HELÂL KAZANCA KARŞI, RÜŞVET

Somuncu Baba

"Rüşveti önleme konumunda olanların¸
rüşvet alıp vermesi ise¸ tuzun kokması
anlamına gelir. Artık böyle bir toplumda
adaletten¸ hakkaniyetten¸ huzur ve
güvenden bahsedilemez."

Rüşvet¸ yetkili birine¸ hak etmediği halde ve yasa dışı olarak bir şey vermek¸ bir menfaat sağlamaktır.


Rüşvet¸ hak ettiği helâl ile yetinmemenin¸ maddeye karşı doyumsuzluğun bir sonucudur.


Rüşvet¸ en temel insan hakkı olan malın dokunulmazlığı ilkesinin çiğnenmesidir.


Rüşvet¸ adaletin önündeki en büyük engeldir. Rüşvet sebebiyle¸ haksızlar haklı gibi olur¸ haklılar mağdur olur.


Rüşveti önleme konumunda olanların¸ rüşvet alıp vermesi ise¸ tuzun kokması anlamına gelir. Artık böyle bir toplumda adaletten¸ hakkaniyetten¸ huzur ve güvenden bahsedilemez.


Aslında tavandan tabana herkes¸ kabul ettiği konumun gereğini yerine getirmeli¸ üzerine düşen görevi yapmalıdır. Yetki sahipleri¸ yalnızca hak ettiklerinin karşılığını almalıdırlar. Zira onlar¸ o yetkileri hizmet için alıp kabul etmişlerdir.


Toplumda rüşvetin yaygınlaşmasının sebepleri olarak Allah ve âhiret inancının zayıflaması¸ kanaatsizlik¸ doyumsuzluk¸ insanların terlemeden ve kısa yoldan zengin olma isteği¸ lüks ve konforlu yaşam arzusu¸ hakkı olmayan makam ve mevkilere gelme tutkusu gibi sebepler sayılabilir. Bunları teker teker ele alacak olursak;


İslâm insanı¸ Yüce Allah'ın her zaman¸ her yerde ve her şartta kendisini görüp gözetlediğini bilen¸ yapıp ettiklerinde O'na karşı sorumlu olduğunun şuurunda olan kimsedir.


İman adamı¸ tüm yapıp ettiklerinden hesaba çekileceği¸ zerre kadar hayrın da şerrin de karşılığını göreceği bir güne inanır ve kendisini hep o güne hazır eder. Gerçek anlamda Allah'a ve âhirete inanan kimse asla rüşvete bulaşmaz.


Müslüman¸ Yüce Yaratıcının kendisi için uygun gördüğü her şeye razı olan kimsedir. O¸ O'nun maddî paylaşımına da rıza gösterir. Helâl yoldan iâşesini temin etmeye çalışır¸ hak edip kazandığı ile yetinir¸ az da olsa helâl olana kanaat eder. Çünkü hayır ve bereket helâldedir. Zira insan için¸ maddiyetin sınırı yoktur. "İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa¸ ikinci bir vadi dolusu altının olmasını da ister." Mü'min¸ dünya ve içindekilerin geçici¸ sonlu olduğunu düşünür ve asla taparcasına dünyevileşmez.


İnsan için en helâl kazanç¸ elinin emeği ile hak edip kazandığıdır. Müslüman az da olsa hak edip kazandığına razı olur¸ asla hakkı olmayana göz dikmez. Mü'min¸ zengin olmayı ister¸ ama ancak meşrû yoldan zengin olmaya çalışır. Dinin ölçülerine uygun olmayan yoldan elde edilecek olan her türlü kazanım¸ aslında kazanç değil kayıptır. İnsan¸ dünyalık kazanayım derken¸ günah kazanmamalı.


Müslüman¸ tevazu sahibidir. O¸ sahip olduklarını mütevazı bir şekilde kullanır¸ asla aşırıya kaçmaz¸ lüks ve israfa dalmaz. O¸ variyetleriyle şımarıp ta taşkınlık yapan Fir'avunlar¸ Nemrutlar¸ Kârunlar gibi olmaz. Zira mü'minin lüks ve konfor içerisinde yaşayacağı gerçek yurt¸ cennettir.


Her görev¸ sahibine sorumluluklar yükler. Bu yüzden İslâm'da asıl olan¸ hırs ve makam tutkusuyla göreve talip olmamak¸ şâyet layıksa verilen görevi kabul etmek ve kabul ettiği görevin hakkını vermek için gayret etmektir. Bu anlayış¸ kişinin hak etmediği bir makam mevki için yolsuzluk yapmasına mâni olur. Makam ve mevki sahipleri de bulundukları makam ve mevkilerin kendilerine yüklediği görevi lâyığıyla yerine getiren ve bunun için asla fazladan bir şey talep etmeyen kimselerdir.


Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur:


"Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken¸ insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hâkimlere (idarecilere veya mahkeme hâkimlerine) vermeyin."[1]


"Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hâli müstesn⸠mallarınızı¸ bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin."[2]


Malı bâtıl yolla yemek¸ iki biçimde olabilir: Biri malı sahibinden zulüm¸ hırsızlık¸ gasb¸ aldatma ve benzeri yollarla almak; diğeri kumar¸ faiz¸ tefecilik¸ rüşvet gibi dinin yasakladığı şeylerle kazanmaktır. Bu yollardan her ikisi ile para kazanmak haramdır ve büyük günahtır. Burada haksız olarak elde edilen şeylerin yenen şeyler olması şart değildir. Bu tür yollarla bir şeyi elde etmek¸ sahiplenmek onu yemek olacağından âyetin hükmüne girer.


Peygamberimiz de şöyle buyurarak ümmetini rüşvetten şiddetle sakındırmıştır:


"Allah¸ rüşveti verene¸ alana ve aracılık yapana lanet etsin! Peygamber¸ rüşvet alana ve verene lanet etti."[3] Rahmet peygamberinin¸ lanet etmekten mümkün mertebe uzak durduğu düşünülürse¸ bu hadisten rüşvete bulaşmanın ne denli bir günah olduğu daha iyi anlaşılmış olur. Rüşvete bulaşarak Allah ve Peygamberinin lanetine müstahak olan kimse¸ Yüce Allah'ın rahmetinden uzak olmuş demektir. Artık böyle bir kimsenin kazandığının (!)¸ ömrünün¸ hayatının hayır ve bereketini görmesi nasıl mümkün olabilir ki!? Haram yoldan elde ettikleriyle yetiştireceği neslin¸ hatta bu kirli paralarla yapacağı hayrın (!) ne yararı olabilir ki!?


Rüşvetin bereketsizliği ve zararı¸ âhirette olduğu gibi dünyada da kendini gösterir ve toplumda herkesi etkiler. Şöyle ki¸ rüşvet sebebiyle bedavadan kazanmayı alışkanlık haline getirenler¸ üzerlerine düşen görevleri yapmaz olurlar. Onların bedavadan kazandıklarını gören diğer insanlar da çalışmayı bırakıp atalete meylederler. Rüşvetin yaygın olduğu bir toplumda artık hiç kimse hakkına razı olmaz¸ herkes rüşvetle işini gördürmeye ve hak etmediği şeyleri elde etmeye başlar. İnsanlar¸ rüşvetle suçlardan arındıklarını ve cezalandırılmaktan kurtulduklarını gördükçe kötülükleri yapmaya devam ederler.


Rüşvetin yaygınlaştığı toplumu Kur'ân şöyle uyarır:


"Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla «inandık» diyen kimseler ve Yahudiler¸ hep yalana kulak verir¸ durmadan haram yerler."[4]


"Onlardan birçoğunun günah¸ düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür! Din adamları ve âlimleri onları¸ günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!"[5]


Oysa inanan insanlara düşen düşmanlık ve haramda değil¸ dostluk kardeşlik ve helâl işlerde yarışmaktır. Bu konudan dini bilen ilim adamlarına büyük görevler düşmektedir. Onlar¸ her konuda olduğu gibi bu konuda da örnek olmalıdırlar. Onlar¸ asla geçici dünyanın azıcık menfaatleri uğruna bildikleri doğruları gizlememeli¸ eğip bükmeden hakikati haykırmalı¸ insanlar arasında karar verme durumunda olduklarında adaletle hükmetmelidirler. Yanlış yapanları uyarmak ve onların yanlışlarına engel olmak da onlara düşen görevler arasındadır.


Peygamberimiz¸ zekât toplamakla görevlendirdiği bir memurun toplayıp getirdiği mallar için¸ "Ey Allah'ın Rasülü¸ şunlar topladığım zekâtlar¸ şunlar da bana verilen hediyeler" deyince ona şöyle çıkışmıştır:


"Öyle mi! Sen dürüst birisi isen¸ anne babanın evinde otursaydın da sana bu hediyeler gelir miydi bir baksaydın!?"[6]


Şimdi herhangi bir makam ve mevkie geldiği için hediyelere¸ hatta çiçeklere boğulan yetkililer peygamberimizin bu hadisi ışığında düşünüp kendilerine çeki düzen vermelidirler. Hediyeleşmek sünnettir¸ deyip nefsimizin ve insanların önüne haksızlık ve iltimasların kapısını açmamalıdırlar. Evet¸ hediyeleşmek sünnettir¸ tek taraflı hediyeleri toplamak¸ hep alan olmak değildir sünnet olan.


Yazımızı¸ zulüm ve haksızlıkla karşı karşıya kalan bir kimse¸ bu zulüm ve haksızlığa engel olmak için¸ başka yapacağı bir şey yoksa bir şeyler vermesinde sakınca yoktur¸ hükmü ile bitirelim.






[1] 2/Bakara¸ 188.



[2] 4/Nis⸠29-30



[3] Tirmizî¸ Ahkâm 9; Ebû Davûd¸ Akdiye 4.



[4] 5/Mâide¸ 42.



[5] 5/Mâide¸ 62-63.



[6] Buhârî¸ Hıyel 15

Sayfayı Paylaş