HASRET VE AYRILIK ACISI

Somuncu Baba

“Âşık asıl vatanından ayrı gurbete düştüğü günden beri sevgiliye kavuşamamanın ızdırabını çekmektedir. Ancak bu mümkün değildir. Bir önceki beyitte ifade edildiği gibi âşıkların kaderine ‘belâ’ çekmek düşmüştür. Âşıklar ayrılık derdinden dolayı kanlı gözyaşı dökmektedir.”

Tasavvufun gâyelerinden biride¸ insanın ‘Elest bezmi’nde Rabbiyle beraber olduğu vuslat iklîmine dönme husûsundaki arzu¸ arayış¸ temâyül ve istîdâdını zikirle tekâmül ettirerek şuuraltından şuur üstüne çıkarmaktır. Mutasavvıflar dünyaya gelişi asıl olan bütünden kopuş olarak ele almışlar ve asıl ait olmak istedikleri yere gitmek istemişlerdir. Bu nedenle meselenin özünü kavrayanlar için ölüm ‘perde arkasından’ bir müjdeli haber olmuştur. Onlar için ‘ölüm’ insanın vatan-ı aslîsine dönüştür. Mevlânâ Hazretlerinin vefat yıl dönümünün Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) ismiyle anılması bize büyük zatların ölümü nasıl anlamlandırdıkları hakkında fikir vermektedir. Hulûsi Efendi (k.s.) gazelin ilk beytinden son beytine kadar aslî vatanından ayrı düşen aşığın durumunu anlatmaktadır. Ele alacağımız gazelin hikâyesi¸ tıpkı Mesnevî’nin girişinde Mevlânâ’nın anlattığı ney’in hikâyesi gibidir. Ve bütün beyitlerin özünde vatan-ı aslîsinden ayrı düşmüş aşığın inlemeleri duyulmaktadır.


 


Ey yârânlar kılın duâ düşdüm ben yârımdan cüdâ


Kavuşdursun bizi Hudâ vâ hasretâ vâ firkatâ


 


(Eyvah hasrete¸ eyvah ayrılığa ki¸ ey yârânlar dua edin yârimden ayrı düştüm; Hüdâ bizi kavuştursun.)


 


Âşık sevgilisinden ayrı düştüğü için bütün ömrünü âh ile feryād ile geçirmektedir. Allah¸ “elest” meclisinde verdikleri sözün sadâkatini ölçmek için¸ onları cennetten çıkartıp imtihan yeri olan dünyaya göndermiştir. Böylece âşıklar ayrılık belâsına tutulmuşlar ve tâ ezelden ayrılığın derdine dûçâr olmuşlardır. Bütün ahlar ve feryatlar işte bu ayrılık elemindendir. Girişte de ifade ettiğimiz gibi gerçek aşkı Allah aşkı olarak bilen kişi ise bütün ömrünü bu ayrılık ateşinde yanarak geçirmektedir. Kavuşma ise ancak mahşere kalmıştır. Hulûsi Efendi (k.s.) dostlarından bu kavuşma için dua beklemektedir.


 


Çıkdım vatandan gurbete düşdüm belâ-yı mihnete


Dayanılmaz bu hasrete vâ hasretâ vâ firkatâ


 


(Eyvah hasrete¸ eyvah ayrılığa ki¸ vatanımdan çıkıp mihnet belâsıyla dolu gurbete düştüm. Bu hasrete dayanılmaz.)


 


Gurbette Çile Çekmek


Dünya dert ve mihnet yeridir. Ücret ve rahat ise âhirette ve cennettedir. Âşıklar ise gerçek vatanlarından çıkarılmış gurbette çile çekmektedirler. Ve “belâ” cevabıyla sırtlarına kulluk gibi ağır bir yük almışlardır. Belâ yükünü çekmeye Allah’ın kendilerine¸ ‘Elestü bi Rabbiküm’ diye sormasıyla başlanmıştır. Ve âşıklar ‘Belâ’ diyerek aşkın belâsına düşmüşler ve bu ‘belâ’ onların alın yazısı olmuştur. Görüldüğü gibi şâirler bu ifâdeye¸ tevriye sanatıyla bambaşka bir anlam kazandırmışlardır. ‘Belâ’ kelimesini hem “evet”¸ hem de “bel⸠sıkıntı” anlamında kullanmışlardır.


