DİN VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ BAĞLAMINDA HOŞGÖRÜ KAVRAMI

231-mehmet dere

Sözlüklerde hoşgörü; insanların davranışlarını anlayışla karşılayıp hoş görmek, insanlar arası münasebetlerde orta yolu takip etmek, sert ve katı hükümlü olmamak, karşılıklı ilişkilerde kolaylık, kendi düşünce ve inançlarına zıt düşünce ve inançları hoş görme, dengeli olma, farklı olan bir şeye sabır gösterip katlanma, tolerans, müsamaha gibi mânâlara gelir.

Hoşgörü Arapçada tesâmuh ve semâha kelimesiyle ifade edilir ki, Türkçemizde kullandığımız müsamaha kelimesi buradan gelmiştir. Kolaylık göstermek, yumuşak davranmak, katlanmak, affetmek gibi mânâlara gelir. Batı dillerinde ise hoşgörü, tolerans kelimesiyle ifade edilir ki, Lâtince tolerare kelimesinden türemiştir. Dayanmak, tahammül etmek, katlanmak, hazmetmek, devam ettirmek, izin vermek gibi anlamlara gelir.

Bütün bunlardan da açıkça anlaşılacağı üzere hoşgörü kavramının muhtevasında genel olarak; anlayış, saygı göstermek, mazur görmek, affedici olmak, medenî olmak, sabretmek, katlanmak, tahammül göstermek, rahatsız olmamak, farklılıklara ve farklı görüşlere sınır koymamak ve onlara olumsuz bir tepki vermemek, fikirlerin karşılıklı anlayış ve olgunluk içerisinde tartışılması gibi anlamların barındığı ifade edilebilir.

İslâm, insanların ferdî ve içtimâî hayatı için en iyi insanî erdemi öngörmektedir. Bu insanî erdemlerden biri de hoşgörüdür. Zira hoşgörü, fertler arasında sevgiyi ve saygıyı artıran, sosyal katmanlar arasında güven ortamı oluşturan ahlâkî ve insanî bir erdemdir.

İnsanlar arası münasebetlerde dengeyi koruyan ve onları birbirine yaklaştıran hoşgörü, hissî bir tavır olarak ferdin bir konuda hemfikir olması, aldırış etmemesi, olaylara kayıtsız kalması veya kendi inançlarından ve özbenliğinden taviz vermesi değil, farklılıkların şuuruna varması, değişik inanç, düşünce, kimlik ve kültürlere anlayışla ve olgunlukla bakabilmesidir. Bir diğer ifadeyle hoşgörü, başkalarından nefret etmeme şuurunu kazandıran bir erdemdir, ahlâkî sistemlerin en temel unsuru ve diğer unsurlara kaynaklık edebilecek önemli bir ruh disiplinidir.

İnsan hak ve özgürlükleri çerçevesinde ise hoşgörüyü, hiçbir etnik yapı din, inanç, dil, kültür ve kimlik ayrımı gözetmeksizin bütün insanları doğuştan beraberlerinde getirdikleri özellikleriyle kabul etmek, onlara kendilerine özgü bu nitelikleri konusunda yapacakları düşünsel ve işlevsel durumlarda herhangi bir engel çıkarmamak, bu hak ve özgürlüklerin dışarıdan bir müdahaleye maruz kalmadan rahat bir şekilde kullanım imkânı bulması diye tarif edebiliriz.

Hoşgörü, dinde de çok önemli bir husustur. Günümüzde “dinî hoşgörü”, “dinî tolerans”, “dinî çoğulculuk” sıkça kullanılan kavramlardır. Bu kavramlar, fertlerin kendi ihtiyaç ve uygulamalarının yanı sıra, yeryüzünde farklı düşünen, inanan ve yaşayan başka kimselerin de var olduğunu, dolayısıyla bu farklılıkların olgunluk içerisinde ve anlayışla karşılanması gerektiğini ortaya koymaktadır.

İnsan hak ve hürriyetlerinin şemsiyesi altına giren sahalardan biri de din ve inanç özgürlüğüdür. Din ve inanç hürriyeti, insanın sahip olduğu en önemli haklardan biridir; inanç hürriyetinin diğer hak ve özgürlüklerle de çok yakın münasebeti vardır. Tarih boyunca insanlar, din ve inanç özgürlüğü hususunda çok duyarlı olmuşlar; din ve inanç özgürlüğüne yapılan baskılar ve zulümlerle canları pahasına mücadele etmişlerdir. Tarih, bu tür olayların en büyük şahididir. Dolayısıyla din ve inanç özgürlüğü noktasında kaydedilecek gelişmeler “bir arada yaşama tecrübesi” ve “dünya barışı” adına insanlık için çok ciddi bir kazanç olacaktır.

