SIRLAR HAZİNESİNE SESLENİŞ

Somuncu Baba

Gönlün asıl gıdası kederlerdir. Onun için dertsizlik tasavvufta pek hoş karşılanan bir durum değildir. Ateşte uzun süre kalmayan demir nasıl sağlam olmazsa¸ dertlerle sınanmayan gönül de fani unsurlardan arınamaz. Dertler kişiyi güçlü kılar¸ mücadele azmini artırır. Güçlü olmak için dertlerle sınanmak gerekir. Vücuda verilen antiboyotikler de dozu hafifletilmiş mikroplar değil midir?

Ey dil yürü zâr eyle kim zârın nice bir zâr ola


Aç gözünü dîdârı gör bu uykudan bîdâr ola


 (Ey gönül¸ kalk da ağlayıp inle¸ hem de nasıl bir ağlama… Aç gözünü de sevgilinin yüzünü gör. Bu (gaflet) uykusundan uyan artık.)


Mutasavvıf şair EsSeyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ bu beyitte gönlü bir insanmış gibi muhatap alarak ona seslenmektedir. Gönlünden ağlayıp inlemesini istemektedir. Çünkü ağlamak pişmanlığın en bariz işaretlerinden biridir. Hem ruh bu dünyada hicrandan dolayı acı içindedir. Çocukların dünyaya gelirken ağlaması da¸ onların aslî mekânları olan ruhlar âleminden¸ bir gurbet olarak niteleyebileceğimiz dünyaya gelmiş olmalarındandır.


Gönül Sırlar Hazinesi


Tasavvuf edebiyatında dil (gönül) Hakk'ın nurunun tecelli ettiği bir merkezdir. Tasavvufî mânâda gönül; sırlar hazinesi Allah'ın nazar ettiği mahal¸ ilâhî kemâlin ve cemâlin en güzel tecelli ettiği yerdir. Aşkla ilgili kodlar ve sırlar burada anlamlandırılır.


Gönlün asıl gıdası kederlerdir. Onun için dertsizlik tasavvufta pek hoş karşılanan bir durum değildir. Ateşte uzun süre kalmayan demir nasıl sağlam olmazsa¸ dertlerle sınanmayan gönül de fani unsurlardan arınamaz. Dertler kişiyi güçlü kılar¸ mücadele azmini artırır. Güçlü olmak için dertlerle sınanmak gerekir. Vücuda verilen antiboyotikler de dozu hafifletilmiş mikroplar değil midir? Fuzulî'nin adeta yalvarırcasına söylediği;


Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib


Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır


 beyti de derdin aslında bir nimet olduğunu ifade etmiyor mu? Hakk dostlarından Niyazi-i Mısrî'nin;


Derman aradım derdime


Derdim bana derman imiş


 dizeleri de bunu bir başka açıdan dile getirmektedir.


Gönül¸ tabiri caizse vücudumuzun kara kutusudur. Aşka dair her ne varsa gönülde cereyan eder. O¸ sevgilinin hayaliyle mutlu olur¸ onun nazıyla kendinden geçer.


Esere Basiret Nazarlarıyla Bakmalıyız


Hulûsi Efendi’nin burada gönlüne “aç gözünü” demesi kâinata ibret nazarıyla bakıp oradan Yüce Yaratıcıya ulaşma anlamı taşır. Çünkü insanın da içinde bulunduğu bütün yaratılanlar Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren birer ayna hükmündedir. Allah'ın nuru¸ yarattıklarına tecelli etmektedir. Zira kâinatta her ne varsa Rabbimizin eseridir. Esere basiret nazarlarıyla bakarak ustasını takdir etmeliyiz. Rabbimizin en çok hoşlandığı şey de budur. Buna “tefekkür” de diyebiliriz.  Fakat sırf bakmakla kalmamalıyız¸ baktıklarımızı anlamlandırmalıyız. Zira bilindiği üzere bakmakla görmek arasında büyük farklar vardır. Her bakan görmez; onun içindir ki¸ görecek şekilde bakmalıyız. Bakmak sadece seyretmek değil¸ idrak etmektir.


Osman Hulûsi Efendi (k.s.) bu beytte gönlüne¸ pişmanlık duyup ağlamayı önermesi boşuna değildir. Çünkü içimizdeki günah kirleri pişmanlığın ifadesi olan gözyaşlarıyla temizlenebilir. Hem bu ağlama öyle laf olsun diye gözyaşı dökmek değildir. Vücudu sarsan ve insanı tir tir titreten bir ağlamadır. Sözün bu noktasında Peygamber Efendimizin bir hadisini paylaşmak isterim. Allah'ın Habibi: “Siz benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız. Yüksek dağlara çıkar¸ sızlanarak Allah’a yalvarırdınız. Çünkü kurtulup kurtulamayacağınızı bilemiyorsunuz.” (Câmiü’s-Sağîr¸ 4/1427) diyerek bizleri uyarıyor.


