"YA RAB SEVDİĞİMLE BERABER EYLE"

Somuncu Baba

"Ya Rab sevdiğimle beraber eyle

Gönlümü cânımı her bir ânımı"

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ yâr¸ sevgili¸ dilber¸ cânân gibi kelimeleri¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî adlı eserinde sık sık kullanmıştır. Bir sohbet esnasında¸ aynı zamanda Dîvân'ın kâtibi de olan ve “Ya Şeyh” namıyla bilinen¸ Hacı Muhyiddin Tütüncü; “Efendim bu kelimelerden kasdınız nedir¸ kimi kastediyorsunuz?” diye sorar. Hulûsi Efendi (k.s.) de “Ya Şeyh! Eğer okuyanın dersi fenafi'l-ihvan mertebesinde ise¸ ihvan¸ fenafi'ş-şeyh mertebesinde ise¸ mürşid-i kâmil¸ fenafi'r-Rasûl mertebesinde ise Peygamberimiz (s.a.v.) eğer fenafi'l-lah makamında ise Cenab-ı Allah kastedilmiştir.” buyurur. Bunun üzerine Ya Şeyh: “Efendim¸ Allah ve Rasûlü'nü sevmek zaten imanın gereği¸ mürşid-i kâmili sevmek ise manevî bir derecedir. Fakat insan bazen ihvan arkadaşını bile sevmediği oluyor. Büyükler işin en zorunu getirip en başına koymuşlar.” diye latife eder. Bunun üzerine Hazret gayet ciddi bir şekilde; “Ya Şeyh¸ Ya Şeyh; ihvan¸ ihvanı sevmeden hiçbir yol alamaz.” buyururlar.


Sevgi her şeyin başı¸ her duvarın temel taşıdır. Sevgisiz hiçbir şey ayakta durmaz. O zaman Peygamberimiz (s.a.v.)'in sevgi ölçüsüyle ve müjdesiyle yola revan olalım…


Tasavvufî literatürde geçen “Fenafi'l-ihvan”¸ kişinin kardeşinde fena olması demektir.


Ne kadar olumsuz ve bozucu şartlar oluşursa oluşsun¸ aslında bu tür ortamları olumlu ve yapıcı hâle getirmek bu sevgi halkasıyla gayet kolaydır. Yeter ki samimiyet ile hareket edilsin.


Kişi¸ beraber yola gittiği kardeşini¸ her hususta kendi nefsine tercih etmeli ve öne geçirmelidir. Onun sevdiğini sevmek¸ nefret ettiğinden yüz çevirmek gerçek kardeşliktir.


Bu sayede¸ insan bir derece nefsini aşmayı öğrenir. Benlikten¸ bencillikten sıyrılmaya başlar. Allah rızası için kardeşine gösterdiği sevgi¸ onu mürşidinin ve dolayısıyla Allah ve Rasûlü'nün sevgisine ulaştırır.


Abdullah b. Mes'ud'dan rivayetle şu hadisi naklediyorlar: “Kişi sevdiği ile beraberdir.”1
Hadis-i şerifte ifade edilen sevgi¸ Allah için sevmektir. Peygamberlerle¸ velilerle cennette beraber olabilmek için insanları teşvik amaçlı söylenmiş bir mübarek kelamdır. Bu hadis-i şerif¸ mü'minleri hem Allah rızası doğrultusunda yaşamaya hem de Allah rızası dairesinde yaşayanları sevmeye davet etmektedir.


Kişi¸ burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir. Öyle ise¸ nebilerle¸ sıddîklerle¸ şehidlerle beraber olmak isteyen¸ evvela onları sevmelidir ki¸ orada onlarla beraber olabilsin. Veya başka bir ifadeyle¸ ahirette nebilerle¸ sıddîklerle¸ şehidlerle beraber olacak olanlar¸ burada iken onları sevip maiyetlerinde bulunanlardır. Kötülükleri temsil edenler için de yine aynı hadisin hükmü ve mânâsı geçerlidir.


