸ imansız kabul edilmez. Sâlih amelin mutlaka köklü bir dayanağı olması gerekir ki¸ bu da¸ imandır. Nitekim Kuşeyrî'nin de kaydettiği gibi;[7] "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa…" âyetlerinde "inanmış olarak"[8] ifadesinin yer alması gösteriyor ki¸ iman olmadan sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin¸ sâlih olabilmesi için¸ imana bağlı olarak yapılması gerekir.


İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabii bir şey olamaz. Belli bir gaye ve belli bir düşünceden ortaya çıkan sâlih amel¸ ancak¸ Allah katında iman sayesinde makbûl olabilir. Zaten âyetler de¸ imanın¸ sâlih amelden önce gelmesinde¸ sâlih amelin imandan kaynaklandığına ve amelin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğuna bir işaret vardır. Zîra iman¸ sahibini hayra ulaştırır¸ şerden korur ve sâlih amel imanla itibar kazanır.


İbadetlerin de insanın iman ve takvası üzerinde büyük bir tesiri vardır. Bundan dolayıdır ki¸ ibadetsizlerin imanı cılız¸ takvası da sönük kalır. Son dönem Osmanlı âlimlerinden Ali İrfan¸ amelsiz imanı ışıksız fenere benzetir. Işık vermeyen bir fener faydasız olduğundan makbul değildir. Ona göre dini emirlere uymayan mü'minin de bir değeri yoktur. Mü'minin değeri ve olgunluğu¸ onun dini yaşayışı ve amelleriyle orantılıdır.[9]


Demek ki iman ve amel birbiriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerekir.


İbadet-Ahlâk İlişkisi


İman ve amel gibi ibadet ve ahlâk da birbiriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Bunların birbirinden ayrı şeyler olarak düşünülmesi yanlıştır. Aslında ibadetler ahlâkı olgunlaştırmak¸ güzelleştirmek için yapılır. İbadetler¸ Allah katında sevap ve mükâfattan başka¸ kalp ve vicdanın temizlenmesi hususunda büyük faydalar sağlar. Bu faydaların başında da insanın yasaklardan uzaklaşması¸ kötülüklerden temizlenmesi ve korunması gelmektedir. Bütün ibadetler¸ Allah yolunda nefsi terbiye etmek için birer vasıtadır.


Günümüzde Müslümanlar arasında yaygın olan yanlış bir anlayış vardır ki o da şudur: Genelde ibadet ayrı ahlâk ayrı şeylermiş gibi düşünülmektedir. Hâlbuki bu düşünce İslâm'ın özüne çok aykırıdır.


Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."[10] buyurmuştur. Aslında İslâm dininde ibadetler¸ insanı ahlâken olgunlaştırmak¸ kemâle erdirmek için emredilmiştir.


Bugün toplumumuzda bazı insanların Allah'ın emrettiği namaz ve oruç gibi ibadetleri yaptığını görüyoruz. Fakat bu kişiler¸ bu ibadetleri yapmakla birlikte Kur'an ahlâkına tamamen ters olan; yalan söylemek¸ gıybet etmek¸ haset etmek¸ israf etmek¸ başka insanlarla alay etmek¸ onları küçük görmek¸ kibirlenmek¸ gururlanmak¸ verdiği sözde durmamak¸ içki içmek¸ kumar oynamak¸ faiz yemek ve zina yapmak gibi birtakım haramları işlemektedirler.


Hâlbuki Kur'an'a baktığımızda mesel⸠namazla ilgili olarak Yüce Allah: "Şüphesiz ki namaz¸ hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir."[11] buyurmaktadır. Fakat günümüzde namaz kılan bazı insanların kıldıkları namazın onları Allah'ın yasakladığı çeşitli kötü davranışlardan alıkoymadığını görmekteyiz. Yukarıdaki âyette de buyrulduğu gibi kılınan namaz¸ insanı bütün kötülüklerden ve çirkin davranışlardan alıkoyması gerekmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de bir hadisinde: "Kim bir namaz kılar da¸ o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa o namazın¸ o insana¸ kendisini Allah'tan uzaklaşmaktan başka bir katkısı olmaz."[12] buyurmuştur. Büyük mutasavvıflardan Hasan Basrî de: "Kimin namazı kendisini fuhuştan ve kötülükten menetmezse onun namazı namaz değildir. O namaz¸ onun üzerine bir vebaldir." demiştir.[13] Yûnus Emre de¸ "Bir kez gönül yıkdın ise kıldığın namaz değil." diyerek¸ ibadetlerle davranışların bir bütün olması gerektiğini çok güzel anlatmıştır.