Tasavvufta “sevgili” olarak dile getirilen¸ sevilmeye lâyık yegâne varlık Allah'tır. Beşerî sevgiler ve sevgililer mutlak sevgili olan Allah'ın mahlûku olması sebebiyle değer görür. “Aç gözünü dîdârı gör” ifadesi maddî bakışla ilgili değildir. Zira burada haklı olarak¸ görülmesi ve sevilmesi gereken varlık Allahu Tealâ gösterilmektedir. Fakat kişi¸ Allah'ı dünya gözüyle göremeyeceği için¸ ancak onun varlığa tecellilerini idrak edebilir. Bu da kişinin Hakk'a bağlılığını artırır¸ hayatın mahiyeti hakkındaki yanlış telakkilerini düzeltmesini sağlar.


Hayatın mahiyeti hakkında değişik fikirler ileri sürülmüştür. Bazıları var zannettiğimiz hayatın aslında bir rüyadan ve uykudan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Buradaki uykuyla kastedilen¸ sanırım¸ hayatın gayesini anlayamadan ve o anlamın gereğini yerine getiremeden yaşamaktır. “İnsanlar uykudadır¸ ölünce uyanırlar.” hadisi bu konuya ışık tutmaktadır. Burada¸ uyanmanın ölçüsü ölmek olarak belirtilmiştir. O zaman kişinin uyanması için ölmesi gerekir. Fakat ölüm de iki türlüdür. Birincisi beyin faaliyetinin durması sonucu¸ beden ve bu bedene bağlı olan her şeyin üzerindeki tasarrufunun kesilmesi¸ yani fizikî ölümdür. Bir de hükmî ölüm vardır ki “ölmeden önce ölmek” bunun ilk aşamasıdır. Bu aşamada kişi tekliğin farkına vararak vahdet-i vücud mertebesine erişir. Aslında bu¸ Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığını¸ diğer görüntülerin Allah'ın tecellileri olduğunu farkettiğimiz önemli bir aşamadır. Bu aşamaya varan kişi¸ ölmeden önce ölmüş ve Hakk'ın emirleri çerçevesinde yaşamış bahtiyar kişi olur. O kişi¸ insanı gayesiz yaşamaya sürükleyen gaflet uykusundan uyanmıştır.


Beyitteki Edebî Sanatlar


Hulûsi Efendi (k.s.) beytin ilk mısraında dile (gönüle) seslenerek nida (seslenme) sanatı yapmaktadır. Yine aynı mısrada şair¸ gönlüne “yürü” emrini vererek¸ insan dışındaki varlıkları insan yerine koyma sanatı olan teşhis (kişileştirme) sanatına yer vermektedir. Çünkü gönül yürüme kabiliyetine sahip olmadığı halde bir insanmışçasına ona “yürü” diye hitap edilmektedir. Aynı gönüle seslenen şair¸  onun bir insanmışçasına zâr eylemesini¸ yani ağlayıp inlemesini istemektedir. İnsan dışındaki varlıkları insana benzetmeye teşhis (kişileştirme) dendiği gibi¸ onları adeta bir insanmışçasına konuşturmaya da intak (konuşturma) denmektedir. Buradaki ağlayıp inleme de bir çeşit konuşma terennümüdür. Onun içindir ki burada hem teşhis (kişileştirme)¸ hem de intak (konuşturma) sanatları vardır. Beytin ikinci mısraında şair gönüle seslenmeye devam etmekte ve ondan gözünü açmasını dîdâr'ı (sevgilinin güzel yüzünü) görmesini¸ uyanık olmasını istemektedir. Bunlarda da tıpkı yukarda ifade edildiği gibi¸ insan dışındaki varlıklara insan özelliği verme söz konusu olduğu için teşhis (kişileştirme) sanatı vardır.


Bu beyitte “zâr” kelimesi üç kez¸ “ola” kelimesi de iki kez tekrarlandığı için tekrir (tekrarlama) sanatı kullanılmıştır. Beyitte “z¸ d¸ r” ünsüzleri sıkça kullanılarak bir ahenk unsuru olan aliterasyon yapılmıştır. Beyitte “dîdâr (yüz)” ile kastedilen sevgili(nin yüzü)dir. Bu şiir tavavvufî anlamlarla yüklü olduğu için¸ buradaki sevgili beşerî bir aşkın baş unsuru olan insan değil¸ aksine bütün aşkların membaı ve tecellisi olan Allah’tır. Yani dîdâr (yüz) ile Allah kastedilmiştir. Burada teşbihin kendisine benzetilen unsuruyla yapılan açık istiare sanatı vardır. Burada hazret¸ 'gerçekleri görememe durumu' olarak tarif edebileceğimiz gafleti¸ bir çeşit uykuya benzetmektedir. Yani buradaki uyku¸ bildiğimiz uyku değil¸ gerçeklerden iş işten geçmeden (zamanında) haberdar olamamak¸ yani gaflettir. Burada da teşbihin tek unsuru olduğu için açık istiare vardır. Bu beyitte “göz¸ görmek¸ açmak”¸ uyku ve bîdâr (uyanıklık) kelimeleri arasında anlam ilgisi olduğu için tenasüp sanatından bahsedebiliriz. Bunların yanında¸ uykuyla bîdâr (uyanıklık) kelimeleri zıtlık teşkil ettiği için tezat sanatı mevcuttur.

Sayfayı Paylaş