DERGÂH-I HAKK'A KUL OLMAK

Somuncu Baba

"Gazelin son beyti adeta bir ahitnâme niteliğindedir.
Hulûsi Efendi (k.s.) tüm samimiyetiyle iki cihanda
yalnızca gerçek Sevgili'yi arzu ettiğini ifade etmiştir.
Ve kapısında kul¸ köle olduğu makamdan yalnızca bir
cevap beklemektedir."

Aynı redif ile yazılan ‘yek âhenk' gazeller¸  şâirin muhayyilesini okuyucuya daha rahat aktarmasını sağlar. Ayrıca şiirde hem şekil ve ses hem de anlam itibariyle bir bütünlük oluşturulmasına imkân verir. Bu ay değerlendireceğimiz ‘ancak' redifli gazelde böyledir. ‘Ancak' kelimesi gazele anlam bakımından farklı bir derinlik kazandırmıştır. Çünkü ‘ancak' kelimesi kullanıldığı yere göre görev ve anlam farklılığı oluşturur. Kimi zaman zarf olarak kimi zaman bağlaç olarak kullanılır. Genellikle bir durum veya olay için açıklama yapmak amacıyla tercih edilir. Hulûsi Efendi ( k.s.) her iki mısra arasındaki bağı güçlendirmek ve anlamı derinleştirmek için ‘ancak' kelimesini redif olarak tercih etmiştir. Böylece ifade güç kazanmakta ve iki mısra arasında kuvvetli bir anlam ilişkisi kurulmaktadır.


Derde Düşen Devâ Bulur


Yüzeysel olarak şekil özelliklerinden bahsettiğimiz gazelde genel olarak tasavvufun en mühim meselesi ve özü olan Allah aşkı anlatılmaktadır. Ve bu aşk karşısında gönül ehli Hak dostunun genel durumu ifade edilmektedir. Hulûsi Efendi (k.s.)'nin gazellerinde genel olarak ifadeyi mantıksal bir sıralamayla vermeye çalıştığına daha önceki şerh yazılarımızda değinmiştik. Bu gazelde böyle bir sıralama dikkatimizi çekmedi. Ancak genel olarak âşığın ‘En Sevgili' karşısında hayranlık duyması¸ aşkın cefasına tâlip olması ve âşığın sevgili yolunda canını fedâ etmesi anlatılmıştır.


Seni sevmek imiş âlemde her zevk u safâ ancak


Senin derdine düş olmak imiş derde devâ ancak


 


(Âlemde her zevk ve sefa ancak seni sevmekmiş¸ devâ ancak senin derdine düşmekmiş.)


Âşık için sevgili her nesneden ve lezzetten daha önemlidir. Ve dâima asıl gâye sevgilidir. Zevk¸ Arapça¸ lezzet ve tad anlamına gelen bir kelimedir. Genellikle tasavvufta manevî haz ve lezzet; mânâdan duyulan lezzet anlamlarında kullanılır. Ancak bazen insan suyu içse bile suya kanmak ifadesi başka bir duyguyu anlatmak için kullanılır. Veya bir güzel manzarayı görmekle müşâhede etmek arasında fark vardır. İşte bunun gibi âlemde görülen¸ duyulan zevklerin üstünde bir lezzet-i rûhanînin varlığı âşık tarafından sezilmiştir. Bu zevk manevî zeklerin de ötesinde bir zevktir.


Ehl-i hak ve muhabbet olanlar¸ Allah'a iman etmek (İmân-ı billah)¸ bu imanın üzerinde en büyük makama yâni mârifetullah'a yükselmek¸ o mârifetullah içindeki muhabbetullâh'ı keşfetmek ve ehl-i aşk için en kıymetli netice olan lezzet-i rûhâniye ermek gibi bir meşakkat yoluna tâbi olmuşlardır. Ancak neticede varılan makam maddî ve mânevî bütün zevk ve lezzetlerin üzerindedir. Cennet ehlinin Cuma günü Allah ile görüşmesinin onlara tüm cennet nimetlerini unutturacak olmasını ifade eden rivayetleri beyitin anlamı çerçevesinde düşünebiliriz.


  Aşk ehli için en büyük azap ise sevgilinin kendileriyle irtibatı kesmiş olmasıdır. Cefâ bile olsa yârdan gelen cana safâdır. Nitekim gönül ehli büyük insanlar bu düşünce etrafında hayatlarını kurgulamışlardır. Başlarına gelen belâ ve musîbetleri Allah'ın kendilerini biliyor olmasına yormuşlar ve Allah'ın en sevgili kulları peygamberlerin her birinin hayatlarının sıkıntı içinde geçmiş olmasını örnek göstermişlerdir. Bu örneklerin en önemlisi ise Abdullah'ın yetimi olarak dünyaya gelmiş ve hayatı hep sıkıntılar içinde geçmiş olan Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatıdır.


 


 


 


Yolunda sarf eden cân nakdini erdi visâline


Hayât-ı câvidânîdir sana olmak fedâ ancak


 


(Ebedî hayat sana feda olmaktır¸ ancak can nakdini yolunda sarf eden sana kavuşabilir.)


