GÖÇMEDEN ÖNCE GÖÇEGEL

Somuncu Baba

“Tasavvufî anlayışta dünyanın terk edilmesi esastır.
Bu anlayış kendini farklı ifade şekilleriyle dile
getirmiştir. Hulûsi Efendi¸ “Mûtû kable en-temûtû”¸
yani “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifini veciz
bir şekilde ifade etmiştir.”

Görünüşte yazması kolay¸ fakat anlam derinliği ve söyleyişteki duruluğu dolayısıyla kaleme almanın oldukça zor olduğu şiirlere sehl-i mümteni denir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'nin yazımıza konu olan gazelini de bir sehl-i mümteni örneği olarak niteleyebiliriz. Çünkü ilk okunduğunda yüzeysel anlamı ve söyleyişindeki duruluk bizde bu izlenimi oluşturur. Fakat şiiri anlamak için sembol ve kavramları incelediğinizde kendinizi iç içe girmiş anlamların derinliğinde bulursunuz. Yazımızın mevzusu olan gazelin bu özelliklere sahip olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Bunun yanı sıra Hulûsi Efendi'nin seçmiş olduğu redifin de gazele şekil olarak farklı bir boyut kazandırdığı söylenebilir. Hem tekrar eden sesler hem de eski Anadolu Türkçesinde kullanılan “–gel” ekinin sağladığı ses bütünlüğü ve akıcılığı dikkat çekicidir. Ayrıca “–gel” ekinin anlama kattığı süreklilik ve kesinlik anlam-şekil örtüşmesine katkı sağlamaktadır.


Yazımızda ele alacağımız gazel genel olarak Allah yoluna kendini adamış olan dervişin geçeceği yolu çizmektedir. Gazelde sırasıyla¸ ilk beyitde dervişin aşk yolunda yegâne yardımcısı şeyhin elinden şarap içerek aşk yoluna girmesi¸ daha sonra tecrîde girip râbıta-i mevt yaparak kendini bu yola adaması¸ üçüncü olarak bu fânî âlemden bâkî âleme geçecek bir yol bulması ve aşk yolunda ilerlemesi¸ nitekim sonunda gerçek yâri bularak masivâdan sıyrılıp varlığını onun yoluna sarfetmesiyle¸ ‘Bekâbillah'a ulaşması anlatılmıştır. Tasavvuf yolunu seçen mürid¸ bir mürşidin gözetim ve denetimi altında¸ kabiliyetine göre değişen süreler içinde çeşitli riyâzet ve mücahedelerle nefsini terbiye eder. Bu terbiye ve tezkiye sonucunda ulaşılan noktaya fenâ ve bekâ adı verilir. Beyitlerde kullanılan sembolleri daha ayrıntılı incelediğimizde bu yolculuğun ince sırlarla dolu çetin bir yolculuk olduğunu keşfetmiş oluruz. 


Dest-i sâkîden alıp sâfî şarâbı içegel


Sûret-i hâle nazar eyleme sûfî içegel


“(Ey) Sûfî! Hâlin görünüşüne bakma¸ sâkînin elinden şarabı alıp iç.”


Şarap¸ tasavvufta İlâhî aşkı ve bu aşkın coşkunluğunu simgelemektedir. Şairler¸ coşkunluk ve neşe veren¸ sarhoş eden şarapla¸ insanı kendinden geçiren ve aklını¸ mantığını¸ şuurunu kullanmasına engel olan İlâhî aşk arasında ilgi kurmuşlardır. Ve kendilerini bu semboller üzerinden ifade etmişlerdir. Beyitte ‘sâfî' ifadesiyle şarabın cinsi belirtilmiştir. Bu ifade; haliş temiz¸ katıksız şarap anlamına gelen şarab-ı nâb/mey-i nâb/ bâde-i nâb şeklinde değişik kullanımlarıyla da karşımıza çıkmaktadır. Şarab-ı nâb¸ tasavvufta mecâzen mâsivâ kayıtlarından arınmış¸ saf İlâhî aşkı sembolize eder.


