ZİKREYLEYEN GÖNÜLLER

Somuncu Baba

Cenâb-ı Hak¸ yarattığı canlı-cansız bütün varlıklara kendisini tanıtmış ve onları daimi bir surette zikir ile vazifelendirmiştir. Bütün varlıklar¸ yaratılışları muktezasınca kendi hâllerine mahsus bir sûrette Rab'lerini tanırlar ve O'nu zikrederler. Tasavvuf yolundaki bir salik Allah'a ulaşabilmek için gerekli manevi desteği zikirden alır. Zikir gönüllerin gıdasıdır. İmam Rabbani Hazretleri Mektûbat'ının 190. mektubunda zikrin önemine şu şekilde işaret eder:

"Biliniz ve dikkat ediniz ki¸ sizin ve bütün insanoğlunun saadeti ve felahı Yüce Allah'ı z

Cenâb-ı Hak¸ yarattığı canlı-cansız bütün varlıklara kendisini tanıtmış ve onları daimi bir surette zikir ile vazifelendirmiştir. Bütün varlıklar¸ yaratılışları muktezasınca kendi hâllerine mahsus bir sûrette Rab'lerini tanırlar ve O'nu zikrederler. Tasavvuf yolundaki bir salik Allah'a ulaşabilmek için gerekli manevi desteği zikirden alır. Zikir gönüllerin gıdasıdır. İmam Rabbani Hazretleri Mektûbat'ının 190. mektubunda zikrin önemine şu şekilde işaret eder:


"Biliniz ve dikkat ediniz ki¸ sizin ve bütün insanoğlunun saadeti ve felahı Yüce Allah'ı zikretmeye bağlıdır. Bütün vakitlerin imkân nispetinde Allah'ın zikri ile geçirilmesi gerekir. Bu konuda bir anlık bir gaflet bile doğru değildir."


Her nefes¸  Allah Teâlâ'nın kuluna büyük ihsanıdır.  Bu nimetin şükrünü her nefeste îfâ etmek için zikretmek gerekir. Tasavvufi terbiyede zikri veren mürşid çok önemlidir. Gerçek mürşid sâliki hakka götürendir. Yüzbinlerce insanın Hakka vasıl olmasına vesile olan mürşidlerden biri de Yusuf el-Hemedanî Hazretleridir. 


Yûsuf el-Hemedânî Hazretleri¸ Türk dünyasının İslâmlaşmasını ve Anadolu'nun Türkleşmesini sağlayan Yesevîlik ile Nakşîliğin kolbaşıdır. Diğer yandan altın silsilenin dokuzuncu halkasını teşkil etmektedir. 440/1049 veya 441/1050 tarihinde Hemedân'a bağlı Bûzencird kasabasında dünyaya gelir.[1]


Çocukluk yıllarını memleketinde geçirir¸ daha fazla okumak¸ ilim ve irfanını artırmak maksadıyla Bağdat¸ Buhara¸ Isfahan¸ Semerkant'ta ilim tahsil eder.  Özellikle meşhur Şafiî fakihi ve Bağdat Nizamiye Medresesi'nin müderrisi Ebû İshak Şîrâzî'nin (ö.476/1083) ders halkasına devam eder. Fıkıh¸ hadis ve kelâm öğrenmeye başlayan¸ zekâ ve liyakati ile akranlarının önüne geçen Hemedânî'yi¸ hocası Ebû İshak¸ yaşı küçük olmasına rağmen Hemedânî'yi ilim¸ irfan ve iyi ahlâkı sebebiyle arkadaşlarına tercih eder¸ akranına örnek gösterir ve müridlerin çoğundan onu üstün tutar.


Darendeli şair Korkmaz Hafız'ın "Okutup ilm-i ledünn fâiku'l-akrân etmiş" mısrasında belirttiği üzere¸ manevî ilim ve irfanla donatılan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)'nin hayatında buna benzer bir tabloyu görmek mümkün…


Babası Es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi¸ çocuklarının dinî terbiye ve güzel ahlâk üzere yetişmelerine gayret eder. Bunun için de çocuklarına ilk olarak Allah'ın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'i öğretir. Hulûsi Efen­di'nin yetişmesine özel önem verir ve daha yedi yaşında iken Kuran'ı öğreterek hatmetmelerini sağ­la­r.


