VATANA KURBAN

Somuncu Baba

Toprak nasıl vatanlaşır? Âşık Veysel'in sadık dostu¸ alçakgönüllülük ve verimkârlık timsali toprak¸ nasıl bir milletin en değerli varlığı olan vatan hâline dönüşür? Fuzulî'de sevgilinin otağının kurulduğu yer iken ve şair orayı asla terk edemezken; taze civanlar¸ biçilmiş gök ekine benzeyen yiğitler¸ daha gençliklerine doyamadan onun kara bağrına¸ bir anne kucağına atılırcasına koşarak giderler. Onun uğrunda savaşırlar ve al kanları ile kara toprağı karıp¸ ondan yeni mukaddes bir değer yaratırlar. Toprağa karışanlar huzur içinde

Toprak nasıl vatanlaşır? Âşık Veysel'in sadık dostu¸ alçakgönüllülük ve verimkârlık timsali toprak¸ nasıl bir milletin en değerli varlığı olan vatan hâline dönüşür? Fuzulî'de sevgilinin otağının kurulduğu yer iken ve şair orayı asla terk edemezken; taze civanlar¸ biçilmiş gök ekine benzeyen yiğitler¸ daha gençliklerine doyamadan onun kara bağrına¸ bir anne kucağına atılırcasına koşarak giderler. Onun uğrunda savaşırlar ve al kanları ile kara toprağı karıp¸ ondan yeni mukaddes bir değer yaratırlar. Toprağa karışanlar huzur içinde uyurlarken¸ kalanlar ona vatan derler. Onun bağrında kefensiz yatanlar ise şehittir.


Şehitliğin de dereceleri vardır.  Bunun en yüksek mertebesi Allah yolunda savaşırken can vermektir. Şehitlik¸ bir inanç yolunun ulaştığı zirvedir. Bu zirveye ulaşarak bedenini toprağa bırakan kutlu kişi¸ mukaddes imanı toprak ile buluşturur. Âdeta imanla toprağı hallihamur eder ve orası artık mukaddes bir belde hâline gelir. Vatan olur…


Şehitlik¸ İslâm'da teşvik edilen bir mertebedir. Şehit olan kişiler¸ insanlar tarafından ölmüş gibi görülebilirler. Ama onlar diridirler. Cennete kavuşmuşlardır.[1] Dünyadaki bütün iyi işler cennete kavuşmak için yapılır. Hedef oraya varmaktır. Cennete ulaşan kimse oradan asla ayrılmak istemez. Ancak şehitler bundan müstesnadır. Onlar tekrar dünyaya gelip¸ tekrar Allah uğrunda savaşarak defalarca şehit olmayı isterler.[2] Hz. Peygamber (s.a.v.)'den ehl-i beytine ve sahabelere intikal eden bu iman¸ Türk milletinin genlerine de kuvvetle yerleşmiştir. Yüzyıllar boyu analar¸ en sevgili varlıkları olan ciğerparelerini¸ cepheye kınalı koçlar gibi Allah yolunda kurban/şehit olmaya veya ondan bir önceki derece olan gaziliğe kavuşmaya göndermişlerdir. “Haydi oğlum güle güle git¸ ya gazi ol ya şehit” sözü¸ anaların diline vird olmuştur.


