YİNE İSTANBUL YİNE ŞİİR

Somuncu Baba

15. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar Türk şiirinin en önemli malzemeleri arasında yer alan İstanbul¸ günümüz şairlerinin çalışmalarında farklı bir kimliğe bürünür.

15. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar Türk şiirinin en önemli malzemeleri arasında yer alan İstanbul¸ günümüz şairlerinin çalışmalarında farklı bir kimliğe bürünür. Cumhuriyet devri şairlerinden (mesela Asaf Halet Çelebi¸ Nazım Hikmet Ran¸ Orhan Veli Kanık¸ Ziya Osman Saba¸ Celal Sılay¸ Cahit Sıtkı Tarancı¸ Ömer Faruk Toprak¸ Ömer Bedrettin Uşaklı vb) aldığı İstanbul mirasını¸ biraz da çağımızın sorunları ile yoğurup şiirlerine taşıyan günümüz şairleri¸ duygusallıktan gerçekliğe doğru yeni bir İstanbul şiiri söyleme geleneği de ortaya koyarlar.

A.Kadir'in “Galiba böyle görünür İstanbul/ bir kartpostal önünde durup/ iştahla bakarsın” mısralarında¸ bu yeni söyleyişin izini görmek mümkün. Çağımız şairlerinden üstad Necip Fazıl Kısakürek'in “Canım İstanbul” isimli şahane şiiri de böylesi bir eskiye hasretin izlerini taşımaktadır:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava¸ renk¸ eda¸ iklim;
O benim¸ zaman¸ mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız¸ suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak¸ yalnız onda ermiş visale
Ve kavuşmuş rüyalar¸ onda¸ onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul¸
İstanbul…

İki Yakasında Ayrı Hasret

Hangi antolojiyi açarsak açalım¸ hangi şairin kitabına bakarsak bakalım her şairin mutlaka kendine göre bir İstanbul'u olduğunu görürüz. “Hisar”ın en güçlü isimlerinden Mustafa Necati Karaer de şiirini İstanbul'a odaklamış şairlerimiz arasında yer alır. O'nun “İstanbul Destanı”¸ hem biçim¸ hem de muhteva olarak farklı bir anlam taşır. Şiir şöyle başlar:

İstanbul'a döndürdüler yüreğimi¸
İki yakasında iki ayrı hasret.
Bir buğday tanesine kırk bir ayet¸
Kim yazmıştı¸ nereden okumuştum?
Ya balık evleri her gözü bir kum¸
Karanlığında güneşler iç içe.
Ve şu imge/yoğun mısralarla son bulur:
Minyatürlere karışan saçların
İçimdeki salkım söğüt gölgesi.

Görüldüğü gibi¸ Türk şiirinin Cumhuriyet'ten sonra oluşmuş bütün akımları ve grupları neredeyse ortak bir tema olarak İstanbul'u alıyor şiirlerine. “İkinci Yeni”nin en önemli şairleri arasında bulunan ve daha çok “Sevda Sözleri” isimli kitabıyla öne çıkan Cemal Süreya'nın İstanbul'a dair söylediği “Bir Kentin Dışardan Görünüşü” isimli şiiri de orijinal tesbitler ve vurgularla dikkat çeker. Minareleri¸ kuleleri ve daha birçok şeyiyle İstanbul¸ “saatler uzun günler kısa” bir şehirdir. “Güzelleme”de ise¸ sevgilisini anlatırken¸ “Vapurdaydık¸ vapur kıyıdan gidiyordu/ Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu” diyerek dâhil eder şiirine İstanbul'u…

Aynı akımın dikkat çekici şairlerinden Ataol Behramoğlu da¸ uzun yıllar yurtdışında yaşamış olmasının verdiği bir özlemle anlatıyor İstanbul'u; hem de göğsüne bir İstanbul çizerek:

Göğsüme bir İstanbul çiziyorum
Başparmağımla¸ kelebek biçiminde
Biraz umutsuzum¸ biraz yorgun
En çok gözlerimi seviyorum.

Gözlerin İstanbul Oluyor

Günümüz şairlerinden Yavuz Bülent Bakiler'in “Gözlerin İstanbul Oluyor Birden” başlıklı şiiri¸ başlı başına ele alınması gereken romantik bir çalışma. Şiir şöyle başlıyor:

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik
Bir güzellik doluyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Destan şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun Feth-i Mübin'i anlattığı uzun şiirindeki İstanbul¸ yine tarihin o dönemdeki altın sayfalarını çevirmemize yardımcı oluyor. Şair¸ “Sefer-i hümayûn üzre yoldadır/ Ol Sultan Mehemmed Han'ın ordusu” beytiyle başladığı uzun şiirinde¸ İstanbul'un fethini adeta yeniden yaşatmaktadır okuyucularına.