Küçük yaşından itibaren manevî hayata açık olduğu görülen Hulûsi Efendi'nin bu durumu ile ailesi iftihar edeceği bir derecede¸  olgunluktadır.


Osman Hulûsi Efendi'nin yazmış olduğu ilahi ve kaside­leri ilk olarak söy­lemeye baş­la­­dığı yıllarda¸ Hatip Hasan Feyzi Efendi'nin amcası olan Hasan Efendi¸ O'na hitaben şöyle der:


"-Hatip Efendi¸ ben zan­nederdim ki ecdad bizi unuttu¸ fakat sizi tebrik ediyorum ki¸ sulbünüzden Hulûsi gibi bir evlat zuhur etti." Mahalledeki diğer çocuk­lardan farklı özellikler taşıyan Osman Hulûsi Efendi'de¸ te­miz giyiniş¸ gü­zel ahlâk üzere yaşantı¸ ta ço­cukluk günle­rin­de başlar ve çevresine bu hâliyle örnek teş­kil eder. Bun­dan dolayı da¸ yaşa­dığı çev­rede güven timsali olur. Hatta okul yılla­rın­da iken kendi öğretmeninin dahi hâl ve hareket­lerinden et­ki­lendiği kay­dedilmektedir.


Bâtın Temizliği


Şer'î ilimlerde büyük bir vukufiyet ve üstün başarı kazanan Yûsuf Hemedânî (k.s)¸ daha sonra sûfiyâne mizacının da etkisiyle tasavvufa yönelir. Sülûk-ı bâtın hakkında şu öğütlerde bulunmuştur:


"Sülûk-ı bâtın;  kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki¸ kalp Hak Teâlâ'yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkini önce Hz. Ebû Bekir(r.a)'ın kalbine¸ Selmân-ı Fârisî(r.a)'ye¸ ondan Cafer-i Sâdık'a¸ ondan Sultan Bâyezîd'e¸ ondan Şeyh Ebü'l-Hasan Harakânî'ye¸ ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî et-Tûsî'ye ve ondan da bize ulaşmıştır."[2]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde kötülükleri bırakıp¸ iç temizliği ile zikre devam etmeyi şu şekilde öğütler:


Fikr-i hevâdan kalb-i riyâdan


Geçip sivâdan Hakk'ı zikr eyle[3]


Aşk ile zikredenlerin zamanı değerlendirip zikirle kıymetlendiklerine de şöyle işaret eder:


Ey gönül gel Hakk'ı zikr et aşk ile


Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem[4]


Gönüllerin Zikri


Zikrin önemi hakkında H. Hamidettin Ateş Efendi'nin şu kelamları bizleri daha da aydınlatmaktadır: 


"Kişi¸ Allah(c.c)'tan başka her şeyi unutup O'nun ismini anarak¸ sürekli tekrar ederek¸ manevî lezzet bulur¸ kalben mutmain olur. İlahî sevgi böylece insanın iç âleminde bir muhabbet yoğunluğuyla dolar taşar taştıkça coşar. Allah (c.c)'ı zikretmenin büyüklüğü; Kur'ân-ı Kerîm'in müjdesiyle bizlere bildirilmiştir. Namaz kılarken¸ Kur'ân okurken¸ dua ederken¸ dersini tesbihini yerine getirirken ve her zaman Allah(c.c)'ın ismi anılırken¸ bu yaptığı işten tatlılık duyanlara¸ lezzet alanlara hakikat kapıları açılır¸ üzerine feyz ü rahmet saçılır. Kul Allah(c.c)'ı andıkça¸ Allah(c.c) da kulunu anar. Zikredilene olan sevgi¸ zikredenin sevilmesi vesilesiyle teslimiyet ve dostluk kapıları açılır. 


