EVİNDE ÇALIŞAN EV HANIMI

238 Dergi-6

Karı-koca, sınav dünyasında birbirlerine yardımcı olan, hayırlı işlerinde birbirlerini tamamlayan, birbirlerine destek çıkan iki kahramandır. Karı-kocanın aynı gâye doğrultusunda hareket etmeleri uyumlu ve güçlü ailelerin kurulması demektir. Başarılı erkek yahut kadının ardında/yanında, mutlaka bir kadın yahut erkek vardır. Peygamberler tarihinde eşlerine rağmen başarılı olan kocalar vardır, inanmayan ve nifak içerisinde olan hanımlarına rağmen Hz. Nuh ve Hz. Lût Peygamberler tevhid mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ancak her iki peygamberin kavimleri de inanmayan kadınlarla beraber helâk olmuştur.

Güçlü bir toplumunu inşâsı önce aile yuvasının inşâsıyla başlar. Özellikle de davet adamları/önderler, güçlü aile örnekliği ile topluma örnek olmalı, yol göstermelidir. Küçük bir toplum olan aile yuvasında bile ideallerini gerçekleştiremeyenlerin topluma hükmetmeleri zor olacaktır. Kendilerini ve ailelerini kurtar(a)mayanların, başkalarını kurtarmaya kalkmaları ne kadar anlamsızdır!

Bugün çalışan kadın denildiğinde sosyal hayatın içerisinde, belli ücretle, belli sosyal güvenceler altında, belli işleri yapanlar anlaşılmaktadır. Buna göre evlerinde pek çok ev işini gören, kocalarının hizmetinde onlara her konuda yardımcı olan ve en önemlisi bin bir güçlükle dünyaya getirdikleri çocuklarının ilk mürebbiyesi, ilk öğretmeni olan insan yetiştirme sanatının ilk üstatları kadınlar, çalışan kadınlar olarak algılanmamaktadır. Yine Yüce Yaratıcı’dan başka güvencesi olmayan, tarlada bağda bostanda gece gündüz koşturan kadınlar da bu listeye dâhil edilmemektedir. Hâlbuki asıl olan hayırlı işlerde koşturan kadın-erkek herkesin çalışanlar listesinde yer almasıdır.

İşte bu noktada hayat düsturumuz Kur’ân bize, peygamberlerin yanı başında duran mübarek hanımlarından bahseder. Onlardan biri de peygamberler atası Hz. İbrâhim Peygamber’in eşleridir.

Teslimiyet ve Tevekkül Örneği Hacer Ana

Hz. İbrâhim’in Mekke’ye hicreti ailesiyle beraber olmuştur. Kucağında çocuğu İsmail ile beraber Hacer Ana, İbrâhim Peygamber’in Mekke’ye yerleştirdiği ve duâlarına mazhar olan ailesiydi:

“İbrâhim söyle demişti: ‘Rabb’im! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabb’im! O putlar çok insanları saptırdı; bana uyan bendendir, bana karşı gelen kimseyi Sana bırakırım; Sen bağışlarsın, merhamet edersin. Rabb’imiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için Senin kutsal evinin yanında, zirâata elverişsiz bir vâdiye yerleştirdim. Rabb’imiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızıklandır. Rabb’imiz! Doğrusu Sen gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Kocamışken, bana İsmail ve İshak’ı veren Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabb’im duâları işitendir. Rabb’im! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Rabb’imiz! Duâmı kabul buyur. Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.”[1]

Kaynaklarımızdaki açıklamalardan öğrendiğimize göre Hz. İbrâhim’in Yüce Allah’ın emriyle Mekke’ye yerleştirdiği zürriyeti, Hz. Hacer Ana ve kucağındaki Hz. İsmail’den ibaretti.[2] Hz. İbrâhim ana oğul ile birlikte o evlâdından yetişecek zürriyetini de oraya bırakmıştı. İbrâhim Peygamber, gurbet ellere bıraktığı ailesine duâ etmeyi de ihmal etmemiştir. Onun bu kapsamlı duâsı, bütün ebeveynlere örnek olmak üzere Kur’ân’da anılmıştır. Buna göre anne baba, aile bireyleri için alınması gereken maddî tedbirleri aldıktan sonra Yüce Yaratıcı’ya bol bol duâ etmelidirler. Duâların ana teması zürriyetin tevhid üzere olması, âhiret bilincini muhâfaza etmeleri, namazı ikâme edenlerden olmaları ve helal rızıklarla rızıklanmalarıdır. Zaten tevhid, âhiret inancı ve helal rızık, birbirini doğuran, birbirini destekleyen değerlerdir.