Bir inancın sadece zihinde, düşünce seviyesinde kalması bir anlam ifade etmez, önemli olan bu inancın hiçbir baskıya ve kısıtlamaya maruz kalmaksızın ifade edilmesi, açıklanması, yaşanması, yayılması fiiliyata geçirilmesidir. Bu sebeple hak ve hakikatin ortaya çıkması için en geniş mânâda din ve inanç özgürlüğünün sağlanması gerekir.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) İslâm’ı insanlara tebliğ ettikten sonra, onları vicdanlarıyla baş başa bırakmış, iman edenleri “din kardeşi” olarak kabul etmiş, İslâm’ı kabul etmeyip eski din ve inançlarında kalmak isteyenlere karşı herhangi bir olumsuz tavır içine girmemiş, onlara gereken hoşgörüyü ve saygıyı göstermiş, Ashabına da böyle yapmalarını emretmiştir. Allah Rasûlü’nün bu uygulamasının temeli de yine Kur’ân-ı Kerim’e dayanmaktadır. Zira Kur’ân’da, Müslümanların gayrimüslimlere karşı nazik ve hoşgörülü olmaları öğütlenir: “İçlerinden zulmedenler hâriç, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki: ‘Bizim İlahımızda sizin İlahınız da birdir ve biz O’na teslim olanlardanız.”[1] İman etmeyen insanlar, müsamahasız ve olumsuz bir tavır ve tutuma sahip olsalar da, Müslümanlar onlara karşı davranışlarını daha da iyileştirmeli, lütufkâr ve yumuşak davranmalıdır. Bu sebepten de İslâm, gayrimüslimlere düşmanlıkta ileri gidilmemesini, hoşgörülü ve adaletli davranılmasını, onların hikmetle ve güzel öğütle Hak dine davet edilmesini emreder. Bu olumlu tavır ve davranışlar neticesinde Müslüman olmayanlar, İslâm dini ve Müslümanlar hakkında olumlu kanaat edinecekler, belki de dost olacaklardır.

Allah, bütün mü’minleri, gayrimüslimlerin inançlarını, kendilerince kutsal saydıkları değerlerini kötü bir şekilde anmamaları, onlara karşı hoşgörülü davranmaları noktasında uyarmıştır: “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.”[2]

Gayrimüslimlere tanınan din ve vicdan özgürlüğü, dinî ayin, ibadet, dinî eğitim-öğretim, ibadet yerlerini istedikleri gibi düzenleme ve idare etme gibi alanlarda kendini gösterir. İslâm dini, her şeyden önce gayrimüslimlere kendi inançlarını koruma ve dinlerini serbestçe yaşama izni vermiş, bunun neticesinde Müslümanlar ile gayrimüslimler asırlarca hoşgörü, huzur ve barış içerisinde “bir arada yaşama tecrübesi”nin en güzel örneklerini vermişlerdir. Bu açıdan “Medine Vesikası/Medine Sözleşmesi” çok önemli bir örnektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret edince, şehri idarî, siyasî ve hukukî bir yapıya kavuşturmak için bir anayasa hazırlamıştır ki, bu anayasa dünya tarihinin ilk yazılı anayasasıdır. Bu anayasaya Medineli Yahudiler, Medineli müşrik Araplar ve Medineli Hıristiyan Araplar iştirak etmiştir. Bu anayasa/sözleşme, dinî hoşgörü, din ve inanç özgürlüğü bağlamında çok önemlidir. Yahudilere ve diğer dinî gruplara din ve inanç özgürlüğü verilmiş; inanç ve dinî ayinlerinde serbestlik tanınmıştır.

Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), Yahudileri Kur’ân’ın emriyle: “Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.”[3] şeklinde aralarında ortak bir söze çağırmıştır. Rasûlullah (s.a.v.) başlangıçta namazlarında Beytü’l-Makdis’e yönelmiş, -Bakara Sûresi’nin 144. âyeti nâzil olunca kıble Mescid-i Haram olmuştur- Müslümanların ehl-i kitap tarafından Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiştir. Yine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), Yahudilerin cenazelerine insana saygı için ayağa kalkmış, bunu ashabına da tavsiye etmiştir. Müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, ehl-i kitap olan Yahudilerin girmesine izin vermiştir.