Zenginlik ve fakirlik anında¸ sağlık ve hastalıkta¸ yalnızlıkta ve toplulukta zikirden ayrılmamak kalbin huzuru¸ insanın süruru için elzemdir. Zikredenlerin kalpleri yeşil ağaca¸ gafillerin kalpleri ise kurumuş çalıya benzer. Rabbinin ismini anan dudaklar¸ hep O'nunla olduğunun işaretini verir. Zikir ahiret azabından korunmanın¸ cennet ve cemale ulaşmanın vasıtasıdır.


Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde; "Yedi sınıf mü'min hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allahu Teâlâ'nın Arş'ının gölgesinde ağırlanırlar. Bu sınıflardan birisi de Allahu Teâlâ'yı halvette (gizlice bir köşede¸ sessizce) zikredip ağlayandır." buyuruyor. Yeryüzünde bir yerde zikir yapıldığı zaman¸ gök ehline burası gökteki yıldız kümeleri gibi nurlu görünür. Mevlâ'sını her zaman anan zâkirler¸ ölünce susuzluk hissi duymaz¸ rahmet pınarlarından içerek Rabbine kavuşurlar. Allah(c.c)'ın isminin anıldığı¸ zikrinin yapıldığı topluluğa rahmet iner¸ şeytan yaklaşamaz."[5]


Hulusi Efendi Hazretleri Dîvân'ındaki bir rubaide kalbi uyanık dervişlerin Allah'a kavuşma maksadıyla çabalayan gönüllerinin elde ettikleri en büyük kazancın zikir olduğunu beyan buyurur:


Dervîş olan âgâh olur


Her kârı zikru'llâh olur


Hep cümle varından geçer


Vâsıl-ı ille'llâh olur[6]


 


Yûsuf el-Hemedânî Hazretleri uzun yıllar Bağdat'ta yaşadıktan sonra¸  hac farizasını ifa için Harameyn'e gider¸ hac dönüşü Bağdat'a¸ oradan da eski hizmet bölgesi olan Herat¸ Merv ve Rey şehirlerine yönelir. Vefatına kadar buradaki hizmet faaliyetlerine devam ettirir. Herat'tan Merv'e dönerken Bagşûr yakınlarındaki Bâmeîn kasabasında¸ 22 Rebiulevvel 535/ 4 Kasım 1140 senesinde vefat eder. Naaşı önce oraya defnedildir¸ fakat bir süre sonra İbnü'n-Neccâr adında bir müridi kabrini Merv'e nakleder. Bugün mezarı¸ Türkmenistan sınırları içinde¸ Merv yakınlarındaki Bayram Ali denilen yerde olup "Hâce Yûsuf" adıyla ziyaretgâhtır.[7]


 


Hem hayatı¸ hem halifeleri¸ hem de eserleri ile ilim-amel¸ şeriat-tasavvuf¸ zâhir-bâtın¸ fert-cemiyet¸ madde-mânâ ilişkilerini bir bütün olarak değerlendiren Hemedânî Hazretlerinin kişiliği ile kaynaklardaki tespitlere baktığımızda şunlar anlatılır:


Sözü dinlenir¸ hâl sahibi¸ ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilm ve merhamet âbidesiydi. Kur'ân okumaya çok düşkündü. Dünya işlerine ehemmiyet vermezdi. Herkesin derdine yetişmeye çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez¸ daima eğitim hizmetleri ile meşgul olurdu. İslâm'ın inanç esaslarını tevilsiz kabul eder¸ daima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunur¸ müridlerine Peygamber(s.a.v)'in sünnetine ve ashâbının (r.anhüm) izlediği yollara göre hareket etmeyi tavsiye ederdi. Kalbi¸ bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi. Müridlerine daima dört büyük halifenin menkıbe ve faziletlerinden bahseder¸ onlara namaz¸ oruç¸ zikir¸ riyazet ve mücâhedeyi tavsiye ederdi.[8]


Hemedânî(k.s)¸ müntesiplerinin dindarlıklarını İslâm¸ iman ve zikir boyutunda derinleştirmelerini isterdi.