Allah ve Rasûlü'nü sevenlerin küçük kusurları kardeşleri tarafından hoş görülmeli¸ gönülleri kazanılarak o kötü ahvalinden uzaklaşması sağlanmalıdır. Konuyla ilgili bir örnek şöyledir:


Nuayman¸ bazen içki içiyor Allah Rasûlü de ona hadd-i şer'îyi tatbik ediyordu. Yaptığı bu şey bir günahtı. Dolayısıyla da sahabeden biri¸ ona kınayıcı bir söz sarf edince¸ Allah Rasûlü¸ kaşlarını çattı ve: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah'a yemin ederim o¸ Allah ve Rasûlü'nü sever.”2 buyurdu. Allah ve Rasûlü (s.a.v.)'nü seven bir insan neticede onlarla beraber olacaktır. Böyle biri¸ her ne kadar günah da işlese¸ kötü söze muhatap olmaya müstehak değildir çünkü o¸ Allah ve Rasûlü'nü sevmektedir.


Bu sevgi ise farzlarını yapan¸ dinî vazifelerini yerine getiren büyük günahlardan kaçınan birisi için Rasûlullah (s.a.v.) ile beraber bulunmaya yeter. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir.


Sohbetler manevî muhabbetlerin ve gönül beraberliğinin tesis edildiği ortamlardır. Osman Hulûsi Efendi'nin ziyaretine giden bir arkadaş¸ sohbet esnasında Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'ye sorar: “Efendim ahirette de böyle beraber olup¸ sohbetinizde bulunacak mıyız?” Osman Hulûsi Efendi (k.s.) de şöyle buyurur: “Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ashabıyla sohbet ederlerken¸ sahabiden biri sordu: ‘Ya Rasûlallah (s.a.v.)¸ kıyamet ne zaman kopacak?' Rasûlullah (s.a.v.) da ona: ‘Kıyamet için hazırlığın nedir?' diye sordu. O sahabe şöyle cevap verdi: ‘Hazırlığım muhabbet-i Allah (c.c.)¸ muhabbet-i Rasûlullah (s.a.v.)' deyince¸ Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz iki elinin şehadet parmaklarını birleştirerek: ‘O hâlde kişi sevdiği ile beraberdir.' buyurmuşlardır.”


1966 yılı haccından dönüşte İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri şöyle buyururlar:


“Gardaşlarım! Mahşerde böylece toplanacağız. Rasûlullah (s.a.v.)'in Havz-ı Kevseri'nin başında bütün tevhid ehli ehlullah cem olacağız¸ cemâle tevhid sesleriyle gideceğiz. Tevhid ehli ehlu'llâh'a¸ Nâci Fırkası'na yakınlığa vesile tayin olunduk.


Gardaşlarım! Ölümü¸ berzâhı¸ mahşeri tefekkür edin. Namaz kılarken Beytu'l-lâhı¸ salavât-ı şerife okurken de Ravza-ı Rasûlullah (s.a.v.)'i tefekkür edin ve hatırlayın. Gayri zamanda bizi hatırlayın.


Gardaşlarım! İhvanımız bizi unutmaz. Biz de ihvanımızı almadan cennete gidersek¸ cennet bize haram olsun.” deyince ihvan gözyaşıyla ayağa kalkar¸ İhramcızâde Hazretleri de ayağa kalkar¸ elini öpen her ihvana “Fî-emâni'llâh” der. İlâve olarak;


“Allahu Teâlâ'dan temiz geldik¸ emaneti ehline temiz teslim edelim.” der. Zaten çoğu zaman kendi kelamlarından dostlarına öğüt olarak: “Sen¸ seni sevdiğinle bil. O seninledir.” buyurur.


“Üzülme¸ Allah Bizimle Beraberdir.”


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in tebliği ve Müslümanların gayreti ile İslâm¸ Mekke sınırlarını aşarak¸ diğer şehir ve ülkelere ulaşmış ve orada yayılmaya başlamıştı. Bu durumu gören Kureyş'in ileri gelen inkârcıları¸ ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Daha evvel Mekke'den dışarı atmaya çalıştıkları Müslümanları¸ bu defa İslâm'ın yayılmasını önlemek için¸ Mekke'de hapsetmek ve başka yerlere göndermemek için planlar hazırlamaya başladılar. Allah Rasûlü'nün vücudunu ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı. Lakin bu planlarında oldukça geç kalmışlardı. Çünkü Mekke'de Müslümanlar sayılacak kadar azalmıştı.


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)¸ Hz. Ebu ekir (r.a.)¸ Hz. Ali (r.a.) ve ashabın pek azından başka kimse kalmamıştı.


