HALK İÇİNDE HAK'LA BERABER

Tasavvufî terimlerden birisi de Halvet'tir. Halvet¸ kelime mânâsı olarak tenhâ bir yere çekilip bir müddet yalnız kalmaktır.

Tasavvufî terimlerden birisi de Halvet'tir. Halvet¸ kelime mânâsı olarak tenhâ bir yere çekilip bir müddet yalnız kalmaktır. Terim olarak ise¸ mürîdin¸ dış dünyadan uzaklaşarak şeyhinin gözetiminde¸ belli bir süre onun göstermiş olduğu riyâzet doğrultusunda ma'nevî eğitimden geçmesidir. Mutasavvıflar bunu temellendirirken¸ A'râf Sûresi 142143. âyetlerde belirtildiği gibi kırk günlük bir sürenin ardında Hz. Mûsâ'nın Tûr dağında ilâhî emre muhâtap olması ile ve Hz. Muhammed (s.a.v)'ın Hırâ mağarasındaki inzivâsını misal verirler.
Tasavvufî ıstılah olarak kullanılan Halvet'in Arapça bir diğer ifadesi Erbaîn; bunun Farsça karşılığı da Çille (çile)'dir. Halvete çekilen mürîd¸ bulunduğu mekânda ibâdet ve zikirle meşgul olur; yemeğini günden güne azaltır; oldukça az uyur. Abdest almak¸ Cuma ve Bayram namazları için cemaata iştirâk etmenin dışında buradan kolay kolay ayrılmaz. Halveti terk etmek nâdir olaylardan sayılır¸ bundan dolayı dilimizdeki “Çileden çıkmak” deyimi¸ insanın sabrının taşması sonucu beklenmedik bir şekilde usûle aykırı davranmasını ifade etmek maksadıyla kullanılmaktadır. Tabii ki çilenin meşakkat¸ zorluk¸ sıkıntı anlamları da vardır. Her ne şekilde olursa olsun çoğu zaman çilesiz maksada ulaşmak mümkün değildir.
Ma'nevî kemâle ulaşmak için çile çekmek¸ kırk gün süreyle insanlardan uzak kalmak¸ yemesini¸ içmesini¸ uyumasını askarî hadde indirip¸ farzlarla birlikte bol bol nâfile ibadet etmek ve şeyhinin gösterdiği şekilde zikirle¸ tefekkürle meşgul olmak halvetin esaslarındandır. Mevlevîler de ise çeşitli hizmet kademeleriyle bu çilenin süresi 1001 (bin bir) gündür. Bazı mutasavvıfların birden fazla erbain çıkardıkları¸ Halvetî Tarikatı'nın müessisi Ömer elHalvetî'nin ise kırk halveti peş peşe çıkardıkları rivayet olunmaktadır.
Halvete girmek suretiyle insan¸ her türlü dünya tasavvurunu ön planda tutmak yerine¸ tam manasıyla Allah'a yönelip O'nun râzı olduğu bir hayat sürdürmeyi temin etmektedir. ” Allah'a vuslat¸ yani tefekkürde sürekliliği sağlayabilme özelliğine ulaşabilmek için bu tür geçici süreli halvet uygulamaları dâimâ ön planda tutulmuştur. Hedef¸ zihnin Allah dışındaki her şeyden sıyrılması¸ zihnî saflığın elde edilmesidir. Bu hâl¸ halvette daha kolay elde edilir.”
Nakşıbendiyye Tarîkatı büyüklerinden Abdulhâlıkı Gucduvânî tarafından belirlenen esaslardan biri olan “Halvet derencümen = toplum içinde halvet” ile¸ toplumdan uzaklaşarak bir kenara çekilip halvet çıkarmak yerine¸ cemiyetin içinde yaşamayı; ancak insanlar arasındaki olumsuzluklardan etkilenmeden¸ onların İslam dışı hayatlarına itibar etmeden¸ Allah'ın sevdiği ve râzı olduğu bir kul olmayı hedef göstermiştir. Yani kısaca halk içinde¸ ama Hakk'la beraber bir hayât. Osman Hulûsî Efendi¸ ömrünü insanlara faydalı müesseseler kurarak geçirmiş; onların sevinçli ve kederli günlerinde kendileriyle birlikte olmuştur. Sadece kuru ziyaret ve temennîlerle kalmamış¸ eğitim¸ kültür¸ ibâdethâne¸ hastane v.s. gibi kurumlar için çeşitli mekanlar yaptırmış ve sosyal dayanışma için maddî ve ma'nevî yardımlarda bulunmuştur. Bütün bunlarla meşgul olurken¸ her an kendisinin Cenâbı Hakk’ın huzurunda olduğu tefekküründen hiç uzak kalmamıştır. Böylece Nakşîliğin “Halvet derencümen” düstûrunu bizzat yaşamıştır. Kanaatimizce Osman Hulûsî Efendi bu gazelinde böyle bir halveti anlatmaktadır.
Feilâtün / Feilâtün / Feilâtün / Feilün
(Fâilâtün) (Fa'lün)