Kalp ile zikir arasındaki ilişkiyi¸ ağaç ile su irtibatına benzeten Hemedânî'ye göre¸ kalp ile tefekkür de ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek¸ yaprak ve çiçek çıkarmasını beklemeden ondan meyve istemek hata olur. İstense bile asla meyve vermez. Çünkü o vakit meyve zamanı değil¸ ağacı besleme ve imar etme zamanıdır. Ona su vermek¸ sarmaşık otundan ve meyve kanalına yabancı olan şeylerden arındırmak¸ sonra da güneşin ısısını beklemek gerekir. Ağaç bu özelliğe büründükten sonra onun dalından meyve istemek doğru olur. Artık bu vakit¸ meyve zamanıdır.


Yusuf Hemedânî (k.s)'nin kendi müridi Abdulhâlik Gucdevânî (k.s)'ye nasihati şu şekildedir:


"Bir pîrle sohbetten mahrum olan müridin her gün bu zümrenin eserlerinden sekiz varak (16 sayfa) okuması gerekir. Böyle yaptığı takdirde¸ bu sözler onun gönlünün dirilmesine sebep olur. Buna göre bir mürid yolunu ve gidişatını dört esas üzerine bina etmelidir. Birincisi¸ perhiz ve nefis riyazeti; ikincisi¸ lokmanın ve hırkanın helâl olması; üçüncüsü¸ mücâhede; dördüncüsü¸ zikirdir." diye cevap verir.[9]


Yazımızı bitirirken¸ Hemedanî Hazretlerinin işaret buyurduğu üzere¸ nefisle mücadelede¸ zikirde¸ kendini kötülüklerden korumada anahtar rol yüklenen helal lokma meselesine H. Hamidettin Ateş Efendi'nin yorumunu da vererek sözü bağlayalım:


"İslam dini kulların¸  rızık için temiz ve helal yollardan rızık temin etmelerini hükme bağlamıştır. İnsanların yeteneklerine göre çalışıp-kazanmaları¸ gerekli iş birliğini ve iş bölümünü sağlamaları ve ihtiyaçları doğrultusunda harcama yapmalarını tabii karşılamıştır. Ancak İslam¸ kazanç yolları ve mal-mülk edinme konusunda meşrûiyet prensibini esas almıştır. Yanlış ve haksız uygulamalar konusunda insanları uyarmış bu yönde bazı sınırlamalar getirmiştir.


Bu dünyada yapılan zerre kadar iyiliğin ve zerre kadar kötülüğün karşılığının göreceği gün gelmeden¸ herkes hareketlerine dikkat etmelidir. Yediği lokmaların amellere etki yaptığını iyi bilmelidir. Kişi nefsinin emirlerine uymayarak nefsiyle mücadele ederek¸ helal lokma yiyerek¸ zikrin tadına ancak varabilir."[10]


 






[1]   Kadir Özköse-H.İbrahim Şimşek¸ Altın Silsileden Altın Halkalar¸ Nasihat Yay.¸ Ankara¸ 2009¸ s. 137.



[2]   Abdülhâlik Gucdevânî¸ "Makâmât-ı Yusuf Hemedânî"¸ Hayat Nedir –Rutbetü'l-hayât-¸ çev.: Necdet Tosun¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 1998¸ s. 39.



[3]   Ateş¸ Dîvân¸ s.



[4]   Ateş¸ Dîvân¸ s.



[5]   HHA¸ Evrad-ı Behaiyye Takdim¸ s.



[6]   Ateş¸ Dîvân¸ s.



[7]   Necdet Tosun ¸ Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı¸ Görüşleri¸ Tarikatı¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 2002¸ s.4.


[8]   Kadir Özköse¸ Anadolu Tasavvuf Önderleri¸ Ensar Yayıncılık¸ Konya 2008¸ s. 66.



[9]   Hâce Yusuf Hemedânî¸ "Risâle der Âdâb-ı Tarîkat/Tarîkat Âdâbı"¸ Hayat Nedir -Rutbetü'l-hayât-¸ çev.: Necdet Tosun¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 1998¸ s. 91-95.



[10] HHA Hutbe Arşivi¸ 23.03.2012.

Sayfayı Paylaş