YAŞAMAK DÖNME DOLAP GİBİDİR

Somuncu Baba

Çoğumuz¸ "Yaşamak oyun değil arkadaş." diye başlayan dönme dolap şarkısını hatırlarız. Yıllar önce dillerden düşmeyen bu şarkı şöyle devam ediyordu: "Yaşamak oyun değil arkadaş/Dünyaya gelmenin bir bedeli var…" Hayatı sorgulayan¸ anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan dizeler… Eskilerin hikemî tarz dedikleri bir söyleyiş… Hikmet¸ bazen hiç beklemediğiniz bir anda ummadığınız bir makamla zuhur eder. Burada sadece bu iki dizenin gönül aynamdaki yansımalarından yola çıkarak derin bir tahlil denemesi yapmam mümkündür.  Her şeyden önce şarkıda verilmek istenen mesaj¸ geleneksel şiirin imkânlarıyla örülmüş ve yeni bir forma bürünmüştür: Hayatın bir gayesi var! Nedir o gaye? Bunun cevabını şarkının ilerleyen dizelerinden öğreniyoruz: "Dost bildiklerin tükenmez arkadaş/Sevgi insanların hamurunda var."


Hayatın yegâne gayesi¸ şarkıda anlatıldığı kadarıyla¸ sevgi kelimesinin içeriğinde sırlanmıştır. Sırlanmıştır; çünkü sevgi bir yönüyle varlık bilincine¸ öteki yönüyle de hayatı anlamlandırmaya vesile oluyor. İnsan varlık bilincine erdikçe¸ gerçek varlığı idrak edip¸ zamanı¸ dünyayı¸ âhireti¸ hesabı¸ mükâfat ve cezayı öğrendikçe hayatını daha da anlamlı hale getirme çabasına giriyor. Nasıl daha anlamlı yaşayabilirim? Hayatımı nasıl daha da zengin hale getirebilirim? Ânı nasıl yaşarım? Yarına nasıl hazırlanırım? Bu gibi sorular¸ sevgi ekseninde cevaplandırıldıkça¸ mânâ bohçaları açılır ve hayat daha da anlamlı bir hâle gelir. Yalnız doğuyoruz ve yalnız ölüyoruz; ama yalnız yaşamıyoruz. Ne kadar ben yalnızım deseniz de¸ o kadar birileriyle berabersiniz; ya siz ona yardım ediyor¸ onu destekliyor¸ onu üretiyor¸ onu çoğaltıyor¸ onu tüketiyorsunuz¸ yahut da o sizi. Sizin hayata gelmenize vesîle olan ebeveyninizden başlamak üzere doğumunuzda¸ hastalığınızda¸ yetişme aşamanızda¸ okulunuzda¸ iş yerinizde daima sizinle olan¸ size katkıda bulunan birileri mutlaka vardır. Bu bakımdan mutlak yalnızlık¸ insan için pek düşünülemez. Şu halde hayatımızı şöyle ya da böyle dolduran insanlar¸ mahlûkat ve eşya ile olan ilişkimiz bizi ifade ediyor. Bu ilişki¸ belki birilerine oyun olarak gelebilir¸ ama sevgi temelli inşa edilmiştir. Bu yüzden dost bildiklerin tükenmez ve sevgi senin hamurunda var¸ diyor.


Hamurumuz sevgiyle yoğrulmuş. Lâkin bazen bu sevgi¸ hayatın asıl gayesini idrakten uzak kalmış¸ bu yüzden de sevginin mâhiyetini anlayamamış ve sevmeyi¸ çoğalmayı¸ çoğaltmayı unutmuş kimselerce suiistimal edilebilir. Dost gibi gelip de¸ nice düşmanlıklara sebebiyet verenler olabilir. Beklentilerimizin çok ötesine düşebilir¸ hayallerimizi gerçekleştiremez ve nice mahrumiyetler yaşayabilir¸ sıkıntılar çekebiliriz. Kâh sâhil-i selâmete ulaşır¸ kâh dalgalar arasında boğulabiliriz. Bazen değil dalgaları¸ kasırgaları bile aşar¸ sığınacak bir liman buluruz da¸ kimi zaman durgun sularda ve kıyılarda boğulabiliriz. Bütün bunlar¸ hayat kavramının sırlı çağrışımları dâhilindedir. "Çünkü"¸ diyor radyodaki şarkıcı¸ "Yaşamak dönme dolap gibidir/Onun da iniş ve çıkışları var."