Şiirlerde “mey-i sâf” veya “mey-i sâfi” şeklinde geçen saf şarap¸ genelde sûfi kelimesi ile birlikte kullanılır. Hakk'a vâsıl olan kişiye¸ “sûfî”; yolda sülûka devam edene de¸ “mutasavvıf” denir; sûfî¸ vusûl; mutasavvıf usûl ehlidir. Sûfî kendi nefsinde fânî olmuştur¸ ancak Allah ile bâkîdir. Sûfî¸ nefsin alışkanlıklarından kurtulmuş¸ hakîkatlerin hakîkatine ulaşmıştır. Bu nedenle Hulûsi Efendi ilk şart olarak kişinin¸ sâkî ifadesiyle sembolize edilen¸ şeyhin elinden saf aşk şarabını içmesini ve aşk yoluna girmesini ister. Hakk'ın sırlarını anlamanın ilk şartıdır aşkın şarabını içmek.


Beyit içerisinde dikkat edilmesi gereken bir diğer sembol ise sâkîdir. Tasavvuf edebiyatında sâkî; mürşid¸ mürşid-i kâmil¸ şeyh¸ pîr-i kâmil¸ pîr-i tarîkat¸ insân-ı kâmil gibi tasavvuf büyüklerini temsil etmektedir. Sâkî insanı nasıl maddî aşka götürürse¸ mürşid-i kâmil de tasavvufa intisâb eden kişiye İlâhî aşk yolunda yol gösterir. Ayrıca Hulûsi Efendi¸ beyitin içeriğinde sûfîye ‘sûret-i hâle nazar etme' diyerek aşk yolunun ilk kuralını hatırlatmış olur. Hâl ehli; gerçeği bulanlar¸ marifete erenler¸ bu şekilde birliği yaşayanlardır. Sûfînin¸ aşk yolunda henüz hâl ehli olmadığı için¸ bu makamda olanların hâline nazar etmesi doğru olmaz. Çünkü bilmediği bir makamda yaşananları dikkate alması onu bu yoldan alıkoyabilir. Eskiler bu isteklerini¸ “Erenler¸ kâlimizi¸ hâle tebdîl eyle.” şeklinde ifade etmişlerdir.


Seni bu hâl-i harâbdan götürürler bir gün


Ölmeden öndin ölüp göçmeden öndin göçegel


“Bir gün seni bu harâb dünyadan götürürler¸ ölmeden önce öl göçmeden önce göç.”


Dervişin gözünde dünya kısa süre kalınacak bir misafirhânedir. Dünya bir han insanlar ise burada konaklayan yolculardır. Misafirhâne her gün gelip gidenlerle dolup boşalır. Kimse burada sonsuza kadar kalıcı değildir. Dünya fani ve geçicidir¸ bekâsı yoktur. İnsan geçici olan bir şeye bakmamalı ve gönül bağlamamalıdır. Onu sevmemeli ve terk etmelidir. Kur'an-ı Kerim bu hakîkati Hadîd Sûresi 20. âyetinde çarpıcı bir şekilde ifade ettikten sonra dünyâ hakîkatini şöyle ifade eder: “Dünyâ hayâtı aldanış olan bir metâdan başka bir şey değildir.


Tasavvufî anlayışta dünyanın terk edilmesi esastır. Bu anlayış kendini farklı ifade şekilleriyle dile getirmiştir. Hulûsi Efendi¸ “Mûtû kable en-temûtû”¸ yani “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Yani tecrit hırkasını giyen sûfînin yapması gereken ikinci görevidir “ölmek”. Çünkü ancak ölümünü düşününce insan dünyadan elini eteğini çekebilir ve mâsivâdan kurtulabilir. Bu nedenle tasavvufta râbıta-i mevt çok önemli bir meseledir. Sûfîler bu düşünceyi kıyâfetlerine ve yaşantılarına da yansıtmışlardır. Mutasavvıflar genellikle bu düşünceyi¸ “Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk edesin.” şeklinde ifade etmişlerdir. Gerçek dost ve sevgili olamayan vefâsız dünyayı terk ederek insan ona gâlib gelmeli.


Hâl-i encâmını fikr eyle bu fânî evinin


Geçmeden fırsat o bâkî eve bir yol açagel


“Bu fânî evin son hâlini düşün¸ fırsat geçmeden bâkî eve bir yol aç.”


Hulûsî Efendi gazelinde sırayla işlediği aşk yolculuğunda bir diğer makam olan bekâ yolundan bahsetmektedir. Zira sûfî artık aşk şarabını içmiş¸ râbıta-i mevti tamamlamış ve hırka-i tecrîde girmiştir. Şimdi yapması gereken bu yolda derinleşmek ve bekâbillah arzusu ile bütünleşecek bir yol bulmaktır. O artık terketmeyi âdet haline getirmeli ve bu fenâ mülkünü fırsat eldeyken terketmeli.


