HER YÖNDEN KAZANAN ORTAKLAR!

Somuncu Baba

"Ortakçılık¸ büyük hedeflere ulaşabilmek için akıl¸ bilgi¸ tecrübe ve
variyetin bir araya getirildiği bir eylemdir. İslâm Hukuku'nun önemli
bir bölümü olan Şirketler Hukuku¸ hem Müslümanların bir araya
gelmelerinin gereğini vurgulamış¸ hem de bu bir araya gelmenin İslâmî
ölçülerini belirlemiştir."

Hadiste bildirildiği üzere¸ "Güçlü mü'min¸ zayıf mü'minden daha hayırlı ve Yüce Allah'a daha sevimlidir." Yine bir hadiste beyan edildiği üzere "Veren el¸ alan elden üstündür." Buna göre mü'min¸ iman¸ ilim¸ akıl¸ beden¸ variyet bakımından güçlü olmaya çalışacaktır.


Güçlü bir imana sahip olmak için¸ imanını yenileyecek¸ onu takviye eden ayet ve hadisleri çokça okuyacak¸ sâlih insanları tanıyacak¸ imanını salih amellerle destekleyecektir.


İlmen güçlü olmak için¸ sürekli ilim arayışı içerisinde olacak¸ bilmediklerini öğrenmek için çaba sarfedecektir. Onun bu ilim arayışı beşikten mezara kadar sürecektir.


Aklını geliştirmek için¸ düşünmekten¸ araştırmaktan korkmayacaktır. Kâinat kitabının ayetlerinin her biri üzerinde derinlemesine düşünecek¸ onlardaki erişilmez kudretin iz ve eserlerini görmeye çalışacaktır. Hep olumlu ve güzel şeyleri düşünmeyi alışkanlık haline getirecek; vehim¸ kuruntu ve kötü kurgulardan aklını koruyacaktır.


Sağlıklı bir bedene sahip olmak için¸ sağlığına dikkat edecek¸ beslenmesine özen gösterecek¸ spor ve benzeri meşru hareketler içerisinde zinde olmaya çalışacaktır.


Variyet bakımından güçlü olabilmek için¸ helalinden kazanmak için çalışacak¸ üretecek¸ mü'min kardeşleriyle enerjilerini bir araya getirecektir. Alan el değil¸ veren el olmaya gayret edecektir. Variyet sahibi olup sahip olduğu nimetlerin şükrünü eda etmek¸  hayır işlerine ön ayak olmak¸ fakir fukaranın yardımına koşmak elbette erdemdir. Bunu dünyevîleşmek ile karıştırmamak gerekir. Zira dünyevileşmekte dünyayı putlaştırmak¸ gaye haline getirmek¸ dünyalıkları elde etmek için helal haram ölçülerine riayet etmemek ve biriktirdiği dünyalıkları yalnızca kendi arzuları doğrultusunda tüketmek vardır. Helalinden zengin olmak ise İslâm'da yerilmemiş¸ aksine övülmüştür. Kur'an¸ bize variyet sahibi peygamberlerden bahseder. Hz. Süleyman (a.s.)¸ Hz. Dâvûd (a.s.)¸ Hz. Yusuf (a.s.) gibi. Dünyalıklara sahip olmak her zaman helake götürmez. Dünyalıklar Rabbin rızasını kazanma yolunda kullanılırsa¸ sahibini cennete götürebilir ki İslâam böyle bir dünyalığa taliptir.


Bu konuda Kur'ân'da Hz. Süleyman'ın şu duası bize anlatılır: "Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla¸ bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz¸ daima bağışta bulanansın.' dedi."[1] Sultan Peygamber olan Hz. Süleyman'ın böyle bir dua ile Rabbinden¸ kimsenin ulaşamayacağı mahiyette bir mülk istemesinin pek çok hikmeti vardır. Şöyle ki; o¸ variyetin Yüce Allah yolunda nasıl kullanılacağını göstermek için istemiştir. Variyetin¸ nasıl kendini Allah yolunda olmaktan alıkoymayacağını insanlara göstermek için istemiştir. Variyet ve hükümranlığın ne kadar büyük ve azametli olursa olsun¸ hiç kimseyi ebedileştirmeyeceğini¸ sonunda hepsinin terk edilip öteki dünyaya gidileceğini göstermek ve konuda insanlara kalıcı bir ibret levhası olmak için istemiştir. Nitekim o¸ önceki ayette "Gerçekten ben mal sevgisine Rabbimi zikretmek için düştüm."[2] diyerek bunu beyan etmişti. Süleyman Peygamber atları ve diğer dünyalıkları¸ Yüce Rabbin yolunda kullanmak¸ Allah'ın dinin yüceltmek için istemiş ve sevmiştir. Yoksa onun dünyaya düşkünlüğü ve Rabbini unutacak¸ dünyalıklara dalacak kadar onlarla meşgul olması¸ bir peygamber olarak ona yakışmaz. Zaten onun kıssasına başlanırken "O ne güzel bir kuldu"¸ denilerek Hz. Süleyman'ın seçkinliğine vurgu yapılmıştır.[3]


Yüce Allah da Hz. Süleyman'a mülkünden vermiş de vermiş¸ cinleri ve rüzgârları onun emrine sunmuş; o da bütün bunları hep O'nun yolunda kullanmış¸ sahip olduğu görkemli variyeti onu Yüce Rabbe kulluktan asla alıkoymamış ve Hz. Süleyman variyet ve hükümranlık konusunda insanlık için en güzel örneklerden biri olmuştur.