 Yaşamak dönme dolap gibidir; birileri inerken¸ ötekiler çıkar. Hep yukarıdayım¸ hep ilerideyim düşüncesine kapılıp da asıl gayeden çok uzağa düşmemeli. O yüzden diyor¸ "Tâlihlidir hep çıkanlar arkadaş/Gerçek dost inenlerin yanında var." Bilemiyorum¸ hep çıkanlar mı tâlihlidir? Yahut tâlih nedir? Nedir baht? Dönme dolap tabiri de tam bu sorularla birlikte karşımıza çıkıyor. Dönme dolap¸ sadece lunaparklarda bulunan çocukluğumuzun devâsâ oyuncaklarından biri değildir. Eskiler dönme dolabı oyuncaktan başka iki anlamda daha kullanırlardı. Bunlardan ilki¸ su dolabı; ikincisi ise¸ haremle selamlık arasında bir şey alıp vermeye yarayan döner dolaptır. Su dolabı¸ kuyudan su elde etmek için kullanılır. Tıpkı lunaparktaki dönme dolap gibi bir düzeneğin benzeri¸ ancak koltuklar yerine bağlanmış testileri düşünelim… O testiler¸ aşağıya inince kuyudan su alıyor¸ suyla dolu olarak yukarıya çıkıyor ve inerken içindeki suyu düzeneğe bağlı bulunan kovalara boşaltıyor. Bir dolu¸ bir boş; testi doluyor¸ boşalıyor ve yine doluyor. Suyu¸ siz tâlih olarak baht olarak telakkî edin¸ başarı¸ işlerin yolunda gitmesi¸ umutların gerçekleşmesi olarak tasavvur edin… Su dolabının tekerleği dönmesi ve testinin içi su dolu olduğu halde hep yukarıda kalsa; hep yukarıda¸ hep başarılı¸ hep tâlihli¸ hep bahtı açık¸ orada ne kadar kalabilir?  Aylarca¸ yıllarca kalsın. Kalsın¸ ama durgun su kirlenir¸ safiyetini yitirir. O artık¸ içene serinlik veren su olmaktan çıkar¸ kirli ve müsta'mel hale gelir. Tekerlek dönecek¸ testi inecek¸ içindekini dökecek¸ boşalacak¸ temizlenecek ve içini serin sularla doldurmak için kuyuya yönelecek¸ inmekten¸ düşmekten korkmayacak ve haline razı olacak¸ sonra o derinlikte içini taze sularla doldurup tekrar yukarıya¸ daha yukarıya çıkacak. O yüzden tarz-i kadîmin son temsilcilerinden Es-Seyyid Osman Hulûsî Efendi bir mektubuna iliştirdiği şu kıtasında diyor ki¸


Dolabın meyli âba


Âbın meyli dolâba


Ma'kûs olan dü meylin


Devri bir inkılâba  (Mektûbât¸ s. 230)


Dolap suya meyledecek¸ su dolaba. Bu iki meyil¸ bu iki arzu dolayısıyladır ki¸ dönecek testiler dolacak¸ susamışlar suya kanacak. Dolap dönecek¸ dönecek de¸ testi ta yukarılara çıkmışken nasıl olup da aşağılara indiğinin sebeb-i hikmetini arayacak. Neden indim? İndim¸ çünkü boşaldım. Daha aşağılara niçin indim? İndim¸ çünkü suya müştâkım¸ ona kavuşmak ve onunla dolmak için. Osman Hulûsî Efendi'nin meyl tabirini özellikle kullandığını düşünüyorum; çünkü ancak sevgiliye meyledilir ve ancak ona müştâk olunur. İşte¸ hayat ve sevgi ilişkisi tam da burada saklıdır. Âşık şunu diyebilmelidir: Ben ona yani sevgiliye meyilliyim¸ ona müştâkım¸ ona kavuşmak ve onunla buluşmak¸ baştan sona onunla dolup taşmak isterim. Bunu demeli¸ ama sevgiliyle dolup taşmak için evvelâ boşalmalı¸ içinde biriktirdiğin bozulmuş ve bu yüzdende sahteleşmiş sevgileri¸ taşıdığın gerekli gereksiz onca yükü boşaltmalısın. Tıpkı¸ su dolabı gibi… Dolmadan boşalmak¸ yıkılmadan yapılmak olmuyor.  Doluyu dolduramaz¸ mamur bir binayı yeniden yapamazsınız.


