GÖNÜLDÜR YIKMA KÂBE'Yİ

Somuncu Baba

Rıza-yı Hakk'a ulaşmamız¸ onun yarattıklarına karşı olan tutumumuzla ilgilidir. Yaratılanların en şereflisi olan ve edebiyatımızda "merdüm-i dîde-i ekvân" olarak bilinen insanın incinmesi Hak tarafından elbette hoş karşılanmaz. Belki de bundan dolayıdır ki¸ bu coğrafyanın insanları¸ O'nun rızasına talip olma noktasında bir engel teşkil eder çekincesiyle "İncinsen de incitme"prensibini şiar edinmişlerdir.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ Allah rızasını kazanma¸ ona ulaşma dışındaki hiçbir sevdanın gönülde barınmaması gerektiğini vurgulayan bir Allah dostudur. Gönül öyle bir mekândır ki¸ sadece Allah sevgine tahsis edilebilir. Bunun dışında ne varsa hepsi fanidir¸ geçicidir¸ zamanla çirkinleşir ve insanı helak olamaya götürür. Yalnızca Allah sevgisini taşıyan gönül mutmain olacaktır. Yüce yaratıcıdan gayrı her şey mâsivâdır. Dîvân'daki ‘gönül' redifli bir gazeli incelemeye çalışalım.


Gönülden başka bir sevdâ çıkarsa


Mekân-ı maksad-ı aksâ gönüldür


İlk beyitten son beyite kadar tasavvufî anlayışıyla gönüle sürekli atıfta bulunan Hulûsi Efendi Hazretleri¸ ilk beyitinde başka mutasavvıf şairlerin de kullandığı yaratılış gayesini belirten ve bu doğrultuda ömür sürerek İlâhî sevgilinin rızasını kazanmayı vurgulayan "maksad-ı aksâ"  tamlamasını kullanmıştır.


Dünya işte bu tercihin belirleneceği imtihan alanıdır. Mekân-ı maksad-ı aksâ olan gönül sahibine mi sunulacak yoksa fani sevgilerin barınağı mı olacak. Fani olan insan¸ göz açıp kapayıncaya kadar geçen ömrünü sonsuz cennete¸ rahmete taşımak istiyorsa fani olan sevgiden uzak durmalıdır.


Anı bir kimse taş urup yıkarsa 


Denir yık Kâ'be'yi yıkma gönüldür


Birçok mutasavvıf tarafından dile getirilen gönül- Kâbe kıyası bu beyitte de görülmektedir. Şeriatın mekânı olan akla karşılık¸ Allah'a ulaşmak için ondan sonraki basamak olan tarikatın vurguladığı nazargâh gönüldür. Temsil noktasında her zaman gönül üstte olmuştur. Çünkü gönül aşkın barınağıdır.


Hz. İbrahim (a.s.)'in yapısı olan Kâbe¸ kutsal mekân olarak kabul edilse de söz konusu gönül ise Kâbe'nin lafı bile edilmez. Çünkü gönül nazargâh-ı Hak'tır. Bir gönlü hoş tutmak bin hacdan daha evladır. Bu sebepledir ki gönül yıkmak her zaman tasavvuf kültüründe Kâbe'nin yıkılmasından daha büyük bir zulüm olarak algılanmıştır. Nesimî'nin dilinden söyleyecek olursak; "Mülk-i Hak dârü'l bekâdır yıkma gönlün kimsenin."


Yunus Emre de¸ "Bir kez gönül yıktın ise¸ bu kıldığın namaz değil"sözüyle¸ gönül kırmamanın önemini ve bir gönlü incitmenin Hak katında ne kadar büyük sorumluluğa yol açtığını belirtmektedir.


Rızâ-yı Hakk'a ey cân sa'y edersen 


Tut anın dâmenin ki tâ gönüldür


Hulûsi Efendi Hazretleri bu beyitinde de Hakk'ın rızasını kazanmada esas unsur olan gönüle çok güzel bir ifade ile vurgu yapmıştır. Hulûsi Efendi (k.s.) bu beyitte gerek insanların gönlünün kırılmaması gerekse sağlam bir imana sahip olmamız açısından kendi gönlümüze dikkat etmemiz gerekliliğini vurgulamaktadır. Yani beyit iki farklı açıdan yaklaşılacak anlam derinliğine sahiptir.


Birincisi; rıza-yı Hakk'a ulaşmamız¸ onun yarattıklarına karşı olan tutumumuzla ilgilidir. Yaratılanların en şereflisi olan ve edebiyatımızda "merdüm-i dîde-i ekvân" olarak bilinen insanın incinmesi Hak tarafından elbette hoş karşılanmaz. Belki de bundan dolayıdır ki¸ bu coğrafyanın insanları¸ O'nun rızasına talip olma noktasında bir engel teşkil eder çekincesiyle "İncinsen de incitme"prensibini şiar edinmişlerdir.


İkincisi; yaratılanı yaratana ulaştıracak ve hesap günü mü'minleri ebedi huzura kavuşturacak olan "kalb-i selim"dir. Var namına ne var ise hepsinin yaratıcısı Yüce Allah'ın¸ kelamı olan Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimiz kadarıyla¸ mahşer günü kişinin kurtuluşunun gönülden geçtiği vurgulanmaktadır. Yüce Rabbimiz Şuara Suresinin 88 ve 89. ayetlerinde mealen;"O gün mal da fayda vermez evlatlar da¸ ancak sağlam bir kalp ile Allah'ın huzuruna gelenler müstesna." buyurmaktadır. Benzer bir şekilde Sevgili Peygamberimiz de; "Allah¸ sizin ne dış görüşünüze ne de mallarınıza bakar. O¸sadece sizin kalplerinize ve işlerinize bakar."buyurmaktadır.