Bu duâların bereketiyle ekin bitmeyen kupkuru bir vâdiden, bereketli Zemzem Suyu çıkmış, insanlar oraya akın etmiş, şehir kurulmuş, ilk mabed Kâbe burada yeniden inşâ edilmiş ve dünyanın dört bir yanından insanlar sevgiyle-saygıyla oraya akmaya devam etmiştir. Dinin temel ibâdetlerinden biri olan hac ibâdetinin temel erkânı içerisine mübarek Kâbe’nin yanında, Makâm-ı İbrâhim, Hz. Hacer’in su aramak için seferber olduğu Safâ-Merve Tepeleri arasındaki koşturması (sa’y), Mina’da oğlu İsmail’i Rabb’ine kurban etmek isteyen İbrâhim Peygamber’in şeytanla mücâdelesi anısına yapılan şeytan taşlamaları yer almıştır.

Hac ibâdetinde insanlığın ilk atası Hz. Âdem’in eşi Hz. Havvâ ile buluştukları Arafat Tepesi ve Müzdelife bölgesindeki duruşları vakfe olarak, peygamberler atası Hz. İbrâhim’in ailesiyle yaşadığı bir kısım olaylar da sa’y, cemerât, Makâm-ı İbrâhim’de namaz, zemzem gibi hac ve umrenin önemli göstergelerinden olmuştur. Hz. İbrâhim’in kucağında çocuğuyla bir başına Yüce Allah’a emânet ederek bırakıp gittiği Hacer ananın, su aramak için çırpınışı sa’y olarak ibâdetin bir parçası olmuştur. Bu gerçekten İslâm’ın kadına, anaya ve koşturan kadına verdiği değeri göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Arafat’ta vakfe duâsına duran mü’minler, nasıl ki Rabb’in mağfiretine nâil olan Hz. Âdem ve sevgili eşi Hz. Havvâ’yı anıyor ve hatırlıyorsa; sa’y yapan mü’minler de koşturan ana Hz. Hacer’i yâd etmektedirler.

Kadın başına, hiç kimsenin olmadığı, yiyecek ve içeceğin bulunmadığı Mekke vâdisine bırakılan Hacer Ana’da, Yüce Allah’a teslimiyet, tevekkül ve kanaatin zirve noktasını görmekteyiz. Zira o, kocasına, “İbrâhim bizi bu kuş uçmaz kervan geçmez, ekin bitmez su akmaz vâdiye nasıl bırakıyorsun, burada ne yiyip içeceğiz, bizi buraya bırakmanı Rabbin mi emretti?”, sorularına “Evet!” cevabını aldığında, “Mâdemki bunu Rabb’in emretti, O bize yeter, var git yoluna.” demişti. Bu onun Rabb’ine teslîmiyeti yanda, aynı zamanda kocasına olan güveni ve sadâkatini de göstermektedir. Onun bu teslimiyet ve tevekkülü, onun hâtıralarının bir ibâdet içerisinde yer almasını sağlamıştır. Bugün hac ve umre ibâdeti yaparken Safâ ve Merve Tepeleri arasında sa’y yapan mü’minler, Hz. Hacer Ana’nın bu örnekliğini hatırlamalı ve onun bu meziyetlerinden nasiplenmeye gayret etmelidirler. Hz. Hacer, önce Rabb’ine teslim olup güvendi, kocasına sadâkat gösterip emrine boyun eğdi, ama bir kenara oturup beklemedi. Çocuğunu bir kenara bırakıp helal rızık peşinde koşturdu, yedi kere iki tepe arasında gidip gelerek su aradı, bir hayat emâresi bulabilmek için çırpındı. Tam yorulduğu anda Yüce Allah ona bereketli zemzem suyunu ikram etti. Kadın başına Hacer Ana’nın koşturmacası, tüm insanlığı kıyâmete kadar sulayacak bir bereket kaynağı ile ödüllendirildi. Hac ve umre yapan mü’minler, sa’yde olduğu gibi zemzem içişlerinde de Hacer Ana’yı, bütün bu meziyetleriyle hatırlamalıdırlar.

Melek Misâfirlere Hizmet Eden Kadın: Sâre Ana

Şu âyetlerde de Hz. İbrâhim’in ilk eşi Hz. Sâre’nin İbrâhim Peygamber’e insan sûretinde misâfir olan melek misâfirlere hizmet edişi ve onların Allah’ın peygamberiyle olan sohbetlerine katılması söz konusu edilmektedir:

“İbrâhim’in ikrâm edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi? Onlar, İbrâhim’in yanına girip: ‘Selam sana.’ demişlerdi, İbrâhim de: ‘Selam size.’ demişti; içinden de, onların ‘tanınmamış bir topluluk’ olduğunu geçirmişti. Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: ‘Yemez misiniz?’ demişti.  (Yemediklerini görünce) onlardan endişeye kapıldı. ‘Korkma!’ dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler. Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: ‘Kısır bir kocakarının bu yaşta nasıl çocuğu olur!’ dedi. Melekler: ‘Bu böyledir, Rabb’in buyurmuştur; doğrusu O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.’ dediler.[3]