Dönme dolabın eskilerin kullandıkları ikinci anlamı burada yeniden hatırlamak lâzımdır. Neydi dönme dolap? Dönme dolap¸ haremle selamlık arasında bir şey alıp vermeye yarayan döner dolaptır. Döner dolap… Tabi hayat yenileniyor¸ değişiyor ve dönüşüyor. Bu değişimden nasîbini alan hususlardan birisi de ev mimarîmizdir. Nitekim yeni mimarîde haremlik ve selamlık tabirleri belirleyici değildir. Bunun yerine¸ hane halkı ve misafirlerin bir arada oturdukları misafir odaları ve salonlar inşa edilmiştir. Dolayısıyla haremlik ve selamlık arasında¸ misafire ikram yapmak için kullanılan döner dolaplar da tedâvülden kalkmıştır. Bu yüzden de biz burada olmayan bir şeyi tarif ediyoruz. Her ne ise¸ eski evlerde mutfak haremlik tarafındadır ve orada selamlıkta bulunan misafirler için hazırlanan ikramlar dönme dolaba konup dolap elle çevrilerek ikramların kolayca öteki odaya intikali sağlanırdı. Gelen ikramlar¸ misafirlere sunulur¸ yenilir içilir ve bu sefer boş kaplar dolaba konularak aynı usulle haremliğe iletilirdi. Bahtı yahut tâlihi¸ dönme dolapla selamlığa iletilen içi envaî çeşit ikramla dolu tabak olarak telakkî edebilirsiniz. Tabak doludur; fakat ne kadar dolu olursa olsun¸ mutlaka boşalacak ve kirlenecektir. Tabağın yeniden dolması için yıkanması¸ temizlenmesi gerekir.


Demek ki¸ dönme dolap¸ ister lunaparktaki o dev oyuncak olsun¸ ister su dolabı yahut eski evlerdeki ikram dolabı… Nasıl tasavvur ederseniz edin; ama şunu göreceksiniz: O dolap bir yönüyle bizim gönül dünyamız¸ aklımız ve kalbimiz¸ öteki yönüyle de kaderimizdir. Gönül temizlenmeden¸ kalp tavsiye etmeden¸ akıl arındırılmadan¸ gerçek sevgiyle¸ gerçek bilgiyle ve gerçek anlamda idrakle dolabilir mi?  Ne diyordu yukarıdaki şarkının devamında?


Nefes almak değildir yaşamak¸
Düşünmek ve hissetmektir yaşamak¸
Sen gülmeden geçen günlere acı¸
Dönme dolap iner çıkar arkadaş!


Elbette hayatın ön şartı nefes almaktır; fakat gerçek anlamda hayat¸ nefesten öte bir şeydir. Bu yüzden yaşamak¸ düşünmektir¸ hissetmektir. Düşünmek… Sahi¸ düşünmenin özünde düşmek yok mudur? Düşünmek¸ düş+ün+mek… Düşünmek¸ önce bir fikre düşmektir. Tıpkı su dolabı gibi fikir kuyusuna düşmeden yeni fikirlere ulaşmak ve onlarla yukarıya daha yukarıya çıkmak! Düşünce sizi yukarıda tutan tek kanattır¸ orada kalmak için¸ his yani duygu kanadını da takmalı ve böylece tamamlanmalısınız. His kelimesini¸ dış âlemin tesirlerini duyma kabiliyeti¸ içte¸ gönülde meydana gelen yankı¸ bir şeye karşı duyulan ilgi¸ anlama¸ sezme ve idrak etme anlamlarında kullanıyoruz. Biz burada hissi¸ fikir kuyusuna inişin ve bir düşünceyle çıkışın hikmetini anlamak¸ bu düşünceyle âlemi temâşâ etmek¸ varlığın sesini içimizde duymak yahut erişilen düşünceyle varlığı anlamak olarak tarif edelim. Ne dersek diyelim¸ ama şunu bilelim ki¸ dolap dönecek ve her dönüşte inişler de çıkışlar da olacak.


Dolap dönüyor da¸ her dönüşte boşalıp yeniden dolabilecek miyiz? Bunu bilemeyiz. Daha doğrusu bu soru¸ kelamcıların asırlardır tartıştığı¸ ancak bir neticeye ulaşamadığı kader konusuyla alakalıdır. Bu bakımdan bizâtihî hayat bir dönme dolaptır¸ ama binilen bu dolabın nerede nasıl duracağı meçhuldür. Kim aziz olacak¸ kim zelil¸ kim bay olacak¸ kim köle? Bütün bu sorular¸ neden ve niçinli tartışmalardan ziyâde¸ insanın yaşadığı anı iyi değerlendirip ona şükretmesine ve geleceğe ilişkin umutla dolmasına da vesîle olabilir. Bu yüzden bizâtihî hayat bir muammâdır¸ çöz çözebilirsen. Ne diyordu Behçet Necatigil?


