YILDIZ ŞAHSİYETLER

Somuncu Baba

"Peygamber Efendimizi iman nuru ile görerek ilâhî dava uğrunda
canlarını ve mallarını cömertçe sarf etme bahtiyarlığına onlar erdiler.
Ashâb-ı kiram¸ âdetâ ümmet-i Muhammed'e "örnek bir nesil" olmak
üzere lutfedilmiş¸ ilâhî bir armağandır. Bu bakımdan¸ iman şerefine sahip
her gönül¸ yüce dinimizin bugünlere intikalinde mühim hizmetleri bulunan
"Ashâb-ı Güzîn" Efendilerimize hürmet¸ muhabbet ve minnettarlık
duygularıyla dolu olmalıdır."

Zaman dilimlerin en değerli asrı hiç şüphesiz¸ cihânın nübüvvet nûruyla aydınlandığı "Asr-ı Saâdet"tir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ve onun güzîde ashâbı¸ o kutsal zamânın en kıymetli incileriydi.


Peygamber Efendimizi iman nuru ile görerek ilâhî dava uğrunda canlarını ve mallarını cömertçe sarf etme bahtiyarlığına onlar erdiler.  Ashâb-ı kiram¸ âdetâ ümmet-i Muhammed'e "örnek bir nesil" olmak üzere lutfedilmiş¸ ilâhî bir armağandır. Bu bakımdan¸ iman şerefine sahip her gönül¸ yüce dinimizin bugünlere intikalinde mühim hizmetleri bulunan "Ashâb-ı Güzîn" Efendilerimize hürmet¸ muhabbet ve minnettarlık duygularıyla dolu olmalıdır. Onlardan birinin ismi anıldığında¸ "radıyallâhu anh" yani "Allah ondan razı olsun!" diyerek dua etmek¸ dinî ve vicdanî bir vazifemizdir. Çünkü onlar¸ Muhammedî semânın yıldız şahsiyetleridir.


Onlar¸ hem yaşadıkları zamanı hem de kendilerinden sonraki çağları şekillendirdiler. Onlarla¸ geceler gündüze döndü¸ kışlar bahar oldu. Onlar¸ beşeriyete derin bir tefekkür ve tahassüs dünyası kazandırdılar. Onlar¸ insanı özüyle tanıştırdılar¸ kâinatın yaratılış hikmetini öğrettiler. İnsan vücudunun bir damla sudan¸ kuşların basit bir yumurtadan¸ ağaçların yok denecek kadar minicik bir çekirdekten meydana gelişi¸ mikrodan makroya kadar cisimlerdeki sır ve hikmetler gibi sonsuz ilâhî kudret akışları karşısında beşeriyete duygu ve tefekkür derinliğini talim ettiler. Mü'min gönüller¸ yine onlar vesilesiyle şükür¸ sabır ve hamd gibi ulvî duyguların hassasiyetine büründü.


Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde en yüksek mevkii¸ onunla sohbet şerefine eren sahabîler almışlardı. Sahabîlik unvanından daha yüksek bir unvan düşünülemezdi. Sahabîlere yetişenlere Tâbiûn¸ onlara yetişenlere de Tebeu't-Tabiûn unvanı verilmiş ve bu üç neslin insanları İslâm Âleminde en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.[1]


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)¸ ashabına dünyaya kapılmamalarını söyler; nafile namaz kılmakla¸ zikretmekle¸ tevekkülle¸ sabırla¸ tevbe ile Allah (c.c.)'a yaklaşmayı tavsiye ederdi. Sahabî de Peygamberimiz (s.a.v.)'in bu tavsiyeleri doğrultusunda yaşamaya gayret sarf ederlerdi. Ashabın ileri gelenlerinden biri olan Hz. Ömer (r.a.)'in çokça ağlamasında ve adalet husu­sunda son derece titiz davranmasında; Hz. Osman (r.a.)'ın kazandığı serveti kalbinde hiçbir sıkıntı duymaksızın Allah (c.c.) için harcamasında; yine Hz. Ali (r.a.)'nin yiyeceğine şüpheli bir şey karışmasın diye¸ ağzını bağlayacak kadar muttaki olmasında ve dünyaya zerre kadar kıymet vermemesinde¸ tasav­vufî motiflerin mevcudiyetini müşahede etmekteyiz. Bu tür davranış­lara tüm sahabî hayatında rastlamaktayız.