  Can Feda Edenler


İnsanların en temel meselelerinden biri de ‘ölüm' hakikatidir. Ve ölüm insanın başına geleceğini bildiği halde en sık unuttuğu hakikattir. Bu nedenle sonsuzluk ve bekâ arzusu Yüce Yaratıcı tarafından insanın fıtratına yerleştirilmiştir. Çünkü insana bu hissi veren Zât hayatın ve bekânın da sahibi Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'dur. Ancak insan kendini onun yoluna fedâ ederse gerçek manada ölümsüzlük iksiri olan âb-ı hayâta erişmiş olacaktır. Bu hissin bir yansıması olarak insanlar¸ edebiyatta da sıklıkla kullanılan¸ âb-ı hayat suyundan bahsetmişler ve çeşitli vesilelerle ona ulaşma arzusunu dillendirmişlerdir. Oysaki gerçek âb-ı hayatın Hayy-ı Kayyûm'a kendini fedâ etmek olduğunu unutmuşlardır. Beyitte¸ Hz. İbrâhim (a.s.)'in kıssasında ifade edildiği gibi¸ batıp giden ve kaybolan geçici fâni şeylere gönlün bağlanmaması ifade edilmiştir. Ve Hz. İbrâhim'in kıssası beyitleştirilmiştir. "Fe lemmâ efele kâle lâ uhibbul âfilîn/Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü¸ Rabbim budur¸ dedi. Yıldız batınca¸ batanları sevmem¸ dedi." hakikati ifade edilmiştir. (6/En'âm¸ 76) Hulûsi Efendi (k.s.)¸ ancak o zaman gerçek âb-ı hayata erişileceği esâsı üzerinde durmuştur.


 


Temâşâ-yı cemâlin ârzûsuyla zâr olan çeşme


Gubâr-ı hâk-i pâyındır olursa tûtiyâ ancak


 


(Ey âşık sevgilinin güzelliğinin arzusuyla ağlayan gözüne ancak sevgilinin ayağının toprağının tozu lâyıktır.)


Âşık sevgilinin yolunu gözlemekte ve onu görmek arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Bu nedenle dâima gözyaşı dökmektedir. Ancak buna rağmen sevgiliye kavuşamaz. Klasik Türk edebiyatı geleneğinde sevgili kavuşulamayan ve ulaşılamayandır. Zâten bahsi geçen sevgilinin tasavvufî anlamda da Allah olarak düşünülmesi; aynı ifade zenginliğinin ve mazmunlar dünyasının kullanılmasına olanak tanımıştır. Yâni şâirin çoğu zaman manevî aşktan mı maddî aşktan mı bahsettiğini anlamak mümkün olmayabilir. Çünkü dâima¸ görülemeyen ve kavuşulamayan bir sevgiliden bahsedilmektedir. Âşık ancak bu sevgilinin ayağının tozuna erişebilir. Onu da sürme diye gözüne sürecektir. Çünkü ağlamaktan gözüne perde inen âşığın tek çâresi sevgilinin ayağının tozudur. Eski zamanlarda sürme göz hastalıklarının tedâvisinde kullanılırmış. Beyitde ifâde edilen hayâlin gerçeklikle ve sosyal hayatla da ilgisi bulunmaktadır.


Niyâzım âsitânın hâkinin kurbânı olmaklık


Ümîdvârım ki redd olmaz kapından bir recâ ancak


 


(İsteğim eşiğinin toprağının kurbanı olmaktır¸ ancak ümitliyim ki kapında bir istek reddolmaz.)


  Büyük Kapıdan Himmet Ummak


  Beyitde kullanılan âsitâne kelimesi sözlükte kapı eşiği¸ kapı dibi¸ eşik yanı gibi anlamlara gelir. Osmanlı devrinde bir tarîkatın veya tarîkat kolunun merkezi olan tekkeler için kullanılmıştır. Tasavvufta ise¸ eşikten kasıt şeyhin kapısıdır ki oradan himmet umulur. Ve derviş için zâhirden bâtına¸ mecazdan hakîkate ve nihâyetinde dergâhtaki mürşit olmaya geçişi sağlayan önemli bir unsur olarak görülür. Bundan dolayı eşiğe¸ tasavvufta kudsiyet atfedilmiştir. Bu nedenle recâ kapısı olarak düşünülür. Ve bu kapıdan eli boş dönülmeyecektir. Çünkü sulatanlığın şânı âciz kullarının ve kölelerinin isteklerine cevap vermekten geçer. Nitekim sultana sultanlık¸ gedâya da gedâlık yapmak düşer. Ancak kimi zaman bu kapının kişiselleştirilmesi yanlış anlamalara yol açabileceği için¸ aslında marifet ve aşk isteğinin Allah'tan olduğuna dikkat çekilmiştir. Şeyh yalnızca Rabbin kapısında nazı geçen bir niyaz niteliğindedir. Ve ehl-i aşkın vuslata ermesi için bir vasıtadır.


 


İki âlemde andan özge devlet istemem bi'llâh


Diyesin kim Hulûsî kapımızda bir gedâ ancak


 


(Vallahi iki âlemde O'ndan başka bir mevki makam istemem¸ diyesin ki Hulûsi kapımızda ancak bir dilencidir.)


Gazelin son beyti adeta bir ahitnâme niteliğindedir. Hulûsi Efendi (k.s.) tüm samimiyetiyle iki cihanda yalnızca gerçek Sevgili'yi arzu ettiğini ifade etmiştir. Ve kapısında kul¸ köle olduğu makamdan yalnızca bir cevap beklemektedir. Zîrâ Sevgili'nin kapısında kul olmak âşık için en büyük makamdır. Hulûsi Efendi'nin hâli¸ tıpkı Tapduk Emre'nin kapsında ‘Bizim Yunus mu?' hitâbına muhatab olan Yunus'un hâli gibidir. Himmet beklediği kapıdan ‘Sen ancak bizim kapımızda kul olabilirsin' cevabı bir tâlip için yeterlidir. Zirâ o aradığı ve arzu ettiği mertebeyi bulmuştur.

Sayfayı Paylaş