KATRE'DEN UMMAN'A

Somuncu Baba

“Hakka’l yakîn mertebesine erişen mutasavvıf şairin¸ eşyaya bakışı da değişmiştir. O
artık baktığı her yerde Cenab-ı Hakk’ı görmektedir. Her şeye tevhid penceresinden
bakmaktadır. O¸ artık Hakk’ta fani ve Hakk ile bâkî olmuştur. Bu noktada iken
görünenler Hakk’ın tecellilerinden başka bir şey değildir.”

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)'yi¸ Dîvân şiirinin 20. yüzyıldaki başarılı bir temsilcisi olarak kabul edebiliriz. Zira onun Divan şiiri sahasında birbirinden güzel gazel¸ kaside¸ rubai ve müstezat nazım şekillerinde yazılmış şiirleri vardır. Şiirlerinde çoğunlukla arûz ölçüsünü kullanmıştır. Miktarları az olsa da¸ heceyle yazdığı koşma ve semâîleri de mevcuttur. Onun Dîvân'ının yanında manzum ve mensur mektuplarının toplandığı Mektûbat-ı Hulûsi-î Dârendevî adlı mühim bir eseri daha mevcuttur. Bu arada “Hutbeler” adlı eserini de unutmamak lazımdır.


Şiirlerinde eşref-i mahlûkat olan insanı¸ ilâhî aşkı¸ manevî coşkuyu¸ tefekkürü ve tezekkürü işleyen Osman Hulûsi Efendi¸ Hakk'ın rızasına nail olmak için kendini halka adamış bir insandı. O¸ irşat vazifesini ömrünün sonuna dek¸ fasılasız sürdürmüştür. O¸ sadece manevî hizmet etmekle kalmamış¸ muhtaçların ihtiyaçlarını görmek için de veren elle alan el arasında köprü vazifesi görmüştür. Muhtaç ailelerin çocuklarının okutulması için seferber olmuştur. Bunun yanında insanları Hakk ve hakikate çağırmak için İslâmî neşriyat sahasına da girmiştir. En son olarak 140. sayısı yayımlanan Somuncu Baba Dergisi¸ bu alanda bir yüz akıdır. Bunu da¸ kurmuş olduğu Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı aracılığıyla gerçekleştirmiştir. O¸ bu vakıf çatısı altında daha birçok hayırlı hizmete imza atmıştır. Fakat yaptıklarını hep gizli tutmuş¸ kendini ön plana çıkarmamıştır. Bunların yanında Somuncu Baba Camii'ndeki İmam-Hatiplik görevini de hakkıyla ve lâyıkıyla ifa etmiştir.


Hulûs-i Kalb'den Köşemizde Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin “Olmuşam” redifli gazelini hak ve hakikat dairesinde şerh etmeye çalışacağız….


 


1. Ben nâr-ı aşk ile yanıp hâk ile yeksânolmuşam


Cân u teni diri tutan kimdir ki hayrânolmuşam[1]


 


(Ben aşk âteşi ile yanıp toprakla bir olmuşum. Can ile teni diri tutan kimdir ki ona hayran olmuşum.)[2]


 


Osman Hulûsi Efendi bir Hakk ve hakikat dostudur. O¸ şiirlerinde dinî hissiyata tercüman olmuştur. Bundan dolayı onun şiirlerindeki aşk; ya Allah'a¸ ya da onun habibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'edir. O¸ dünyevî mahbuplara itibar etmemiştir. Bu beyitte de ilâhî aşkın tecellileri vardır. Hakk'ı ve hakikati yüreğinde yaşayan ve yaşatan şair¸ aşk ateşiyle yanıp tutuştuğunu söylüyor. Şüphesiz ki bu aşk; eşref-i mahlûkat olan insanın¸ kâinatın ve onun içindekilerin yaratıcısı olan Allah'a duyduğu tarifi imkânsız bir sevgidir. Bu emsalsiz aşk¸ onu can ve beden engellerinden kurtararak varlığının özü ve mayası olan toprağa döndürmüştür. Yani o fena yanlarını törpülemiştir. Bir anlamda da ölmeden önce ölmüştür.