 


Vasl ile gülmedi yüzüm hasretle kan ağlar gözüm


Derd ile mahvoldu özüm vâ hasretâ vâ firkatâ


 


(Yazık hasrete¸ yazık ayrılığa ki¸ kavuşma ile yüzüm gülmedi¸ hasretten gözlerim kan ağlar¸ özüm dert çekmekten mahvoldu.)


 


Âşık asıl vatanından ayrı gurbete düştüğü günden beri sevgiliye kavuşamamanın ızdırabını çekmektedir. Ancak bu mümkün değildir. Bir önceki beyitte ifade edildiği gibi âşıkların kaderine ‘belâ’ çekmek düşmüştür. Âşıklar ayrılık derdinden dolayı kanlı gözyaşı dökmektedir. Bu ifade ağlamanın sürekliliğini ve fazlalığını ifade etmektedir.


 


 


Düşdüm sivânın dâmına eremedim encâmına


Dostun visâl-i kâmına vâ hasretâ vâ firkatâ


 


(Yazık hasrete¸ yazık ayrılığa ki¸ gayrın tuzağına düştüm¸ dosta kavuşma arzusunun nihayetine eremedim.)


 


Nefsin Tezkiyesi İçin


‘Sivâ’ kelimesi sözlüklerde¸ ayrı-gayrı anlamına gelmektedir. Ancak burada söylenmek istenen anlam mâsivâdır. Mâsiva ise en öz manasıyla¸ “Allah’tan gayrı her şey”dir. Ehlullâh mâsivâyı¸ kul ile Allah’ın arasına giren her şey olarak kabul etmişlerdir. Hulusi Efendi Hazretleri bu beyitte böyle bir tuzağa düşüldüğünü ifade etmiştir. Ancak büyük zâtların tevâzu ve mahviyet eksenli bu ifadelerini yanlış anlamamakla birlikte¸ nihâyetinde herkesin insan olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Ancak büyük zatların bu türlü ifâdeleri nefsin tezkiyesi şeklinde yorumlanmaktadır. Bir hadiste¸ “Nefsini tanıyan Rabbini tanır.” buyrulmuştur. Eğer nefsin fenâlığı ve kötülüğü baştan bilinip kabul edilirse insan yanlışa düşmekten kendini kurtarabilir.


 


Özle Hulûsî yârını terk eyleyip ağyârını


Bulmaz isen dil-dârını vâ hasretâ vâ fırkatâ


 


(Hulûsi! Yârini özleyip ağyârı terk ederek¸ o gönlü hükmü altında tutan sevgiliyi bulamaz ise¸ hasrete de ayrılığa da yazıklar olsun.)


 


Son beyitin ‘yazık’ ifadesi şarta bağlanmıştır. Hulûsi Efendi (k.s.) yukarıdaki özlem ve hasretini ifade ettikten ve sevgiliye kavuşma arzusunu dile getirdikten sonra¸ “Eğer bunlara rağmen sevgiliye kavuşamazsan hasret ve ayrılığa yazıklar olsun.” demektedir. Şiirin tamamında girişte de ifade ettiğimiz gibi yoğun bir vatan hasreti ve özlemi hissedilmektedir. İsterseniz yazımızı Hulûsi Efendi’den asırlar önce yaşamış ve bu ayrılığı kamışlıktan koparılmış ney’in hikâyesine benzetmiş olan Mevlânâ Celâlettin Rûmî’nin sözleriyle bitirelim.


 


Bişnev in ney çün hikâyet mîküned


Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned


 


(Dinle¸ bu ney neler hikâyet eder¸ ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.)


 


Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend


Ez nefîrem merd ü  zen nâlîdeend


 


(Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.)


 


Sîne hâhem şerha şerha ez firâk


Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk


 


(İştiyâk derdini şerh edebilmem için¸ ayrılık acılarıyla şerha şerhâ olmuş bir kalb isterim.)


 


Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş


Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş


 


(Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse¸ orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.)

Sayfayı Paylaş