O bir sırr-ı "küntü kenz" in mahzenidir


O bir dürr sûret-i ma'nâ gönüldür


İlk mısrada sır olarak görülen gönül gizli hakikatleri içinde taşır. "Küntü kenz" hazinesi; saf sevgiden müteşekkil olan hazine-i ilahidir. İslâm kültüründe Nur-i Muhammedî olarak bilinir. Bu saf sevgi bütün yaratılışın çekirdeği olarak kabul edilebilir. Sonsuz kütle ve hacimdeki bütün kâinatın başlangıcı olan noktadır. (Her ne kadar bilim dünyası¸ enerji¸ ışık gibi tabirler kullansa da¸  bu ifadeler Nur-i Muhammedî kavramı çerçevesinde İslâm dünyasında yüzlerce yıldır ifade edilmektedir.) "Küntü kenz" mahzeni olan yani en değerli sırrı içinde barındıran gönülün kıymeti de sıradan bir değer değildir elbette.


İkinci mısrada ise kıymetine binaen dürr (inci) ifadesine mazhar olan gönül¸ görünenin ötesinde görünmeyen kıymetli hakikat "sûret-i ma'nâ" olarak karşımıza çıkar. Bu beyitte gönül bir derinliğe sahip olarak algılanmaktadır ve Mevlâna'nın ifadesiyle değerli olan derinde bulunmaktadır. Gerçek olan ma'nâdır ve onun yeri de gönüldür. Bu sebeple kıyamet günü yüzler¸ suretler Hak nazarında bir anlam ifade etmemektedir. O sadece ma'nânın mekânı olan gönüle bakacaktır.


Gönülde bir mekân tut lâ-mekân ol  


Mekânsız lâ-mekân illâ gönüldür 


Bu beyitte Hulûsi Efendi Hazretleri "lâ-mekân" ifadesi ile sınırsızlığı/sonsuzluğu vurgulamıştır. Gönülde bir mekân tutan yani¸ ehl-i dil olan kişi Hakk'a yakın olan kişidir ve Kur'an-ı Kerim'de ebedi hayat ile müjdelenmiştir.


Yüce Yaratıcı yarattığı kullarından ehl-i dil olmalarını beklemektedir. Çünkü yaratılış gayesinin büyük sırrı en kesin şekilde bu yolla çözülmektedir ve bu sırra vakıf olanlar Rahman tarafından ebedi hayat ile mükâfatlandırılacaktır. Sonsuzluğa giden tek yolun bu olduğunu ise¸ ikinci mısra olan "Mekânsız lâ-mekân illâ gönüldür " ifadesi ile belirten Hulûsi Efendi (k.s.)¸ gönlün kıymetini ve hakikatini etkili bir şekilde tekrar belirtmiştir.


Bu ay u gün dahi encüm ne varsa 


Olara matla-ı mecrâ gönüldür 


Bu beyitte ise¸ ay¸ gün ve encüme (daha geniş anlamda ifade edecek olursak kâinata) matla-i mecra olarak gösterilen gönlün¸ hakikatte ne kadar büyük olduğu vurgulanmıştır.


Yüce Allah'ın bu bağlamda gönüle verdiği önem bir hadis-i kudsî de şu şekilde belirtilmiştir: "Ben ne semaya sığarım ne de yeryüzüne. Ancak mü'min bir kulumun kalbine sığarım." Buradan da anlaşılmaktadır ki büyük olan kâinat değil gönüldür.


Her mesken orada ikamet edenden dolayı kıymet taşır. Bir saray sadece güzel mimarisinden kıymetli süslemelerinden¸ yaldızlı görüntüsünden dolayı saray değildir. Aslında¸ o taştan yapıya saray değeri veren içinde bulunan padişahtır. İşte gönül de¸ kâinattan daha kıymetli bir değer taşıyorsa bunun sebebi âlemlerin Rabbi olan Allah' tır.


Harîm-i "kâbe kavseyn" ü "ev ednâ"


Ne kim varsa Hulûsî'yâ gönüldür


Bu beyitte ise Hulûsi Efendi Hazretleri¸ Dîvân edebiyatında bazı şiirlerde görülen Kur'an ayetini kullanarak beyite anlam derinliği kazandırma yoluna gitmiştir.


Necm Suresindeki¸ Peygamberimiz Efendimizin manevî yakınlığını belirten ayette şöyle buyrulmaktadır; "(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar yahut daha az oldu."


Buradan hareket edip Harîm (Herkesin giremeyeceği¸ dokunmayacağı şey. Haram dairesi) kelimesini de dâhil ederek beyiti anlamlandırdığımızda Allah'a olan yakınlığa vurgu yapıldığını görürüz. Allah'a ulaşmak hatta ona çok yakın olmak mümkündür. Bunu sağlayan da buna giden yolları gösteren de elbette gönüldür. Çünkü yere göğe sığmayıp bir mü'minin kalbine sığan Allah'ı arayan kişi mutlaka çareyi ehl-i dil olmakta bulmalıdır.

Sayfayı Paylaş