Nerden niçin mi geldim?
Bilmeden bir şey diyemem¸ ya siz?
Hem hiç önemli değil¸
Geldim¸ yer açtılar¸ oturdum.
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde.


Neden ve niçin geldiğimize ilişkin kutsal ve animistik dinlerin¸ mezheplerin¸ mekteplerin ve kimi felsefî ekollerin elbette hazır cevapları vardır. Ama yine de şâirâne ve yerinde bir soru: Nereden niçin mi geldim? Ne diyelim? Siz su bekleye durun işte su dolabı döndü¸ ben geldim… Geldim¸ hoş geldin dediler¸ yer açtılar ve oracığa oturdum. İmdi madem varoluşumuzda bu dolabın yüklendiği çok önemli bir görev var¸ şu halde bu dolapla halleşmek¸ dertleşmek lazımdır. Peki¸ nasıl dertleşeceğiz? Bu soru bizi alıp Bursalı Âşık Yunus'a götürüyor. Bakalım o¸ dolapla nasıl dertleşmiş¸ nasıl halleşmiş?

Dolap niçin inilersin 
Derdim vardır inilerim 
Ben Mevlâ'ya âşık oldum 
Anın için inilerim
Dolap döndükçe iniliyor. Çünkü bir medâr¸ bir eksen etrafında dönüyor¸ üzerinde de yükü var. Daha doğrusu¸ dolabın her dönüşüyle birlikte getirdiği su¸ aynı zamanda yeni bir doğuş değil midir? Her doğuş bir inlemeyle başlar¸ bir acı¸ bir sıkıntıyla. Dolap iniliyor; bir doğuşa gebe. Lâkin bu doğuş da aşkla oluyor: Ben Mevlâ'ya âşık oldum. Mevlâ'ya olan aşk¸ Leylâ'ya olan aşk; her ikisi de aşktır ve inletir¸ âh ettirir. Âh ile¸ inlemeyle varlık zuhûr ediyor… Bu yüzden diyor dolap¸ "Benim adım dertli dolap." Dertli dolap dönüyor¸ döndükçe su akıyor¸ ben¸ sen ve o gelip gösterilen yere oturuyor¸ sonra teker teker gidiyoruz¸ yerimize yenileri gelsin diye… Bu gidiş ve bu gelişleri eskiler çarh tabiriyle ifade ederlerdi. Çarh kelimesini¸ çark¸ gök¸ felek¸ yaka¸ ok yayı¸ tâlih¸ baht ve devam eden¸ süren gibi anlamlarda kullanıyoruz. Fakat klasik edebiyatımızın ilk temsilcilerinden olan Ahmed-i Fakîh'in Çarh-nâme'sini hatırlayanlar¸ kelimenin iyi ve kötü yönüyle bizzat dünya hayatını ifade ettiğini bilirler. Ahmed-i Fakîh şöyle diyor:

Vefâ umma bu dünyâdan i hânum
Anunla kılmagıl sen ahd ü peymân

Seni aldar bu dünyâ bî-habersin
Sözüm işit öğüdüm tut tab aldan
….
Bu dünyâ bî-vefâdur bil hakîikat
Seni göçürmedin ol sen göç ondan



Şair bu beyitlerde ne diyor? Kısaca şunları diyor: Ey sultanım bu dünyadan vefâ umma ve sen onunla kavilleşme. Sen habersizsin bu dünya seni aldatır. Sözümü dinle nasihatimi tut… Bil ki bu dünya hakîkaten vefasızdır. O seni göçürmeden sen ondan vazgeç.


Ahmed-i Fakîh'in dünya tasavvuru¸ diğer şairlerimizde de sıkça tekrar edilir. Dünya¸ vefâsızdır; çünkü döner… Dolap da döner. Döndükçe¸ testiler boşalır¸ testiler dolar. Şu halde ne yapmalı? Koro halinde¸ "Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım." şarkısını mı söylemeli? Bunu bilemem¸ ama geçen her saniyede¸ gece ve gündüz dolabın döndüğünü¸ feleğin işini işlediği kesindir. Kesindir; çünkü O¸ "Her an bir iştedir."

Sayfayı Paylaş