Yahya Kemal “Vatan fikri bizde dâimâ vardı; fakat Namık Kemal'in bu fikri kalbimizde yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri daha uyanığız.” der. Gerçekten de Namık Kemal bizde vatan sevgisini canlandıran¸ bir kara sevda hâline getiren insandır. Onun tasavvurundaki vatan da İslâmiyet'in şehitlik değerinden feyz alır. Bu değerle vatanın çerçevesi genişler¸ muhtevası renklenir. Vatan toprağı imanla kanın buluştuğu yerdir. Ama aynı zamanda¸ toprağı vatanlaştıran şehit bedenlerinin de diri olarak uyuduğu bir mekândır.  Şehitler¸ altında yattıkları toprakların durumundan daima haberdardır. Uğruna can verdikleri mukaddes yerlerin¸ üzerinde daima ezan-ı Muhammedî'nin dalgalandığı bir mekân olmasını arzu ederler. Toprak onların varlığı ile değer kazanır¸ vatan olur. Vatan¸ şehitleri koynunda misafir ederek cennet olur. Şehitlerin kanları Tevhidi kurtarır. Tevhid dininin mensupları o topraklarda¸ yani vatanlarında Allah'a şükürlerini eda ederler. İşte uğruna şehit olunan toprak böylece değerli ve vazgeçilmez bir cennet hâline gelir.


Namık Kemal 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sırasında yazdığı Vâveylâ şiirinde¸ mukaddes vatan tablosunu bütün unsurları ve değerleri ile çizer. Batıda Rumeli'den başlayıp İstanbul Yeşilköy'e kadar süren¸ doğuda ise Kafkaslardan başlayıp Erzurum¸ Bayburt ve Trabzon'a kadar süren bu yangın¸ yüzyıllardır vatan bildiğimiz “Bizim Diyar”ı bizden koparırken; bu diyarlar¸ fethedilirken verilen şehitlere ilave olarak¸ yeniden milyonlarca şehidin kanları ile sulanıyordu. Ve ne yazık ki bu defa¸ dökülen şehit kanlarına rağmen bu mukaddes diyarlar¸ siyasî sınırların dışında kalmak tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı.


Bir taraftan milyonla can kaybediyor¸ şehitleri toprağın bağrına veriyorduk; bir taraftan da şehit kanları ile ikinci defa vatanlaşan bu topraklar¸ ciğerimizden bir parça sökülürmüş gibi acıyla¸ ıstırapla¸ gözyaşıyla elimizden kayıyorlardı. Bu tablo¸ bu dökülen kanların verilen canların vatanı elde tutmaya yetmeyişi gerçeği¸ vatan şairi Namık Kemal'in milletin çığlığı olarak feryad ü figan koparmasına yetip artıyordu. Onun bu acılı yıllarda kaleme aldığı Vâveylâ şiiri dört uzun hıçkırıktan (nevha) meydana gelir. İlk iki hıçkırık silsilesinde¸ vatanı kanlı kefene bürünmüş sevgili ve anne sembolleri ile zihninde canlandıran şair¸ üçüncü ve dördüncü nevhalarda¸ vatanın manevî mahiyetini ve şehitlerin bu muhassalayı oluşturma macerasını nakleder:


Git¸ vatan! Kâ'be'de siyâha bürün


Bir kolun Ravza-i Nebî'ye uzat!


Birini Kerbelâ'da Meşhed'e at!


Kâinâta o hey'etinle görün.


O temâşâya Hak da âşık olur.


Göze bir âlem eyliyor izhâr


Ki cihândan büyük letâfeti var.


O letâfet olunsa ger inkâr


Mezhebimce demek muvâfık olur:


Aç¸ vatan! Göğsünü İlâh'ına aç!


Şühedânı çıkar da ortaya saç!..


Biz onun bu şiirini okurken bir taraftan vatanla karılırken¸ bir taraftan da gür bir iman anlayışının toprağı vatana dönüştürmesini¸ damla damla iliklerimize kadar sindiririz. Vatan toprağı onunla müşahhas bir kişilik kazanır. Kendi uğruna can veren evlatlarının acısıyla siyahlar giyinir. Yine siyahlara bürünmüş olan Mukaddes Beyt'e gider.


