Velilerin Ahkâma Dair Hassasiyetleri

239 Dergi-38

Cenab-ı Allah Casiye Suresi’nin 18. ayetinde şöyle buyurmuştur: “Sonra seni emrimizden bir şeriat üzere kıldık. Öyleyse sen ona uy, bilmeyenlerin hevalarına uyma.” Bu ayet-i kerimeyi merhum Elmalılı Hamdi Yazır, şöyle tefsir etmiştir: “Emir, din işi veya Allah’ın emri demektir. Yani bu Kur’an’da açıklandığı üzere Allah’ın sana vahyettiği emir ve yasaktan bir büyük ve geniş yol, koskoca bir şeriat üzere seni görevlendirdik. Onun için o şeriata uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Allah’ın hükümlerine ilmi olmayan veya ilmin gereğine uymayan kimseler yalnız kendi zevk ve heveslerinin arkasında koşarlar.”

 

Bu ayetten anlaşıldığına göre Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şahsında bütün mü’minlerden şeriat üzere olmalarını ve bilmeyenlerin hevasına uymamalarını istemektedir. Geniş anlamıyla şeriat, Allah tarafından insanlar için din olarak öngörülen hükümlerin bütünüdür.[1] Ömer Nasuhi Bilmen’in Istılahat-ı Fıkhıye kamusundaki tanıma göre ise “şeriat”; din lisanında Cenab-ı Hakk’ın kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır.

 

Tasavvuf büyükleri Allah’a giden yolun Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat olmak üzere dört kapısı olduğunu söylemişlerdir. Hacı Bektaşî Veli Hazretleri Makalat adlı kitabında bunları açıklarken her kapı için on ayrı makam sıralamış ve hepsini ayrı ayrı zikretmiştir. Es Seyid Osman Hulusi Efendi de bir şiirinde bu dört kapıdan şöyle bahsetmiştir:

 

Şerîat¸ tarîkat resm-i râhımız

Hakîkat mârifet izz ü câhımız

Tevhîddir hısnımız Hak penâhımız

Sanma bizi yoldan sapanlardanız

 

Bu tasniften de anlaşılacağı üzere tasavvufta, İslâm dininin ahkâmına/şeriata tabi olmak, bu yolun ilk kapısı yani girişi olarak nitelendirilmiştir. Bu kapının mahiyetini Yunus Emre Hazretleri; “Evvel kapı şerî‘at emr ü nehyi bildirir.” diyerek açıklamıştır. Yunus Emre yine bir başka şiirinde; “Hakikat bir denizdir, şeriat onun gemisidir./Çoklar girdi gemiye, denize dalmadılar.” diyerek şeriatı denize, tarikatı ise gemiye benzetmiştir. Hakikat ise o denizdeki incidir…

 

Kişinin tarikat yolunda ayağı kaymadan gidebilmesi için bu yola şeriat kapısından girmiş olması gerekir. Şeriatın ahkâmına uyabilmesi için de zarurat-ı diniye denilen bilgileri öğrenmesi icap eder. Bu temel atılmadan bir bina yapılacak olursa bu güçlü bir yapı olmayacaktır. Serüyü’s-Sekatî Hazretleri gidilecek sağlam yolu şöyle tarif etmiştir: “İnsan önce zühd ile işe başlar sonra hadis ve zahiri ilimleri tahsil ederse ayağı sürçer, hata eder; fakat önce hadisi ve zahiri ilimleri beller, sonra zühde ve tasavvufa intisab ederse işini sağlamlaştırmış olur.”[2]

 

Özellikle dinde zayıflık ve bidatların yayıldığı zamanlarda bu ilimlere sarılmak daha da önem arz etmektedir. Bu konuda merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi şöyle demiştir: “Şeriat asıldır ey birader. Vakit ahir zamandır. Ve dinde zaaf peyda olmuştur. Sünnetler terk edilmiş bidatlar yayılmıştır. Karanlık zamanlarda önemlinin de önemlisi olan ulum ve akaidin tahsiline gayret eylemek maksatların en büyüğüdür.”[3]

 

İrfan dünyamızda şeriatın çok ince bir çizgisi olduğuna dair bir söylem vardır. Merhum Ali Ulvi Kurucu hatıratında Konya Islah-ı Medaris hocalarından Fahri Efendi’den bu konuda şöyle güzel bir nükte paylaşmıştır: “Çocuklar, size tuhaf gelebilir belki, ama bilin ki, sıratın aynı, dünyada da vardır. Hocam, kıldan ince, kılıçtan keskin bu nasıl olur, diye aklınıza gelebilir. O, şeriattır, çocuklar. Dünyada şeriatın ahkâmını hakkıyla yaşamak, kıldan ince kılıçtan keskin bir iştir. Şeriatta, nefse değil, hakka teslim olmak vardır. Hayatta en zor şey, benliğini, şehvetini, arzu ve isteklerini hakka teslim edebilmek; her işini hakka uygun işlemektir… Peygamberler bunun için gelmiş, kitaplar, şeriatlar bunun için inmiştir. Şeriat, hakka teslim olmak demektir. İnsanı, insan eden şeriattır…”[4]

 

Bütün Allah dostları şeriatın ahkâmına uymaya büyük özen gösterdikleri gibi dervişlerine de şeriattan kıl kadar bile ayrılmamalarını öğütlemişlerdir. İmam-ı Rabbanî Hazretleri bu konuda şeyle söylemiştir: “Akıllı olan kimseye o düşer ki şeri hadlere tutuna ve kıl kadar olsa dahi onun ötesine aşmaya.”[5] İbni Arabî Hazretleri; “Muttaki o kimsedir ki şeriatı kendisine bir sığınak ve kalkan yapıp, onunla insan ve cin şeytanlarının hücumlarından korunur.”[6] diyerek ins ve cin şeytanlarından korunmanın yolunun şeriata bağlılık olduğunu ifade etmiştir.