1. Kûşei vahdetimiz halvetimiz yâr iledir
Sarmışız sînemize vuslatımız yâr iledir

Bizim tek başına bir köşede halvette olmamız demek¸ gerçek dost olan Cenâbı Hakk tecellî edince¸ gönlümüzde O'ndan gayrı her şeyi bırakıp O'nunla vuslata ermemiz demektir.

2. Sorma zâhidlere bilmez “len terânî” sırrını
Tûrı Eymen'de nihân sohbetimiz yâr iledir

Sen zühd hayâtı yaşayanlara “len terânî” sırrını sorma. Burada kastedilen yukarıda da kısaca temas ettiğimiz¸ A'r'af Sûresi 143. ayette geçen olaydır. Âyette ifâde edildiğine göre Cenâbı Hakk tarafından kendisine Tûr dağında ilâhî hitâb gelince Hz. Mûs⸠” Rabbim! Bana kendini göster. Sana bakayım.” diye yalvarınca¸ “len terânî = Beni dünyada kat'ıyyen göremezsin” denilmiştir. İşte bizim yâr ile sohbetimiz¸ Hz. Mûsâ'nın Tûr' dağında Eymen vâdisindeki gizli mükâlemesi gibidir.

3. Okuduk mushafı hüsnündeki “ev ednâ”'yı
Ol sebepten nazarı ru'yetimiz yâr iledir

Biz¸ Necm Sûresi 9. âyetinde belirtildiği üzere Hz. Muhammed (s.a.v)'ın Mi'râc gecesinde Cenâbı Hak'la mülâkâtı¸ ” iki yay arası kadar¸ yâhut daha da az oldu.” şeklinde ifade edilmektedir. Biz de Hz. Peygamber (s.a.v)'in yüzündeki o nûru okuduk. Bundan dolayı bizim bakışımız hep o sevgiliyedir.

4. Dağılıp varlığımız cümle tarîkı aşkta
Pâymâl oldu olan rif'atimiz yâr iledir

Biz bu ilâhî aşk yolunda bütün varlığımızı sarf ettik¸ onların hepsi yerle bir oldu; bütün varlık sevgisinden geçtik.Bizim manevî yüceliğimiz o hakîkî sevgiliyle her an bir olmamızdan gelmektedir.

5. Nere baksan görünen dost yüzüdür dîdemize
Vechin âşüftesiyiz hayretimiz yâr iledir

Biz bu varlık sevgisini gönlümüzden çıkarınca¸ nereye baksak gördüğümüz her şeyde O'nun tecellîsini fark ederiz. Biz¸ Cemâlu'llâh'ın hayrânıyız.

6. Kapısı kulluğudur başta saâdet tâcı
Bir hakîr bendesiyiz izzetimiz yâr iledir

Her ne kadar âciz ve fakîr bir kul isek de¸ huzûrunda O'nun hakîkî kulu olmak bizim için saâdettir. Bizim yüceliğimiz¸ onun sevgisine lâyık olmaktır.

7. Nazarı himmetidir yoksa Hulûsî anın
Biz kimiz bu lutfı bîminnetimiz yâr iledir

O'na lâyık kulluk yapamadan lutuf ve ihsânına lâyık olabilmek¸ O'nun himmet nazarıyla bize bakması bizim için en güzel şeydir.

Sayfayı Paylaş