Bu olaylar devam ederken¸ nihayet Cenab-ı Hakk'ın izni ile O'nun himayesinde Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.)'e en sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte Medine'ye hicret emri gelmiş¸ böylece Allah en sevgili kulu ve elçisini korkunç bir suikasttan kurtarmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ yanında sadık dostu Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte müşrikleri şaşırtmak¸ izlerini kaybettirmek için Medine yönünün aksi istikâmetinde hareket ederek Sevr Dağı'nda bir mağaraya sığınmışlardı. Düşmanlar¸ bu iki yolcuyu bulmak için her tarafı iyice aramışlar¸ mağaranın önüne gelmişlerdi. İçeridekiler dışarıdakilerin sesini duyuyorlardı. Bu arada Hz. Ebu Bekir (r.a.) heyecanlanmış¸ vücudu titrer bir duruma gelmişti. Bunu gören Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ “Üzülme¸ Allah bizimle beraberdir.” buyurmuşlardı.


Kur'an-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılmaktadır: “Eğer siz O'na (Rasûlüme) yardım etmezseniz şunu bilin ki; inkârcılar O'nu (Mekke'den) çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O'na yardım etmişti. Arkadaşı Ebu Bekir'e ‘Üzülme¸ Allah'ın yardımı bizimledir.' diyordu. Allah ona güven vermiş¸ görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş inkâr edenlerin¸ sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür¸ hakîmdir.»3


Hicrette yaşanan bir menkıbeyi burada zikredelim.


“Gece karanlığında Sevr Mağarası'na vardılar. Mağara; haşerat ve vahşi hayvanların yuvası idi…


Sıddık-ı Ekber¸ içeride Allah Rasûlü'ne zarar verebilecek yılan ve akrep gibi hayvanların olabileceğini hesap ederek elleriyle yerleri yokladı¸ düzledi¸ ufak tefek taşları bir kenara attı. Bu arada mağaranın bir köşesinde bir delik buldu. Elbisesinden bir parça yırtıp orayı tıkadı¸ geri kalan kısmına da ayaklarını dayadı. Ve seslendi:


– Ey Allah'ın Rasûlü¸ buyurunuz!


Nebiler nebisi içeri girdiler. Nihayetsiz olan mülkün Seyyidi ve Kevser Havuzu'nun sahibi Cenab-ı Mustafa (s.a.v.)¸ mukaddes başını¸ cihanın en büyük peygamber dostu ve en şiddetli hak sevdalısı Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)'in kucağına koymuş¸ gözlerini yummuş¸ “Gözlerim uyur¸ kalbim uyumaz.” dediği uykusundalar…


Hilm âlemi yüce Sıddîk (r.a.)¸ nur-ı cihanın mübarek yüzüne nazar ediyor… Güneş güneş pırıldayan bu yüz¸ Allah'ın sevgilisinin yüzü.


İşte o an¸ mağaranın deliklerinden birinde küçük bir yılanın başı göründü. Hemen çıplak ayağı ile deliği tıkadı. Hz. Ebu Bekir'in ayağına incecik bir neşter gibi yılanın zehirli dişi girip çıktı. Cihan Sıddîk'ı acıdan yandı¸ ta yüreği kaynadı. Fakat Allah'ın Rasûlü uyanmasın diye hiç kıpırdamadı. O kadar yandı ki¸ gözlerinden iplik iplik yaş boşandı ve şıp şıp âlemin fahrinin yüzüne damladı.


Nebiyyi Muhterem uyandılar:


– Ne oldu sana¸ ya Eba Bekir?


– Ayağımı bir şey soktu ama beis yok siz rahatınıza bakınız.


Kâinatın Efendisi oraya tükürüklerinden sürdüler ve acıdan yanan ayak birden şifaya kavuştu.” 4


Yılanın Peygamberimiz (s.a.v.)'i görmek onunla aynı mekânda buluşmak arzusu eski kaynaklarda şöyle zikredilmektedir:


Nakledilmiştir ki¸ bu esnada Fahr-i âlem (s.a.v.)¸ Hz. Ebu Bekr-i Sıddîk'ın mübarek yüzlerinde değişiklik görüp¸ sual ettiğinde¸ meydana gelen hâdiseyi anlattı: “Mağarada olan delikleri bir bir tıkayıp¸ lâkin cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamıştım. Bir yılan¸ birkaç defa tabanımı soktu. Ayağımı delikten çekmeğe korktum ki¸ o yılan delikten dışarı çıkıp¸ zât-ı şerifinize bir elem verip¸ ızdırâp eder.” Rasûlullah (s.a.v.) “Onunla benim aramı aç¸ bırak çıksın.” buyurdu. O an Ebu Bekr-i Sıddîk (r.a.) mübarek ayağını delikten çekti. İçeriden görünüşü hüzün ve gam veren zehirli bir yılan çıktı. Fahr-i âlem (s.a.v.):” Ey yılan! Benim mağara arkadaşımı ve bütün sırlarıma vâkıf olanı¸ Allahu Teâlâ'dan korkup¸ benden hayâ etmedin mi¸ ayağını sokarak eziyet ettin.” diyerek hitap edip¸ azarlayınca¸ yılan cevaba kâdir olup¸ dedi ki: “Yâ Habîb-i Rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sadece insanlar değildir. Belki hayvan zümresinden kuşlar¸ yılanlar¸ karıncalar¸ cemâline âşıktır. Hatta ben kulun¸ birçok yaşlı¸ gözü nemli¸ kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinleyip¸ ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayran ve kendinden geçmiş¸ şaşkın şekilde ağlayarak¸ mal ve mülkünü terk edip¸ âşık-ı divânen olmuştum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmiştim.


Onun için nice zamandan beri¸ bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip¸ yolunuzu bekliyordum. Böylece¸ sizin burayı teşrifiniz ile ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünkü en mesut bir zamanda¸ bu karanlık mağarada¸ sizler mağaraya girince¸ sabah güneşi gibi zâhir olup¸ devlet güneşim doğdu. Amma ne var ki¸ arkadaşın aramıza perde oldu. Bu sebeple¸ korku ve hayâ ben kulundan kalkıp¸ zarûrî olarak¸ bu küstahlık benden vâkı' oldu.” diye özür dileyince¸ Seyyidü's-sekaleyn¸ dünya ve âhirette bulunanların şefâ'atcisi¸ yılanın küstâhâne özrünü kabul etti.


Yazımızı konuyla ilgili bir hatıra ile taçlandıralım:


Bir gün ziyarete gelenlerden biri Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'ye şöyle bir soru sorar: “Efendim Nakşbendî Tarikatı'nın Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'den geldiğini¸ Kadirî Tarikatı'nın ise Hz. Ali Efendimiz (r.a.)'den geldiğini söylüyorlar doğru mu?” Osman Hulûsi Efendi (k.s.) şöyle sohbet buyururlar: “Evet doğrudur¸ Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) hicrete giderken¸ ilk defa Gar-ı Şerif'te (Sevr Dağı/Hicret Mağarası) Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'e ders tarif ettiler. Bugün size telkin edilen dersin¸ harfiyle aynısı¸ bu mağarada tarif edilen derstir. Mağarada olduğu için hafî zikri tarif ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.)'e de genç olduğu için cehrî zikri telkin ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.) yolda giderken bile cehrî zikir çekerdi. Ecdadımızdan dolayı bütün tarikatlar bizde birleşir. Yeryüzünde tarikat çok fakat işin ehlini bulmak lazım.” diye buyururlar¸ sonra şöyle devam ederler: “Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) Mescid-i Nebevî'de hutbe irad ederken ashab-ı kirama buyurdu ki: ‘Ey ashabım¸ bana yakın gelin¸ bana yaklaşın. Mescidime açılan kapılardan¸ Ebu Bekir Sıddık (r.a.)'ın kapısı hariç¸ diğerlerini kapatın.” diye buyurdular. Bugünkü tasavvufçular¸ Nakşbendî Tarikatı'nın haricindeki diğer tarikatların ketmolacağını¸ Nakşbendî Tarikatı'nın ise kıyamete kadar bakî kalacağını rivayet ederler. Birçokları bu tarikatı yıkmak için uğraştılar. Fakat muvaffak olamadılar. Bu kaleyi yıkmak için merdiven dayadılar; merdivenleriyle beraber yandılar. Bu yol Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) zamanından bu yana sahih ellerde bozulmadan günümüze kadar geldi. Yine sahih ellerde bozulmadan halkalar eklenerek kıyamete kadar devam edecek. Bunu bozmaya¸ yıkmaya kimsenin gücü yetmez.” buyururlar.


 


Dipnot


1. Buhârî¸ Edeb¸ 96; Müslîm¸ Birr¸ 165.


2. Buhârî¸ Hudûd¸ 4¸ 5.


3. Tevbe¸ 40.


4. M. Necati Bursalı¸ Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Aleyhisselam¸ s. 257-260¸ Çelik Yay. İstanbul¸1998.

Sayfayı Paylaş