Namık Kemal bizde canlı¸ yaşayan bir vatan tasavvuru uyandırmıştır. Belki de bu tasavvurda¸ şairle vatan aynı bedende ve ruhta birleşir. Siyaha bürünmüş vatan Kâbe'ye gidecek ve iki kolunu iki yana açacaktır. Bu kollardan biri¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Medine'deki mukaddes ravzasını işaret etmektedir. Vatan mukaddestir¸ çünkü kâinatın övüncü¸ iki cihan serveri Hz. Muhammet (s.a.v.) onun koynunda yatmaktadır. Diğer kol Kerbelâ'da Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edildiği yeri işaret eder. Vatan mukaddestir¸ çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sevgili torunu Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edilen mübarek bedeni¸ o toprakta yatmaktadır. Bu aziz misafirler¸ vatan toprağını muazzez kılmak için yeterlidir. Çizilen bu vatan manzarası¸ tarihî ve fiilî gerçeklere dayanır. Hakk'ın en sevgili kulunun yattığı toprakların bu görünüşüne¸ elbette Hak da âşık olur. Öyleyse bu topraklar cihana bile değişilmez. Böylesine muazzez vatanın¸ küffar eline geçmesine göz yumulamaz. Şair bu noktada bir hamle daha yapar. Vatan toprağının misafirleri sadece bu iki aziz insandan ibaret değildir. Vatan göğsünü İlâh'ına açtığı zaman¸ orada kefensiz yatan şüheda bütün heybetiyle görünür. Onlar toprağı vatana kalbeden şehitlerdir. İmanla toprağı¸ birleştirip mukaddes bir terkip oluşturmuşlar ve kendilerinden sonra gelen vatan evlatları¸ o mayadan vücut bulmuşlardır.


Dördüncü nevha¸ bu şehitlerin kim olduklarının bilincine varma ve vatanı kimlerden devraldığımızı anlama hıçkırığıdır:


De ki: “Yâ Rab! Bu Hüseyn'indir!


Şu mübârek Habîb-i zi-şânın.


Şu kefensiz vatan şehidânın


Kimi Bedr'in¸ kimi Huneyn'indir.


Tâzelensin mi kanlı yâreleri?


Mey dökülsün mü kabr-i Ashâb'a?


Yakışır mı sanem bu mihrâba?


Haç mı konsun bedel şu mîzâba;


Dîninin kalmasın mı bir eseri?


Âdem evlâdı birtakım câni… 


Senden alsın mı sâr-ı şeytânî?


İşte bu Kerbela'da yatan şehit¸ Peygamber (s.a.v.)'in sevgili torunu¸ Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın gözbebekleri Hz. Hüseyin'dir.  Şu da senin mübarek sevgilin Hz. Muhammet (s.a.v.)'tir. İşte şurada yatanlar İslâm'ın ilk muzaffer ordusunun mensupları¸ ilk zaferinin şehitleridir. Bedir şehitleri… Bir diğer yerde yatanlar¸ Huneyn gazasının din uğruna can veren yiğitleridir. Toprağın altında kefensiz yatan şehitler burayı vatan yapmış¸ vatanda imanı ebedî kılmak istemişlerdir. Şehitlik kudsiyeti Peygamber (s.a.v.)'den ehl-i beyte¸ ashaba¸ daha sonra gelen İslâm mücahidlerine nesil nesil geçerek devam etmiş¸ nihayet yüzyıllarca İslâm'ın sancaktarlığını yapacak Türk milletine emanet olarak verilmiştir.


Onlar da bu neşve ile “şimşek gibi” yeryüzünün muhtelif semtlerine atılmışlardır. Allah kelamını yüceltmek ve “nakus yerinde ezanlar okutmak” için can vermişler ve “yerden yedi kat arş'a kanatlanmayı” en büyük mutluluk bilmişlerdir. Bu şehitlik ruhu sultan sultan¸ kumandan kumandan¸ ordu ordu¸ nefer nefer bütün Türk yiğitlerini yüzyıllar boyu sarmış sarmalamıştır. Üç kıta yedi deniz bu ruh ile darü'l İslâm hâline dönüşmüştür. Vatanların en mukaddesi olmuştur. Ama işte şimdi¸ bu mukaddes topraklar koynundakilerle birlikte elimizden kayıverme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Küfür¸ imanı yok etmeye çalışmaktadır. Şayet küfür kazanırsa¸ vatanın koynunda huzur içinde yatan şehitlerin yaraları¸ tekrar kanamaya başlayacaktır. “Adı güzel kendi güzel Muhammet”in ashabının kabirleri üzerine¸ küfür şarapları dökülecektir. Tevhid sembolü mihraba tekrar put dikilecek ve “kara donlu Beytullah”ın dört yanına haç konulacaktır.