Namaz kılan kişinin Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmesi gerekir. Aksi takdirde o namaz¸ ruhundan soyulmuş¸ şekilden ibaret kalmıştır. Hâlbuki Yüce Allah¸ "Beni anmak için namaz kılınız."[14] buyurmuştur. Allah'ı düşünerek namaz kılmak¸ insan ruhunu etkiler¸ onu iyiliklere yöneltir¸ ahlâkı düzeltir¸ kötülüklerden uzaklaştırır. İnsan ruhunda hiçbir olgunluk¸ bir düzelme meydana getirmeyen namaz¸ gerçek namaz sayılmaz. O¸ sadece bir şekilden ibaret kalır.[15] Şâyet kıldığımız namaz¸ bizi¸ bütün kötülüklerden alıkoymuyorsa o halde kıldığımız namazı gözden geçirip Allah'ın emrettiği şekilde ihlâs ve huşû ile kılmaya gayret etmeliyiz.


İkinci bir örnei de oruçla ilgili verebiliriz. Bir insanın oruç tutmakla birlikte aynı zamanda yalan söylemesi¸ gıybet etmesi¸ insanlara haksızlık yapması¸ insanlara kaba davranması¸ sövmesi¸ insanlarla kavga etmesi yapılan bu ibadetin ruhuna aykırı olan davranışlardır.


Nitekim bu hususta Hz. Peygamber (s.a.v.): "Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa¸ Allah'ın onun yemesini¸ içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur."[16]¸ "Nice oruç tutanlar vardır ki¸ tuttukları oruçtan kendilerine kalan¸ sadece açlık ve susuzluktur."[17] buyurmaktadır.


Bütün bu hadislerden de anlaşıldığı üzere¸ oruç insanın ahlâkını güzelleştirmelidir. Yani oruç tutan insan¸ bu ibadeti yaparken aynı zamanda dilini ve bütün uzuvlarını Allah'a isyandan alıkoymalı¸ Allah'ın yasakladığı sözlerden ve fiillerden kendini sakınması gerekir. Aksi takdirde yapılan ibadetlerden istenilen fayda sağlanamaz.


Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki¸ İslâm dininde iman¸ ibadet ve ahlâk bir bütünlük arz etmektedir. Bunları birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. İman ve ibadet insanı güzel ahlâka götürmek için vardır. Şâyet günümüz insanlarından bazıları¸ ahlâken mükemmel insan değillerse o halde iman ve ibadetlerini gözden geçirip ibadetlerini Yüce Allah'ın istediği şekilde yapmaya gayret göstermelidirler.


 


 


 


 






[1] 5/Mâide¸ 93



[2] 20/Tâh⸠112; 21/Enbiy⸠94



[3] 4/Nis⸠124



[4] 16/Nahl¸ 97; 40/Mü'min¸ 40



[5] 20/Tâh⸠75



[6] 18/Kehf¸ 110



[7] El-Kuşeyrî¸ Ebu'l-Kâsım Abdülkerim İbn Hevâzin¸ Letâifu'l-İşârât¸ Kâhire¸ 1971¸ II¸319.



[8] 16/Nahl¸ 97; 40/Mü'min¸ 40



[9]   Ali İrfân Eğribozî¸ Mufassal Ahlak-ı Medenî¸ İstanbul 1327¸ s. 60¸ 204; Hüsamettin Erdem¸ Son Devir Osmanlı Düşüncesinde Ahlâk¸ Sebat Ofset Matbaacılık¸ Konya 1996¸ s.182.



[10] Malik b.Enes¸ el-Muvatta¸ Hüsnü'l-Huluk¸ 8



[11] 29/Ankebût¸ 45



[12] Feyzü'l-Kadir¸ VI¸ 221; es-Suyutî¸ ed-Dürrü'l-Mensur¸ VI¸ 465; Deylemî¸ Firdevs¸ III¸ 622; Elmalılı¸ age.¸ VI¸ 223.



[13] Süleyman Ateş¸ Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri¸ Yeni Ufuklar Neşriyat¸ İstanbul 1990¸ VI¸ 517.



[14] 20/Tâh⸠14



[15] Ateş¸ age.¸ VI¸ 516.



[16] Buhârî¸ İlim¸ 30; Tirmizî¸ Buyu'¸ 3



[17] Beyhakî¸ Et-Terğîb¸ II¸ 148

Sayfayı Paylaş