Osman Hulûsi Efendi “Cân u teni diri tutan” Allah'a hayran olmuştur. Fakat bu hayran olmak kavramı (hayret makamı)  aslında tasavvufî bir terimdir. “Şaşkınlığı ifade eden Arapça bir kelime. Hayret¸ Allah hakkında hırslı olmakla¸ ümitsiz olmak arasında bir duraktır. Aynı şekilde¸ korku ve rıza¸ tevekkül ve recâ arasında bir duraktır. Hayret¸ derin düşünce ve Allah huzurunda¸ hakikat ehlinin ve ariflerin kalplerine gelen bir hâldir. Hayret¸ Allah'ın gücüne¸ sun'una¸ hikmetine karşı duyulan aşırı bir arzudur.”[3] Bu makama erişen kişi¸ akıl bağından azade olur; dünyayla olan ilişkilerini en aza indirir.


 


2. Bir zerre iken kânıma erdim çü oldum âfitâb


Bir katre iken aslıma vasl ile ummânolmuşam


 


(Ben bir zerre iken asıl kaynağıma (güneşe) eriştim¸ şimdi güneş oldum. Bir katre iken aslıma kavuşarak derya olmuşum.)


 


Osman Hulûsi Efendi¸ kendisinin bütünün yansımasının bir zerre olduğunu ve asıl kaynağıyla bütünleşerek yek-vücut haline geldiğini belirterek vahdet-i vücut felsefesine atıfta bulunuyor. O zerre ki sadece güneşte kendini belli etmektedir.  Bir toz parçası küçüklüğünde olan zerre ancak güneşle görülebilmektedir. Buradaki zerre insan¸ güneş ise Cenab-ı Hakk olarak düşünülebilir. Asıl kaynak güneştir. Her zerrenin dönüşü güneşedir. 


Bu beyitte vahdet-i vücud düşüncesi hâkimdir. Vahdet-i vücudu zevken elde eden sâlik¸ gerçek varlığın bir olduğunu¸ bunun da Hakk'ın varlığından ibaret bulunduğunu¸ Hak ve O'nun tecellîlerinden başka hiç bir şeyin bulunmadığını bilir. Her şey¸ o Bir'in çeşitli şe'nlerinden görünüşlerinden¸ tecellîlerinden ibarettir.”[4] Beytin ikinci mısraında Hulûsi Efendi¸  kendini bir katre olarak nitelemekte¸ aslına kavuşarak deryaya dönüştüğünü ifade etmektedir. Burada katre 'insan'¸ derya 'Allah' olarak ifade edilebilir. Çünkü katrenin (insanın) dönüşü¸ ummana (Allah'a)dır. Burada da vahdet-i vücuda değinilmektedir. Neticede tek varlık olan Allah'ta bütünleşeceği anlatılmaktadır. Zira dönüş tek gerçek varlık olan Allah'adır.


 


 


3. Hakka’lyakînleHakk yüzün seyr eyleyip cânsırr ile


Seyr eyleyen göz seyr olan yüz ile seyrânolmuşam


 


(Hakka’lyakîn mertebesine (fenafillâha) ulaşarak Hak yüzünü seyr eyledim. Can sırrıyla seyr eyleyen göz¸ seyr olan yüz ile seyran olmuşum.)


Osman Hulûsi Efendi tasavvuf ehli bir insandır. Bu beyitte tasavvufta bir mertebe olan “hakka’lyakîn”e eriştiğini söylemektedir. “Bu durumda kul¸ Hak'ta fam olur; hal¸ söz ve şuhudî açıdan Hak ile bakî olur. Yalnız Hak ile ilmen bakî olmak¸ hakka'l-yakîn olmaz. Mesel⸠her akıllı kişinin ölümü bilmesi¸ ilme'l-yakîndir. Melekleri müşahedeye başlayınca ayne'l-yakîn¸ ölümü tadınca hakka'l-yakîn olur. Yani bilmek¸ görmek¸ tatmak birbirinden farklıdır. Bu konuda bazı âlimler¸ ilme'l-yakîn¸ şeriatın dışıdır; ayne'l-yakîn¸ şeriatta ihlastır; hakka'l-yakîn¸ şeriatta hakikati¸ müşahede etmektir¸ demiştir.”[5]