 

Tasavvuf büyüklerinin birçok beyanları ile sabittir ki müteşerri yani ayağı şeriatta sabit olmayan kimselerin velayetten nasibi yoktur. Gönül sultanları şeriata bağlılıktaki lakaytlığı hiçbir zaman hoş karşılamamışlardır. İbrahim Desukî; “Şeriat ve hakikate lakayt davranan sülbümden de olsa benim evladım değildir. Şeriat, tarikat ve hakikate bağlanıp zühde sarılan ise en uzak diyarlarda olsa dahi benim öz oğlumdur.”[7] diyerek bu konudaki hassasiyetini ifade etmiştir.

 

Veliler tasavvuf yolunda terakki edebilmenin yegâne yolunun şeriata bağlılık olduğunu söylemişlerdir. Bu konuda İmam Rabbanî Hazretleri şöyle demiştir: “Meşayih tarikatlarından hangisinde şeriat hükümlerine riayet fazla ise nefisle muhalefetin çokluğundan ötürü Sübhan Allah’a ulaştıran yolların en yakınıdır.”[8] Salikin tasavvuf yolundaki samimiyetinin göstergesi de yine o kimsenin şeriata bağlılıktaki hassasiyetidir. Bazı sufilerin muhabbet kavramını Allah’ın emirlerine uymakla açıklamaları manidardır. Sehl bin Abdullah el Tusterî şöyle demiştir: “Muhabbet, mahbubun emirlerine taatle kucak açmak ve muhalefet etmekten uzaklaşmaktır.”[9]

 

Tasavvuf büyükleri şeriat hususunda gerekli itinayı göstermeyen mutasavvıf görünümlü kişilere karşı insanları uyarmayı da ihmal etmemişlerdir. İslâm’ın ne ahlakî boyutuyla ne de ahkâmıyla ilgilenmeyip varsa yoksa hurafe ve bidatlarla meşgul olan tiplerden uzak durmayı tembihlemişlerdir. Ebu’l-Hasan Nuri bu konuda şöyle nasihat etmiştir: “Bir kimse manevî hâl sahibi olduğunu iddia eder ve bu hâl de onu şeriatın hudutları haricine çıkarılırsa sakın öylesine yaklaşma.”[10]

 

Merhum İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin bu konuda ihvanına nasihatleri şöyledir: “Şeriatı gözetiniz¸ şeriatı olmayanın tarikatı olmaz. Bizim yolumuzun evveli şeriat¸ ortası tarikat¸ âhiri yine şeraittir. Bakarsınız bazı kişiler tarikata giriyorlar. Çok geçmeden acâibden¸ garâibden bahsetmeye kalkışıyorlar. Kendilerinin bir adam olduklarını zannediyorlar. Fakat büyük kim¸ küçük kim¸ o sonra belli olur. Gardaşlarım! Bizim tarikatımız ne kadar büyürse büyüsün¸ ne kadar incelirse incelsin¸ şeriattan kıl kadar ayrılmasına imkân yoktur. Şeriatta kıl kadar noksanı olanın¸ havada uçtuğunu görürseniz¸ vurup kanadını kırın! İstidractan başka bir şey değildir! Şeriat¸ bir dervişin başının tacı¸ sırtında abası ve elinde asası gibidir.”[11]

Cenab-ı Hak cümlemize hakkı hak bilip, şeriatın mucibince, sünnet-i seniye üzere amel etmeyi nasip eylesin.

 

[1] Bkz. Kurtubî, Tefsir, XVI, s.163.

[2] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm bkz. Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s.24.

[3] Prof. Dr. Vahit Göktaş, Mahmud Sami Efendi Hayatı ve Tasavvufi Görüşleri, s.91

[4] Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, 1, s. 89.

[5] Mektubat, Tercüme: Abdulkadir Akçiçek, c.2, s. 1205.

[6] Fütuhat-ı Mekkiye’den Öğütler Pınarı, Tercüme: Adem Ergül, s.103.

[7] Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 371.

[8] Mektubat, Tercüme: Abdulkadir Akçiçek, c.2, s.1288.

[9] Aziz Mahmud Hüdayi, Habbet-ül Muhabbe, Tercüme: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2002, s.7.

[10] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm bkz. Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s.25.

[11] Prof. Dr. Ali Akpınar, Sivas’ta Bir Kur’an Adamı İhramcızade, Somuncu Baba Dergisi, 118. Sayı.

Sayfayı Paylaş