Ashab-ı Kiram da Peygamber (s.a.v.) gibi kılık-kıyafete¸ yeme-içmeye önem vermemekte¸ ibadet ve tefekkür için tenha yerleri tercih etmekteydi.  Tam bir teslimiyet ve tevekkül yaşantısı sürmekte¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sohbet meclislerinde o konuşurken¸ başlarını önlerine eğmekte¸ derin bir huşu' ve sükûta dalmakta¸ kendilerinden geçmekte¸ gözleri yaşarmakta¸ kalpleri titremekte¸ sanki başlarına konan kuşu uçurmamanın hareketsizliği içinde bulunmaktaydılar.  Hz. Peygamber (s.a.v.)'in huzurundan ayrıldıkları zaman¸ aynı ruhî hâli sürdüremedikleri için üzülmekte¸ bundan dolayı kendilerinin münafık olduğunu zanneden sahabîler bulunmaktaydı. Dört halife¸ Aşere-i Mübeşşere¸ Ebu'd-Derda¸ Ebu Zerr¸ Abdullah b. Amr¸ Abdullah b. Ömer¸ Ebu Hureyre¸ Bilâl-i Habeşî¸ Huzeyfe¸ Selman-ı Farisî¸ Suhayb¸ Mus'ab b. Umeyr¸ Abdullah İbn Mes'ud¸ Abdullah İbn Abbas¸ Osman b. Maz'ûn¸ Ammâr (radıyallahu anhum) gibi meşrep ve mizaçları itibariyle fakr¸ zühd ve takvayı şiar edinen sahabîler¸ sûfîlerin model olarak benimsedikleri örneklerdir.[2]


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sohbetinde bulunanlar¸ vahiy alırken onun geçirdiği vecd ve istiğrak hâllerine şahit oluyor¸ onun maneviyat ve ruhaniyet dolu heyecanlı ve etkileyici konuşmalarını can kulağı ile dinliyor¸ hatta bazen Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelen vahiy meleği Cebrail (a.s.)'i görüyor¸ bu ve benzeri hallerden derin bir şekilde etkileniyor¸ hisleniyor¸ heyecanlanıyor¸ adeta kendilerinden geçiyor¸ bu suretle Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı sırrî ve manevî hayata katılıyor ve bundan nasip/feyiz alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sohbetinde bulunan sahabî başlarını öne eğer onu can kulağı ile dinlerdi. Bu durumu anlatmak için sahabînin onu sanki başlarına bir kuş konmuş ve onun uçup gitmemesi için hiç kıpırdamadan duruyorlarmış gibi pür dikkat kesildikleri anlatılır. Mânevî hayatı bu şekilde yaşayarak öğrenen sahabîleri Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ talim ve irşadla görevlendiriyor¸ kabileler arasına gönderiyordu. Bu sahabîler bulundukları meclislerde¸ katıldıkları sohbetlerde veya gönderildikleri kavim ve kabileler arasında Hz. Peygamber (s.a.v.'in huzurunda yaşadıkları mânevî hayatı yaşamaya ve yaşatmaya gayret ediyor¸ bu suretle dinî hisler ve heyecanlar Müslümanlar arasında dalga dalga yayılıyordu.[3]


Es-Seyyid H. Hamidettin Ateş Efendi "Altın Silsile'den Altın Halkalar" adlı kitabın takdim bölümünde şöyle buyuruyor:


"Sahabe-i Kiram Efendilerimiz Sevgili Peygamberimizin sohbetiyle¸  gönüllerini¸ maddî-mânevî kirlerden arındırıp güzel ahlâk ve vasıflar kazanmışlardır. Onlar başta olmak üzere büyüklerimiz tasavvuf sayesinde beden karanlıklarına hapsedilmiş ruhların nefsânî temâyüllerinden kurtulmak için gayret göstermişlerdir.  Hz. Ebû Bekir (r.a.) Efendimizden itibaren pirlerimiz¸  Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in mübarek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşen bir çizgiyle¸ muhabbet numûnesi olmuşlardır."


Selmân-ı Fârisî (r.a.) Hazretleri¸ Allah (c.c.) yolunda vatanını terk ettiği için cennetin arzuladığı isimlerden kabul edilirdi. Peygamber Efendimizin çok özel değer verdiği¸ ehlibeytinden kabul ettiği Acem asıllı olan Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ tasavvuf kültüründe "Altın Silsile"nin önemli halkalarındandır.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bir sohbetleri esnasında: "Bizim Pirimiz Bayezid-i Bis­tami Hazretleri (k.s.) buyurdu ki ‘Benim gibi bin tane Bayezid bir araya gelse¸ Sahabe-i Kiramın bir tırnağı olamaz.' Bu sözü söyleyince gözleri do­larak¸ tabii oğul¸ onların öğretmeni kimdi?" diye buyurur¸ Peygamberimize ve onun yetiştirdiği sahabîlere olan muhabbetini izhar ederdi.