Allah Rasûlü’nün Yahudilere uyguladığı bir diğer dinî hoşgörü örneği ise şu şekildedir: İslâm’dan önceki devirde, çocuğu olmayan Medineli Ensar ve Hazreçli aileler eğer çocukları olursa, onları Yahudi yapacaklarına dair söz vermişlerdi. Bunun sonucunda Medine’de bu yolla Yahudileşmiş bir miktar çocuk da bulunuyordu. İslâm gelince bu Ensarlı ve Hazreçli Müslüman aileler, bu yolla daha önceden Yahudileştirdikleri çocuklarını Müslüman olmaları için zorlamışlardı. Bunun üzerine Bakara Sûresi’nin 256. âyeti nâzil olmuştur: “Dinde zorlama yoktur, artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopması asla mümkün olmayan bir kulpa yapışmıştır. Allah, her şeyi bilen ve işitendir.” Yahudilerle yapılan Benî Nadîr Gazvesi sonrasında Benî Nadîr Yahudileri yanlarına –yukarıda bahsettiğimiz– Yahudileşmiş çocukları da almak istemişler, Müslüman anneleri ve babaları buna engel olmak istemişlerse de, Rasûlullah (s.a.v.) Yahudileşmiş bu çocukların Benî Nadîr Yahudileriyle birlikte gitmelerine izin vermiştir.

İslâm Tarihi’nde Hz. Ömer (r.a.) döneminde Yahudilere uygulanan dinî hoşgörüyle ilgili vereceğimiz şu örnek oldukça düşündürücüdür: Hz. Ömer (r.a.) bir gün Yahudilere ait Beytü’l-Makdis’e girip ahalisiyle görüştükten sonra, dönüşte toprağa yarı hâlde gömülmüş bir heykel kafası gördü. Daha sonra bunun Romalıların gömdüğü bir Yahudi heykelinin kafası olduğunu öğrendi. Hz. Ömer (r.a.) bu heykeli alarak eteğiyle sildi ve onu topraklarından temizledi.

İslâm, Müslüman erkeklerin ehl-i kitap olan Hıristiyan kadınlarıyla evlenmelerine, onların kestikleri hayvanların etini yemelerine izin vermiştir. Bu da gösteriyor ki, İslâm diğer din ve inanç mensuplarına gereken hoşgörüyü ve saygıyı fazlasıyla göstermiştir.

Medine’ye gayrimüslim misafirler, temsilciler, delegeler geldiğinde Rasûlullah, onları mescitte ağırlamış, onlara ikramda bulunmuş; gelen bu gayrimüslim misafirlerin, temsilcilerin, delegelerin ibadetlerini rahatça yapabilmeleri amacıyla mescidin bir köşesinde yer ayrılmıştır.

Rasûlullah (s.a.v.) zamanında gayrimüslimler için gösterilen din ve inanç özgürlüğü ile ilgili örnek uygulamalar Hulefâ-i Râşidîn/Dört Halife Dönemi, Endülüs Emevileri, Abbasiler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında da devam etmiş, gayrimüslimlere kendi din ve inançlarında serbest olma, ibadetlerini ve ayinlerini büyük bir hoşgörü ortamında yerine getirebilme, kiliselerini, havralarını istedikleri gibi idare etme gibi haklar verilmiştir.

Sonuç olarak şunları söylemek gerekirse, hoşgörüsüzlüğün ve şiddetin kol gezdiği dünyamızda, insanlık İslâm’ın engin hoşgörüsüne ve adaletine, başta din ve inanç özgürlüğü olmak üzere birçok alanda hak ve özgürlüklere her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Tarihî tecrübeler de göstermiştir ki, Asr-ı Saadet, Hulefâ-i Râşidîn, Endülüs Emevileri, Abbasiler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde gayrimüslimler yüzyıllarca huzur, güven ve hoşgörü içerisinde yaşamışlar, dinlerini ve inançlarını özgürce bir arada yaşamanın en güzel örneğini sergilemişlerdir.

 

 

[1] 29/Ankebût, 46.

[2] 6/En’âm, 108.

[3] 3/Âl-i İmrân, 64.

Sayfayı Paylaş