Cemal Hoca ve Hikmet Anne

235 Dergi-42

Cemal Öğüt Hoca, 1887 Yunanistan’da bulunan Mora Yenişehir’e bağlı Alasonya’da dünyaya gelmiş, 1903 yılında İstanbul Dâru’l-Fünûn Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, hafızlık yapmış, Düzceli Zâhid Kevserî’den icazet almış, Millî Mücadele’de aktif rol almış, sonrasında İstanbul’da kürsü vaizliği yapmış meşhur âlimlerimizdendir. Aynı zamanda Erenköy’de dergâhı olan Esad Erbilî Efendi’nin de bağlılarındandır. Sarıgüzel’de oturduğu için Mehmed Akif Ersoy’un komşusu ve arkadaşıdır. İslâmî tedrisatın yasak olduğu yıllarda, evinde gizli gizli talebe okutmuş ve icazet vermiştir. Evinde okutup icazet verdiği talebelerinden birisi de Adalar Vaizi Fahreddin Dinçkol Efendi’dir.

Cemal Hoca mütevazı kişiliği ile insanların gönlüne girmeyi başarmış, kimsenin arkasından konuşmayan, kimseyi incitmemeye çalışan, bulunduğu konuma rağmen kibir semtine uğramayan bir güzel insandır. Son dönem münevverlerinden merhum Mahir İz Bey, Cemal Hoca’yı şöyle anlatıyor: “İsimler gökten iner derler, işte bu mübarek zatın ismi gibi yüzü de, sireti de, zahiri de, batını da, cemal sıfatına mazhar olmuştu… Yarım asır yorulmadan bıkmadan halka, iman ve ahlak telkin etmiş, ancak hayır söylemiş ve neşe saçmıştır…”

Kürsüden anlattığı meşhur nüktelerden birisi şöyledir: Bir gün evden çıkarken hanımı kedilerin pideleri yediğini söyler. Hoca, namazdan çıkınca pide alırım der. Hanımı; “Benim hayret ettiğim şey, bu kedinin böyle mübarek Ramazan’da oruç tutmayışıdır. Baksana hayvancayız şıpır şıpır durmadan yiyor.” der. Cemal Hoca hanımına şöyle cevap verir: “İlâhî hatun, sen de ne kadar safsın! Bilmiyor musun ki; hayvanlar oruç tutmaz, hayvanlar namaz kılmaz, hayvanlar açık yerlerini örtmez, hayvanlar komşu hakkı diye bir şey bilmez!”[1] Böylece kimseyi kırmadan cemaate ince bir mesaj verir.

Daha çok tatlı, yumuşak ve nüktedan üslubu ile yaptığı vaazlarıyla tanınan Cemal Hoca’nın birbirinden kıymetli çok sayıda eseri vardır. Bu kitaplardan bazıları, Hazreti Fatımatü’z-Zehra, Kadın İlmihali, Eyüb Sultan, Ana Baba Hakları, Peygamberimizin Dadısı Ümmü Eymen’dir. Dursun Gürlek Hoca, Kültür Dünyamızdan Manzaralar adlı kitabında Merhum Cemal Hoca’nın Eyüb El-Ensarî’nin hayatını ve rivayet ettiği hadisleri derlediği “Meşhur Eyüb Sultan” adlı kitabından sitayişle bahsetmektedir. Bu kitabı bir dönem Eyüpsultan Belediyesi de yayınlamıştır.

1916’da Fatih’te doğan kızı Hikmet Öğüt Hanım, 1996 yılında Altınoluk Dergisi tarafından kendisi ile yapılan mülakatta, bu kitapla ilgili olarak sırlı bir hadiseyi nakletmiş; Eyüb Sultan Hazretleri’nden alınan işaretle yazıldığını söylemiştir.

Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’nı okurken nasıl eski İstanbul’daki nezaketi, zarafeti, incelikleri hissediyorsanız, bu mülakatta da aynı havayı teneffüs ediyorsunuz. Maneviyat büyüklerinin hayatlarına dair mevzularda da o kitapla paralel bir anlayışın benimsendiğini görüyorsunuz. Yine hassas ve iyi yürekli insanların dünyasıyla karşılaştığınızı hissediyorsunuz. Çok temiz ve saf bir insan olduğundan dolayı Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in onun için “su damlası” manasına gelen “mâ-i mukattar” demesindeki hikmeti anlıyorsunuz. Bunu da Bilim ve Sanat Vakfı’nın hazırladığı, onun hayatını anlatan Su Damlası belgeselinden öğrenmiştim. Bu belgeseli vakfın internet sitesinden izleyebilirsiniz.