Hakka’lyakîn mertebesine erişen mutasavvıf şairin¸ eşyaya bakışı da değişmiştir. O artık baktığı her yerde Cenab-ı Hakk'ı görmektedir. Her şeye tevhid penceresinden bakmaktadır. O¸ artık Hakk'ta fani ve Hakk ile bâkî olmuştur.  Bu noktada iken görünenler Hakk'ın tecellilerinden başka bir şey değildir. Artık ikilikten bahsedilemez¸ her şey Bir'e işaret eder. Bu aşamada seyreden de¸ seyredilen de aynı varlığa tekabül eder. Tek dayanak noktası Allah'tır.


 


4. Rûhu’lKudüs şol nefhadır kim ölüler kıla diri


Ol Rûh-ı Kuds’em ki dirilmiş zâr-ı pinhânolmuşam


 


(Cebrâil öyle bir nefes üflemektedir (veya öyle bir ruhdur) ki ölüleri diri kılmaktadır. Ben öyle bir temiz¸ kutsal bir ruhum ki dirilmiş¸ sonra gizli bir sır olmuşum.)


 


Bu beyitte geçen  Rûhu’l Kudüs” birkaç mânâya gelmektedir. Bazıları bunu Allah'ın bir ismi¸ bazıları Kur'an¸ bazıları da Cebrâil olarak görmektedir.Fakat Cebrâil olarak görenler sayıca daha çoktur. Bilindiği gibi “Rûhu’l Kudüs” olarak nitelendirilen Cebrâil¸ Hz. İsa (a.s.)'nın olağanüstü doğumu için Meryem'e ruh nefhetmiştir. Malum olduğu üzere Hz. İsa'nın¸ ölüleri diriltme¸ körlerin gözünü açma¸ cüzzamlıları iyileştirme ve çamurdan yaptığı kuşları canlandırma gibi mucizeleri vardır. Bunlar ona Allah tarafından Cebrâil vasıtasıyla verilmişti. İşte bu beyitte de buna değinilmekte¸ telmih (hatırlatma) sanatı yapılmaktadır. Hem şair Hakk'ın ona bahşettiği nice üstün özelliklere ve güzelliklere sahiptir. O güzellikler (güzel ahlak) onu tertemiz kılmıştır. Fenafillâh mertebesine erişerek sır (görünmez) olmuştur.


 


5. Her kanda baksa gözlerim görmez o yârın gayrısın


Bilmem o yârı ben miyim ben mi o cânânolmuşam


 


(Gözlerim her nereye baksa o yârdan (Allah) başkasını görmez. O yâr ben miyim yoksa ben mi o canan olmuşum¸ bilmem.)


 


Tasavvufta “fenafillâh” mertebesi vardır. “Arapça¸ Allah'ta fani olmak demektir. Kulun zât ve sıfatının¸ Allah'ın zât ve sıfatında fani olmasıdır. Dünya ilgilerini tam anlamıyla ortadan kaldırarak¸ Allah'a yönelmek demektir. Bu yönelişte istiğrak hâli meydana gelir. Sûfi bu makama ulaşmak için her şeyi terk eder. Tıpkı bir ölünün dünyayı terk edişi gibi. İşte buna 'ölmeden önce ölmek' denir.”(6)


Osman Hulûsi Efendi  fenâfillaha erişmiştir.  Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) anlayışıyla hareket etmektedir. Artık baktığı her yerde Allah'ı görmektedir. Zira vahdet-i vücûd anlayışına göre varlık tektir; o da Allah'tır. Mevcudat gerçekte Hakk'ın tecellilerinden ibarettir. Şair mutlak varlık olan Allah'ı bulmuştur; onunla et ve tırnak misali bütünleşmiştir. Artık sen-ben farkı kalmamıştır. Benliğini ortadan kaldırmıştır.