Mümin¸ Büyük Düşünen ve Büyük Hedefleri Olan Kimsedir!


Müslüman¸ büyük düşünen¸ büyük hedefleri olan¸ bu hedeflere ulaşmak için de çokça çalışan kimsedir. Elbette Müslümanın hayal ettiği büyük hedeflere¸ ancak meşru yollardan ulaşılır. Dinin onaylamadığı¸ haram-günah olarak belirlediği yollarla ulaşılacak hedef İslâm'a göre büyük hedef değildir. Cemaat olma¸ İslâm'da yalnızca namaz¸ hac gibi ibadetlerde meşru kılınmış bir şey değildir. Cemaat olma¸ cemaatin içerisinde yer alma¸ hayatın tamamında olması arzu edilen bir meziyettir. Bu¸ Müslümanlığın gereklerini layığı ile yerine getirmede yardımlaşmayı gerektirir. Bu yüzden mü'minler¸ her alanda bilgi¸ birikim¸ enerji ve güçlerini bir araya getirenlerdir.


Ortakçılık¸ büyük hedeflere ulaşabilmek için akıl¸ bilgi¸ tecrübe ve variyetin bir araya getirildiği bir eylemdir. İslâm Hukuku'nun önemli bir bölümü olan Şirketler Hukuku¸ hem Müslümanların bir araya gelmelerinin gereğini vurgulamış¸ hem de bu bir araya gelmenin İslâmî ölçülerini belirlemiştir.


Kur'ân-ı Kerîm'de ortakçılıktan bahsedilirken şöyle buyrulur:


"Sana davacıların haberi ulaştı mı? Davacılar¸ Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de¸ o onlardan korkmuştu. Söyle demişlerdi: ‘Korkma¸ birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacı; aramızda adaletle hükmet¸ ondan ayrılma¸ bizi doğru yola çıkar."


Bu kardeşimin doksan dokuz dişi koyunu¸ benim de bir tek dişi koyunum vardır; onu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi.


Davud: ‘And olsun ki¸ senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır.' demişti. Davud¸ kendisini denediğimizi sanmıştı da¸ Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış¸ tevbe etmiş Allah'a yönelmişti."[4]


Ayette¸ Davud (a.s.)'a ortağını şikâyet eden kimsenin¸ kardeşim diye ondan bahsetmesi¸ ortaklığın kardeşlik olduğuna işaret içindir. Ortaklar¸ birbirlerini kardeş olarak görmeli ve kardeşlik hukukunun devamını sağlamaya gayret etmelidirler. Bu kardeşlik¸ birbirlerinden şikâyetçi oldukları zaman ve hatta ortaklık sona erdiği zamanda da sürmelidir.


Yine ayette ortaklar için huletâ kelimesinin kullanılması¸ ortakların pek çok konuda birbirlerine karıştıklarını¸ birbirlerinin sırlarına vakıf olduklarını ve karşılıklı olarak birbirlerine hakların geçtiğini ihsas etmektedir.


"Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler." ifadesi¸ bir vakıayı tespit ederken ortakçılık yapanların¸ bilerek yahut bilmeyerek birbirlerine haksızlık yapmamak için çok dikkatli olmalarının gereğini bildirmektedir.


"İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!" Bu cümle¸ İslâm'ın istediği ortaklık ölçütünü belirlemektedir. O da iman ve salih amellerin adamı olmaktır. Bu iki özelliğe sahip olan Müslüman¸ asla haksızlık düşünmez ve haksızlığa tenezzül etmez. Bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:


"Şüphesiz Cenâb- Hak buyuruyor: ‘Biri diğerine hıyanette bulunmadığı sürece ben iki ortağın üçüncüsüyüm. Biri diğerine hıyanette bulunduğu takdirde ben aralarından çıkarım."[5]


Aslında meşru ortakçılık Yüce Allah'ın arzu ettiği bir şeydir. Şeytan ise¸ meşru ortakçılığın olmasını istemez. Bunun için ortakların arasına girer¸ onların arasına kin¸ kıskançlık¸ bencillik ve düşmanlık tohumları atar. Onlara birbirlerinin kusur ve zayıf taraflarını gösterir¸ hoş görmekten ve affetmekten onları alıkoyar.


Sâlih ortakların sayısının azlığı¸ bunun imkânsızlığı anlamına gelmez. Aksine bu ifade¸ mü'minleri sâlih ortaklardan olmaya teşvik ve tahrik eder. Tıpkı şu ayetlerde kulların gerçek anlamda inananlardan ve şükredenlerden olmaya teşvik ve tahrik edildiği gibi: "Sen ne kadar yürekten istersen işte¸ insanların çoğu inanmazlar."[6] "Onların çoğu¸ ortak koşmadan Allah'a inanmazlar."[7] "Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır."[8]


O halde¸ Yüce Allah'ın ölçüleri içerisinde¸ O'nun rızasını ve yardımını kazanma adına sahip olduklarımızı birbirimizle paylaşarak bereketlendirmeye ve ümmetin gücüne güç katmaya hazır olmalıyız.






[1] 38/Sâd¸ 35.



[2] 38/Sâd¸ 32.



[3] Bkz. Fahruddin Er-Râzi¸ Tefsir-i Kebir¸  Akçağ Yayınları: XIX¸ 77-79.



[4] 38/Sâd¸ 21-34.



[5] Ebû Dâvud¸ Büyu' 26



[6] 12/Yusuf¸ 103.



[7] 12/Yusuf¸ 106.



[8] 34/Sebe'¸ 13.

Sayfayı Paylaş