“Aşık Garip Coğrafyası”ndaki gezintisiyle geniş bir coğrafyanın neredeyse bütün birikimini şiirlerinde kullanan Hüsrev Hatemi ise¸ daha da derinden vuruyor¸ “İstanbul'a Ağıt”ta:

Kaybettiğim eski İstanbul bir gün¸

Yaşlı¸ hasta bir Beyfendi'nin

Terekesinden çıkacak

-Vefatından hayli sonra-

Ben o günü sanmam ki göreyim…

Yaşayan en önemli şairlerimizden Attila İlhan da¸ Hatemi gibi farklı bir açılım getiriyor “İstanbul Şehri Ağlıyor” şiirinde:

şimdi gökler mecnun rüzgâr yolcu bulutlar
şimdi yürek sarhoş kâğıt sarhoş kalem sarhoş
minareler elpençe divan durmaktan usanmış
mavi yeşil neon lambaları bir sönüp bir yanıyor
son tramvaylar fren çözüp uykuya doğru uzanmış
ve iliklerine kadar geçmiş efkâr
istanbul şehri ağlıyor

İlk Hedefte Bir Bilmece…

İstanbul'da yaşamıyor olmasına rağmen¸ şehri çok iyi bilen ve okuyan Metin Önal Mengüşoğlu ise¸ sanki bir İstanbul yerlisi gibi anlatıyor “Yeniden İstanbul”u. “Yağmur taneli entarisini” giymiş şehir¸ ne yazık ki “yoksul düşmüş¸ sonunda öyle zayıflamış” cümle giydikleri üzerinden sarkan bir şehir haline gelmiştir. Fakat bütün bu keşmekeşe rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmediğini anlatmaya çalıştığını görüyoruz şiirinin devamında. İçi sızlasa da¸ İstanbul'dan uzak olsa da şöyle bağlıyor şiirini:

işte yeniden istanbul şemsiyesinin altında sırılsıklam ıslanıyorum

ben ki bu kadar akıllı olayım¸ güzel sözler söyleme ustası olayım

oturup¸ hiç yoktan¸ hem de bunca uğraş arasında¸ istanbul'u özleyeyim

olmayacak şey mi sanki

İstanbul dışında olan bir başka şairimiz¸ Muhsin İlyas Subaşı ise şehri¸ 29 Mayıs'ın burcundan görüyor şiirinde. “Ak atın üstünde bir ak kanatlı”nın başlattığı fetih hareketini anlatırken¸ Fatih'i ve hocası Ak Şemseddin'i yüceltir şair:

Ak Şemseddin boğaz suyundan coşkun¸
Hünkâr ki¸ döktüğü toptan yücedir.
Savaş çengileri zil zurna taşkın¸
Bu sabah Roma'ya sonsuz gecedir.
Bizimse daha çok sabahımız var¸
Gönlümüz evreni alacak kadar;
İstanbul ilk hedefte bir bilmecedir…

Ankara'da yaşayan Mehmet Ragıp Karcı'nın İstanbul'u da en az yukarıdaki şairlerimizin şiirleri kadar dikkat çekicidir. İsmail¸ İbrahim¸ Yusuf ve Karcı ortak öznesidir şiirin. Karcı¸ “Bir İsmail mi hülyalarını/ kentin avuçlarına boşaltan” mısralarıyla başladığı “Adı Konulmamış Şiirlere Zeyl Yahut İstanbul Savunmaları”nda¸ gerçekten de bir durumu anlatıyor aslında İstanbul'u anlatırken…

Sonradan İstanbullu Oldular

İstanbul¸ sadece içinde yaşayan şairler için değil¸ Mengüşoğlu¸ Subaşı veya Karcı örneğinde olduğu gibi¸ sadece zaman zaman şehirde bulunanları değil¸ uzak bölgelerden gelip de kendini İstanbul'a ait gören şairlere de çok güzel şiirler ilham etmiştir. Belki de böylesi şairlerin oranı¸ İstanbul'un yerlisi şairlere göre oldukça fazladır; bu da ayrı bir araştırma konusu olarak öylece duruyor.

Mesela¸ aslen Kahramanmaraşlı olan şair Cahit Zarifoğlu¸ neredeyse bir İstanbullu'dur da… “İstanbul” şiirinde¸ şehre bürünür ve öyle yazar mısralarını:

Bir düş
O buyruk
Şefaat
Gürbüz hava
O güzelleri İstanbul'un

Dönüyor demir teker

Bingöl'den gelerek İstanbullu olan Nurettin Durman için de bu şehir¸ neredeyse şiirin tâ kendisidir. “Eminönü'nde Bir Yolcu” başlıklı şiirinde¸ sanki taşradan İstanbul'a gelerek¸ Yeni Camii'nin önünde bir hatıra fotoğrafı çekip ait olduğu yere dönmeye çalışan birinin hüznünü yansıtmaya çalışır:

Eminönü karaya vurmuş insanların
telaşlarıyla bahtiyar mıdır
Yani Eminönü İstanbul mudur…

Ey yolcu
var mıdır İstanbul kapısında
bir başka Eminönü.

Aslen Kayserili olan Mustafa Miyasoğlu da en güzel İstanbul şiirlerine imza atan şairlerimizdendir. “İstanbul'un Kuşları” ve “Galata Köprüsü'nde Bir Akşam”¸ tıpkı yukarıda ismini anıp şiirleri hakkında kısa da olsa bilgi verdiğim şairlerimiz kadar dikkatle okunmalıdır.

Galata Köprüsünden geçtiğim akşam
Yeni Cami Karaköy arası
Köprü Eyüp fırtınası
Beyoğlu Üsküdar sıtması
Sarsıldı birer birer
Yıkıldı bütün köprüler…

Sözün özü: Her şair kendine göre bir İstanbul panoraması çiziyor okuyucusunun gözüne ve gönlüne. Şiirin aslî görevlerinden biri de bu olsa gerek; yani şairin gözüyle yeni bir dünyaya pencere aralamak.

Sayfayı Paylaş