 


6. Yüz dört kitâbın sırrını yârın yüzünden okuyup


Ol Mushafı hüsn ile dolmuş mağz-ı Kur’ânolmuşam


 


(Yüz dört kitabın sırrını yârın yüzünden okuyup¸ o güzellik mushafı ile dolmuş¸ Kur’ân’ın ruhu¸ özü olmuşum.)


 


Malum olduğu üzere Rabbimiz kullarının doğru yola erişmeleri için 100'u suhuf (sayfa)¸ dördü müstakil kitap olmak üzere¸ 104 kitap göndermiştir. Bu dört kitaptan 'İncil' Hz. İsa'ya¸ 'Tevrat' Hz. Musa'ya¸ 'Zebur' Hz. Davut'a ve 'Kur'an-ı Kerim' Hz. Muhammed (s.a.v.)'e gönderilmiştir.  Şair bu beytinde bunu hatırlatmakta¸ edebî sanat olarak telmih yapmaktadır. Bütün bu kitapların gayesi doğru yola eriştirmektir. Bozulmamış hâllerinin hepsi Allah kelâmıdır. Bütün bu kitaplar tevhide (Allah'ın birliğine) işaret etmektedir. Şair bu kitapları Yâr'in yüzünden¸ varlığın özünden temaşa edip okumaktadır. Bu¸ bir anlamda kâinat kitabını ibretle seyrederek (tefekkür ederek) Hakk'ın kitaplarındaki hakikatlere varmaktır.  Şâir ikinci beyitte Kur'an'ı¸ özellikle ve ismen zikretmektedir. Çünkü o¸ bu kitapla (Kur'an'la) ruhunu beslemiştir. Bugün geçerli olan (bozulmamış) tek kitap da Kur'an'dır. Şair Kur'an'la hemhâl olmuştur.


 


7. Derler Hulûsiher söze bürhân gerek elde velî


Yârınşuhûduyla dolup her söze bürhânolmuşam


 


(Hulûsi¸ her söze elde delil gerek derler¸ doğrudur. (Ben) o sevgilinin temaşasıyla (temaşası sayesinde) dolup her söze delil (rehber) olmuşum.)


 


Osman Hulûsi Efendi¸ bu şiir boyunca yaşadığı hâlleri sıralamış¸ son beyitte bunları yaşadığına dair kendisinden bürhan (kesin delil) isteyenlere cevap vermiştir. O bürhan olarak kendisini göstermektedir. Zira o¸ baktığı her nesnede Hakk'ı görmektedir. Şuhûd makamındaki Hulûsi Efendi¸ varlığı tevhid penceresinden temaşa etmektedir. Kendisinde masivadan eser kalmamıştır. Ben'ini (enaniyetini) yok eden Hulûsi Efendi¸ gerçek Ben'ine¸ yani kendisini yoktan var eden Allah'ına kavuşmuştur. O artık bir insan-ı kâmildir. Böyle bir insanın Hakk'a delil olmasından daha doğal ne olabilir ki… Böyle bir model insan varken başka delil aramak lüzumsuzdur. İşte şâir de kendini en güzel delil olarak görmekte ve göstermektedir. Bu dar bir bakış açısıyla¸ bir enaniyet olarak da tasavvur edilmemelidir.


 


 


 






[1] Ateş¸ EsSeyyid Osman Hulûsi¸ Dîvânı Hulûsîi Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş


Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸ s.184.



[2]Dîvân-ı Hulûsi-i Darendevî'den Şerhler(Yrd. Doç. Dr. Hakan Yekbaş Şerhi)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2012¸ s.13.



[3]Ethem Cebecioğlu¸ Tasavvuf Terimleri Ve Deyimleri Sözlüğü¸ Anka Yay.¸ İstanbul 2005.



[4]Ethem Cebecioğlu¸ Tasavvuf Terimleri Ve Deyimleri Sözlüğü¸ Anka Yay.¸ İstanbul 2005.



[5]Ethem Cebecioğlu¸ Tasavvuf Terimleri Ve Deyimleri Sözlüğü¸ Anka Yay.¸ İstanbul 2005.

Sayfayı Paylaş