Abdulhalık Gucdevânî (k.s.) Nakşibend Hazretlerine şu nasihatte bulunur: "Daima dinin emir ve yasaklarına uymak¸ azimet ve sünnet ile amel etmek¸ ruhsat ve bidatlerden kaçınmak gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sözlerini rehber edinmek¸ hadis ve sahabî sözlerini öğrenmek gere­kir."


Şâh-ı Nakşbend (k.s.)'nin bu mübarek sözleri de sahabînin ve sohbetin önemini hatırlatır:


 "Yolumuz sohbet yoludur¸ halvette şöhret¸ şöhrette de âfet vardır. Hayır cemiyettedir. ‘Geliniz bir an iman edelim' sözünün anlamı şudur: Eğer bu tarikatın taliplerinden bir cemaat sohbet ederlerse hayır ve bereket çokça olur. Buna devam ve ısrar ise hakiki imana ulaşmaya vesile olabilir. Bizim tarikatımız urve-i vüska/kopmayan kulptur. Peygamberimizin eteğine sarılmaktır. Sahabe-i Kiramın sözlerine uymaktır. Bu tarikatta az amel ile çok fetihler hâsıl olur. Fakat sünnete uyup onu gözetmek büyük bir iştir. Hak dostlarından biriyle sohbet eden sâlike düşen¸ kendi hâline vâkıf olmak¸ sohbet zamanı ile önceki zamanı mukayese etmek¸ arada fark bulursa ‘İsabet ettin¸ sakın bundan ayrılma' hükmüyle o şeyhin sohbetini ganimet bilmektir."[4]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin ziyaretine giden bir arkadaş¸ sohbet esnasında Hulûsi Efendi (k.s.)'ye sorar: "Efendim ahirette de böyle bera­ber olup¸ soh­be­tinizde bulunacak mı­yız?" Osman Hulûsi Efendi de şöyle buyu­­rur: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) Efendi­miz Ashabıyla sohbet ederler­ken¸ sahabîden biri sordu: ‘Ya Rasûlal­lah (s.a.v.)¸ kıyamet ne zaman kopa­cak?' Rasû­lullah (s.a.v.) da ona: ‘Kıya­met için hazırlığın nedir?' diye sordu. O sahabî şöyle cevap verdi: ‘Hazırlı­ğım muhabbet-i Allah (c.c.)¸ muhabbet-i Rasû­lullah (s.a.v.)' deyince¸ Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz iki elinin şehadet par­maklarını birleştirerek: ‘O hâlde kişi sevdiği ile beraberdir' buyur­muşlardır."


Başka bir hatırasında ise şöyle söylüyor arkadaşımız:


"1987 yılı hac ziyaretimizde bir gün Mescid-i Nebevî'de¸ hurma bahçe­sinin olduğu açık yerde oturuyorduk. Ahmet Efendiyle beraber¸ duvarda yazılı olan sahabîlerin isimlerini okuyorduk. Osman Hulûsî Efendi'ye sor­dum: ‘Efendim Ebu Hureyre (r.a.) Aşere-i Mübeşşere'den mi?' Os­man Hulûsî Efendi buyurdu ki: ‘Hayır oğul o değil. Kâğıt kalem ver yaza­yım.' dedi. Bir kâğıt verdim Arapça yazıp verdi.


 


"Çâr yârı dahi Zübeyir ve Talha¸


Abdurrahman¸ Sad¸ Said¸ Ubeyde"


 


‘İşte Aşere-i Mübeşşere bunlar. Biz küçükken bir rüya görmüştük. Rü­yam­da on kişiyle beraber bir sofrada yemek yedik. Tek tek bu on kişiyle görüştüm¸ ellerini öptüm. İsimlerini de beyit hâlinde yazmıştım. Sabah olun­ca rüyamı anneme anlattım. Annem: ‘Oğlum ne güzel bir rüya görmüşsün. Bu görüştüğün kimseler¸ Rasûlullah (s.a.v.) tarafından dünyada iken cennetle müjdelenen Aşere-i Mübeşşere denilen sahabîler.' dedi. İşte bu yazdığım beyit o zamanki rüyamda yazdığım beyit.' diye buyurdular."[5]


Ziyaret için Darende'ye gelen Pakistan Hubeyb Vakfı yetkilisine¸ H. Hamidettin Ateş Efendi'nin yazdığı mektubun şu satırlarını okuyarak Sahabe-i Kirâm Efendilerimizi muhabbetle analım:


"6 Aralık 2009 tarihinde Darende'ye yapmış olduğunuz nazik ziyaretinize çok memnun olmuştuk. Çünkü siz Darende'deki yüksek maneviyatı hissettiğinizi¸ dağların taşların bile Allah'ı zikrettiğini müşahede ettiğinizi söylediğinizde¸  bu hakikati sezmenizden duyduğumuz memnuniyeti dile getirmiştik. O gün vakfınızın ismini sormuştum. Siz de Hubeyb b. Adiy (r.a.) Hazretlerinin ismiyle kurulmuş bir fedakârlık müessesesi olduğunu söylemiştiniz. Burada Hz. Hubeyb (r.a.)'in yüksek kahramanlığını ve Allah Rasulu (s.a.v.)'ne olan sevgisini bir kez daha anmakta fayda vardır.


Peygamberimiz (s.a.v.)'in kendilerine İslâm'ı öğretmek için gönderdiği grubun içinde yer alan Hubeyb bin Adiy (r.a.)'i¸ arkadaşı Zeyd bin Desine (r.a.) Reci Kuyusunda pusuya düşürülüp esir edilmiş ve Mekkeli müşriklere teslim edilmişlerdi.


Hubeyb bin Adiy (r.a.) darağacında Müşriklerin:


— Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını¸ onun öldürülmesini¸ senin de evinde rahat oturasın ister misin¸ sorusuna imanlı ve kesin bir cevap vermiş:


— Ben Muhammed (s.a.v.)'in değil benim yerimde olmasını¸ Medine'de yürürken ayağına bir dikenin bile batmasına asla razı olmam¸ demişti.


 Böyle bir iman abidesinin ismini taşıyan vakfınız Hakk yolda insanlara hizmete devam etmeli ve ihtiyaç sahibi kardeşlerimize uzanacak şefkat ellerine vesile olmalıdır. Çünkü bu dava dönülecek bir dava değildir. Bu dava garip gelmiş¸ garip gidecektir. Ama mutlaka kazananlar Hubeyb misali inananlar olacaktır.


Hz. Hubeyb (r.a.)'in anısına kurmuş olduğunu vakfınız vasıtasıyla¸ bakımıyla ilgilendiğiniz yetimler için ayrıca devamlı bir yardımda bulunmamızı talep etmenizi de gönül hoşluğu ile olumlu karşılamıştık. Yetimlerin incisi olan Sevgili Peygamberimize olan sonsuz sevginin hürmetine yapılacak bu yardımların ind-i ilahide makbul olacağına inancımız tamdır. Çünkü Yüce Kitabımızda şöyle buyrulmaktadır:


"İyilik¸ yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik¸ Allah'a¸ ahiret gününe¸ meleklere¸ kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen¸ onu yakınlara¸ yetimlere¸ yoksullara¸ yolda kalmışa¸ (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan¸ zekâtı veren¸ antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda¸ hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar¸ doğru olanlardır. İşte bunlar¸ Allah'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir."[6]


Bizim aldığımız tasavvufî terbiye; Allah (c.c)'a itaati¸ eldeki malı insanlarla paylaşmayı¸ yetime¸ yolda kalmışa yardım etmeyi¸ ibadetleri gönül huzuruyla yapmayı¸  verdiği sözde durmayı ve sıkıntılara sabretmeyi emrederken¸  bu ayetin temel prensiplerinin de hayatta tatbik edilmesini isteyen bir anlayıştır."


 


 








[1] Buharî¸ Fezaili's-Sahabe¸ l¸ Rikak¸ 7¸ İman¸ 10-27¸ Fiten¸ 45¸ Şehadet¸ 4¸ Menakıp¸ 56¸



[2] Kadir Özköse/H. İbrahim Şimşek¸ Altın Silsileden Altın halkalar¸ s. 9¸ Nasihat Yayınları¸ Ank¸ 2009.



[3] Süleyman Uludağ¸ Tasavvufun Dili 1 Mürşid-Mürid-Yol¸ Mavi Yayıncılık¸ İstanbul 2006¸ s. 92.



[4] Abdurrahman Câmî¸ Nefahâtü'l-üns-Evliya Menkıbeleri¸ s. 533¸ Marifet Yayınları¸ İstanbul¸ 1988.



[5] Somuncu Baba Araştırma Kültür Merkezi Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/18.



[6] 2/Bakara¸  177

Sayfayı Paylaş