Terk-i dünyadan maksat¸ bütün dünya nimetlerinden vazgeçmektir; yani insan olarak ihtiyacımızı karşılamak için gerekli olanla yetinip dünya nimetlerinin esiri olmamak. Dünya¸ mâhiyeti gereği fânî ve ölü gibi olduğundan terk edilmelidir. ‘Terk' kavramının tasavvufi düşüncede önemli bir yeri vardır. Mutasavvıflara göre aşk yolunda insan dört terki başarabilmelidir. Öncelikle terk-i dünya (dünyayı terk)¸ ki zaten bir önceki beyitte bunu ifade etmiştik. İkinci olarak¸ terk-i ukbâ (ahireti terk)¸ yani bu yapılan¸ edilen her şeyin karşısında bir cennet ve ahiret beklentisi içinde olmamak; sadece Allah rızâsını gâye edinmek. Meselenin Yunusca ifadesiyle sûfî sadece “İsteyene ver anları/Bana seni gerek seni” demelidir. Üçüncüsü terk-i hestî (varlığı terk)¸ kendi varlığını unutacak ve artık fenâfillâha ulaşacak sûfînin kendini ortadan kaldırması gereklidir. Son olarak terk-i terk (terki terk)¸ bu ise ihlâsı işaret eden en önemli düsturdur. Yani bütün bu terk edişleri de terketmek gerekli. Eğer kişi bunun farkında ve fahrinde olursa işin ihlası bozulacağı için diğer terkler anlamsız duruma düşecektir. Yani kişi bütün varlığı terk etmeli ve bu terki dahi terk etmeli.


Sana vuslat yolunun rehberi aşkın yârın


Ana yâr ol da ko ağyârını yârdan seçegel


“Ağyarı/başkalarını bırak¸ sana vuslat yolunda rehberlik edecek yâri seç ona yâr ol.”


Varlıktan geçip nefsini terk eden sûfî artık gerçek sevgilinin makamına fenâ yurduna ermelidir. Vuslat sözlüklerde kavuşma¸ ulaşma¸ erişme demektir. Tasavvufta gâib olan Hakk'a kavuşma anlamında kullanılır. Mânevî bir hal olan vuslat¸ rûhen Hak‘la bir olmayı ve kendinden geçmeyi de ifade eder. Vuslat artık hakîkî sevgiliye kavuşma anıdır. Bu ise ancak Allah'tan gayrı her şey anlamına gelen mâsivâdan geçmekle olur. Beyitte ‘ağyar' ifadesi mâsivâyı temsil etmektedir. Yani gerçek sevgilinin gayrısında olan her şeydir. Dünyaya ait bütün güzellikler ve nefsin bütün istekleri ağyârdan sayılır. Âşıklar¸ ağyârı aradan çıkarıp gönüllerini Hakk'ın aşkıyla doldurdukları zaman vuslata erebilirler.


Ey Hulûsî ne ki var nakd-i hayâtın varın


O güneş yüzlü nigârın ayağına saçagel


“Ey Hulûsi hayattan kazandığın neyin varsa o güneş yüzlü sevgilinin ayağına saç.”


 


Sûfî artık en yüce makama ermiş ve her şeyinden vazgeçmiştir. Hulûsi Efendi beyitte tecrîd-i hitâbî sanatına başvurarak kendine seslenmiştir. Dünyadan elde ettiği neyin var neyin yoksa onu güneş yüzlü sevgilinin ayağına saç. Ki böylece gerçek varlığa erebilesin. Güneş sevgilinin bizzâtihi kendisidir. Sûfî fenâ makamına erdiğine göre artık onun için hiçbir şeyin anlamı kalmamıştır. Beyitdeki ayağına saçmak deyimi anlam pekiştirmesi bakımından önemlidir. Bizler bu deyimi her şeyimizi yoluna fedâ edecek kadar sevdiğimiz kişiler için kullanırız ve sevgide son durak olarak ifade ederiz. İşte sûfî için artık bütün varlığı tüketmenin vakti¸ yani aşk ile varlık âlemini ortadan kaldırıp vuslata erişme vakti gelmiştir.

Sayfayı Paylaş