“Hikmet Anne babasından kalan tatlı dil ile her yaştan dost halkası kurmuştur. Vefatına kadar evinin ziyaretçileri hiç azalmamış gönül sofrasından herkese çeşit çeşit ikramlar sunmuştur. Hikmet Anne olarak anılmak kolay değil. Gerçekten de yüzlerce kişi anne şefkatini Hikmet Hanım’dan almıştır. Tabi ki şefkatle birlikte nezaket, zarafet dersi de buna dâhildir. Sadece insanlara karşı kibar ve zarif değil, sokaktaki bir kediye de saksıdaki bir çiçeğe de ince bir yaklaşım söz konusu. Yaratılan her şeyin Yaradan’ın hürmetine hor görülmediği yok sayılmadığı bir kalp. Akl-ı selim, zevk-i selim kalbi selim bir mümin. Modern hayatın bütün kirine rağmen su gibi berrak bir yürek… İhtiyarlık zamanlarında bile bütün hatıraları hatırlayacak kadar diri bir zekâ… Osmanlı çeşmesi gibi daima cömert daima veren bir el, seven bir gönül, kuşatan bir dil…”[2]

“Vefat edeceği gün, tek tek bütün komşuları ve esnafla vedalaşan ve helallik alan, hocam daha yazlık için erken değil mi diyenlere de ‘Bu yolculuk başka…’ diyen bir babanın evladı… O babanın evladı…  O babaya yakışan bir evlat olan Hikmet Öğüt. Bir tarih profesörü ile konuştuğu gibi kapıcısıyla konuşuyor ve hayret, anlaşıyor, anlaşılıyordu… Asıl eseri buydu… Yazmadan verdiği ve yazanlarımızın veremediği eser… Sokaktaki kedilerle konuşması bir belediye başkanıyla konuşmasından farklı değildi… Aynı sevgi dolu ses… Hep veren bir ses… Verirken bile teşekkür eden bir ses…”[3]

Menemen hadiseleri çıkartıldığı zaman babacığının her gün ağladığını söyleyen Hikmet Hanım Altınoluk Dergisi’ndeki mülakatında babasına dair şöyle bir hatıra anlatıyor: Eski dostu Emniyet Genel Müdürü Rıfat Bey, bir gün Cemal Hoca’yı Ankara’ya davet ediyor. Rıfat Bey orada Hoca’ya; “Bak birader, artık bir daha Esad Erbilî Efendi’nin yanına gitme. Onu öldürmeyi kafalarına koymuşlar, bu adamın mutlaka ortadan kaldırılması lazım diyorlar.”

Rıfat Bey, bu makamda kaldığı müddetçe böyle bir şeye alet olmayacağını ancak kendisini de bu görevden alacaklarını söylüyor. Ona birkaç ay evinden hiç çıkmamasını tembihliyor. Bunu duyan ve içi yanan Cemal Hoca İstanbul’a dönerken, Pendik’te iniyor ve Erenköy’de Esad Efendi’yi ziyaret ediyor. Cemal Hoca daha ağzını açmadan Esad Efendi büyük bir teslimiyet ve tevekkülle şu şiiri okuyor: “Esad unuttu Erbil’i, Kâbe’yi/ Canımı cananıma vermişim artık.” Daha sonra Menemen vakıası vuku buluyor. Esad Efendi’yi yaşlı olduğu için hapse atıyorlar, oğlu Ali Efendi’yi ise idam ediyorlar. Allah hepsine rahmet etsin.

Gönül sultanlarının hayatı, birçok sıkıntı ve dertlerin uğrak yeridir. Nasıl oğlu, Ali’si idam edilen Esad Efendi Hazretleri büyük imtihanlar yaşamışsa, aynen öyle de Cemal Hocamız da oğlu Ali küçük yaşta vefat edince büyük ıstıraplar yaşamış. Oğlunun cenaze namazını kıldırırken bünyesi bu acıya dayanamayıp düşüp bayılmış. Öyle bir hâl gelmiş ki oğlu ile hatıraları olan bu şehirde ve bu evde yaşamak istememiş, Mısır’daki hocası Mustafa Sabri Efendi’ye Mısır’a taşınmak istediğine dair bir mektup yazmış.

Son olarak merhume Hikmet Hanım’ın anlattığı bir anıyı da paylaşmak istiyorum: Bir kış gün dışarıda yoğurt satıcısının sesini duyan Cemal Hoca; “Kızım dışarıdan yoğurt alır mısın?” der. “Babacığım evde yoğurt var.” diye babasına cevap verir. Babası aynısını bir kez daha tekrarlar, o da aynı cevabı ona tekrarlar. Bunun üzerine babası “Evladım bu karda kıyamette bu adam satabilse buradan bir daha geçer mi? Harcayacak yer bulursun, alıver, alıver.”

 

[1] Dursun Gürlek, Kültür Dünyamızdan Manzaralar, s. 82.

[2] Fatma Gülşen Koçak, Bir İstanbul Hanımefendisi, 27 Nisan 2016 Milli Gazete

[3] Cihat Zafer, Zafer Dergisi

Sayfayı Paylaş