“And olsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrâhim’e geldiler. ‘Selam sana.’ dediler, ‘Size de selam.’ dedi, hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, durumlarını beğenmedi ve içine korku düştü. Onlar, ‘Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.’ dediler. Bu arada, İbrâhim’in ayakta duran karısı gülünce, ‘Ona İshak’ı ardından Yakup’u müjdeleriz.’ dediler. ‘Vay başıma gelenler! Ben bir yaşlı kadın, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey.’ dedi. ‘Ey evin hanımı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah’ın işine şaşarsın? O, övülmeye lâyıktır, yücelerin yücesidir.’ dediler.[4]

Melek misâfirleri insan sûretinde geldiklerinde Hz. İbrâhim onları evine buyur etti, önlerine sofra kurdu, karısı Sâre de hizmet ediyor ve elçilerin konuşmalarını dinleyebiliyordu. Hz. Sâre’ye oğlu İshak, ardından da torunu Yakub’u müjdelemeleri, onun ileri yaşta olmasına rağmen çocuk sahibi olacağı ve ardından torununu da göreceğine işarettir. Sâre Ana, müjdeye sevindiğinden gülmüş, şaşkınlığından dolayı da elini yüzüne vurmuş ve yüzünü kapatmıştı. Önceki âyetlerde müjdenin Hz. İbrâhim’e, Hûd Suresi âyetlerinde ise karısına verildiği söylenmektedir. Çünkü İshak’ın olacağı müjdesi anne Sâre için sürprizdi. Baba İbrâhim’in ise daha önce karısı Hacer’den İsmail’i olmuştu.[5] Böylece karı koca ikisi de bu müjdeyi almış oldular. Çünkü her ikisi de ilerlemiş yaşlarına rağmen Yüce Allah’ın izniyle çocuk sahibi olacaklardı. Bu anlatımda, çocuk sahibi olmak isteyen anne babalara, hiçbir zaman Yüce Allah’tan ümitlerini kesmemeleri konusunda uyarı vardır. Âyetlerdeki anlatımlardan Hz. İbrâhim Peygamber’in eşi Hz. Sâre’nin evlerine insan sûretinde gelen melek misâfirlerin konuşmalarını dinleyip anladığı, müjdeyi de onların ağzından aldığı anlaşılmaktadır. Bu da Sâre Ana için önemli bir pâyedir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in bize öğrettiği en anlamlı salavât duâlarında şu duâ cümleleri günlük olarak onlarca kere tekrar edilir: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve Alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahîm. İnneke hamîdün mecîd/Allah’ım Muhammed’e ve âline salât et. Tıpkı İbrâhim’e ve âline salât ettiğin gibi. Şüphesiz ki Sen övülmeye layık, yüceler yücesisin.” Aslında bu duâlarla iki kutlu peygamber ailesi saygı ve ihtiramla anılmaktadır. Duâda, sayıları yüz binlerle ifade edilen peygamberlerden özellikle ikisinin seçilmesi ve onlara aile boyu duâ edilmesi oldukça anlamlıdır. Çünkü Muhammed (s.a.v.) ve ailesi, İbrâhim (a.s.) ve ailesi her mü’min için örnek iki aile halkasıdır. Bu duâ tam da şu âyetin Peygamber Efendimiz’in duâsındaki yansımasıdır: “Ey evin hanımı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah’ın işine şaşarsın? O, övülmeye lâyıktır, yücelerin yücesidir dediler.”[6]

Peygamberimiz bu duâsında Hz. İbrâhim’i anarak bir anlamda onun asırlar önce kendisi ve ümmeti için yapmış olduğu duâya da karşılık vermiş oluyordu. Hz. İbrâhim oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi temelleri üzerine yeniden yükseltince şöyle duâ etmişti: “Rabb’imiz! İçlerinden onlara Senin âyetlerini okuyan, Kitap’ı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve Hakîm olan ancak Sensin.”[7] Kur’ân, en güzel örneklik anlamına gelen “üsve-i hasene” kavramını da özellikle bu iki peygamber için kullanır: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.”[8] “İbrâhim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak en güzel örneklik vardır.”[9]

Hz. İbrâhim’e,  ailesine ve sevenlerine selâm olsun!

 

 

[1] 14/İbrâh3im, 35-41.

[2] Taberî, Câmiu’l-Beyân.

[3] 51/Zâriyât, 24-30.

[4] 11/Hûd, 69-73.

[5] Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît.

[6] 11/Hûd, 73.

[7]  2/Bakara, 129.

[8] 33/Ahzâb, 21.

[9]  60/Mümtehıne, 4, 6.

Sayfayı Paylaş