Allah¸ birtakım canilerin bu şeytanca intikamlarına müsaade edebilir mi?


Namık Kemal hıçkırığını bu sual ile bitirir. Okuyanı iliklerine kadar titreten ve vatan bilincini bütün şiddetiyle uyandıran¸ şehitlik ruhunu her beyne kazıyan bir sorudur bu? Vatanın koynunda bu kadar mukaddes şehit varken ve sen onların oğlu iken¸ küffarın saldırısını nasıl önlemezsin? Sen de şehit ataların gibi nasıl bu mukaddes topraklarla karışmayı göze almazsın?


***


Namık Kemal'in dile getirdiği bu acılar¸ bu çekiliş maalesef durmayacaktır. Balkan savaşları¸ Seferberlik-Çanakkale ve nihayet Mondros Mütarekesi… Namık Kemal'in sağlığında vatan olarak gördüğü topraklar bir bir elimizden çıkmış¸ işte şimdi Türk'ün son sığınağı Anadolu da ona çok görülmektedir.


Cepheden cepheye yıllarca koşarak yorgun düşmüş koca Türk¸ kim olduğunu bir kere daha hatırlamalı¸ son bir gayretle ayağa kalkmalı ve kendisini bağlayan zincirleri kırmalıdır. Yedi düvele karşı¸ vatan toprağını korumalı¸ onu tekrar vatan hâline getirebilmek için yeniden can vermelidir.  Hür ezanların okunduğu ve şanlı bayrağın hür dalgalandığı ebedî bir vatan kurmalıdır. Yeni bir destan yazmalıdır…


Millî Mücadele¸ bu destanın adıdır. Mondros Mütarekesi'nin hemen akabinde başlayan bu mücadele¸ ta asr-ı saadetten beri vatanın bağrında uyuyan şehitlerin oğulları tarafından¸ yeni bir destan-devletle taçlandırılmıştır. Bu destanı yaşayan¸ yapan ve şiirini yazan Mehmet Akif de şehitlerin oğullarını¸ onların ruhunu çok iyi biliyor ve okuyordu. Onların atalarını incitmeyeceklerini¸ onlara layık oğullar olduklarını görüyordu. Dünyaları alsalar bile¸ bu cennet vatanı küffara vermeyeceklerine iman etmişti. Bu haykırış¸ o imanın ve güvenin bir ifadesi olarak daima kulaklarımızda çınlayacaktır:


Sen şehîd oğlusun incitme yazıktır atanı!


 






[1] Şehitler hakkında şu iki ayeti zikredebiliriz: Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar Rableri katında diridirler ve Cennet meyvelerinden rızıklandırılırlar. Onlar Allah'ın kendilerine verdiği ihsandan (şehitlik rütbesinden) dolayı neş'eli haldedirler.” (3/Âl-i İmrân¸ 169-170); “Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyiniz. Belki onlar diridirler. Fakat siz anlamazsınız.” (2/Bakara¸ 154).


 



[2] Bu konudaki bir hadisi şerif şöyledir: “Cennete giren hiçbir kimse¸ dünyadaki her şeyin kendisinin olması karşılığında bile dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehit olan¸ kavuştuğu şehitlik rütbe ve nimetlerinden dolayı dünyaya dönüp 10 kere daha öldürülmeyi temenni eder…”

Sayfayı Paylaş