"UZUN İNCE BİR YOL"DA YÜRÜMEK

Somuncu Baba

"Son dönemin büyük sufîlerinden Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de bu geleneğin
günümüzdeki takipçilerinden bir "mutasavvıf şair" olarak edebiyatımızda önemli
bir yere sahiptir. Onun şiirlerine baktığımızda Ahmet Yesevî'den başlayarak bütün
sufî şairlerin¸ bilhassa Yunus Emre ve Niyazi Mısrî'nin; Divan şiirinde ise başta
Fuzulî olmak üzere coşkulu söyleyişlerin sahibi Divan şairlerinin¸ yine şiiri "hikmet"i
anlatmada bir vasıta olarak gören Nabi gibi "hikemî" şairlerin yolunda eser veren
bir şair olduğunu söylemek gerekecektir."

Edebiyat


 


Mustafa ÖZÇELİK


 


1.


Divan¸ Halk¸ Tekke edebiyatı verimleri ele alındığında rağbet gören edebî "tür"ün  "şiir" olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nesir¸ edebiyatımızda Tanzimat'a kadar çok az yer almış¸ duygu¸ düşünce¸ olay… kısacası anlatılması gereken ne varsa hepsi şiirle anlatılmıştır. Durumun böyle olması pek çok sebeple açıklanabilir. Fakat bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli sebeplerden biri de o çağlarda "bir aşk ve iman" toplumu olmamızdır. Çünkü aşk ve iman¸ öncelikle kalbî bir meseledir ve "heyecan" kavramıyla iç içedir. Durum böyle olunca bir "doğuş" şeklinde gerçekleşen "anlatma" ihtiyacı¸ kendine en uygun vasıta olarak şiiri bulmuştur. Ortak bir kültürün ikliminde nefes alıp veren Tekke mensupları da bu geleneğe uyarak tıpkı Halk ve Divan şairleri gibi gerek duygu ve düşüncelerini¸ gerekse tarikatlarının adap ve erkânını şiirle anlatmışlardır.


 


Son dönemin büyük sufîlerinden Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de bu geleneğin günümüzdeki takipçilerinden bir "mutasavvıf şair" olarak edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Onun şiirlerine baktığımızda Ahmet Yesevî'den başlayarak bütün sufî  şairlerin¸ bilhassa Yunus Emre ve Niyazi Mısrî'nin; Divan şiirinde ise başta Fuzulî olmak üzere coşkulu söyleyişlerin sahibi Divan şairlerinin¸ yine şiiri "hikmet"i anlatmada bir vasıta olarak gören Nabi gibi "hikemî" şairlerin yolunda eser veren bir şair olduğunu söylemek gerekecektir. Bu tespiti yaparken gayemiz¸ şairin bir "etkilenme" meselesinin öznesi olduğunu söylemek değildir. Amacımız¸ onun beslendiği¸ içselleştirdiği kaynakları vermektir. Zira şiir¸ hemen oluşan¸ yazılıp söylenen bir hadise olmayıp yüzyıllar içinde damıtılarak geleceğe akan bir dil olayıdır. Bu yüzden bir şair¸ gelenekte ne ölçüde güçlü referans kaynaklarına sahipse şiirini de o güç ölçüsünde kurar. Osman Hulûsi Efendi'de de gördüğümüz budur. Divan'ı bize kadim edebiyatımıza vukuf sahibi bir şair oluşunu gösteren bir kaynak hükmündedir.


 


Şüphesiz¸ gelenekten beslenme şairde öncelikle bir şiir kültürü oluşturur. Ama kişiyi şair yapan husus¸ bu kültürün ikliminde kendi sesini¸ üslubunu bulmasıdır. Hulûsi Efendi'de işte bunu görmekteyiz. O¸ bu birikimini kendi duygu dünyasında iyice yoğurarak kendi şiir tarzını kurmuş ve ortaya önemli bir şair olarak kendisinden bahsetmemiz gereken bir isim olarak çıkmıştır. Nitekim şiirlerine "doğuş" ismini vermesi de onda şiirin ferdî bir kabiliyet olarak tezahür ettiğini göstermektedir. Bu bakımdan onun şiiriyle ilgili söyleyebileceğimiz en temel özelliklerinden biri bunların "ilhama dayalı metinler" olduğu¸ "kurmaca bir nitelik" taşımadığıdır. Zaten hiçbir mutasavvıf şair¸ "zamane idraki"nde olduğu gibi kelimeler üzerinde oynayarak¸ ortaya bir sanat eseri çıkarma gayreti ve niyeti içinde olmaz. Onlar¸ "Rabbanî ilham"larını söyler yahut yazarlar¸ sonuçta ortaya bu ilhamın kaynağı "Rabbanî" olduğu ve şiir onlarda bir gönül dili şeklinde ifadesini bulduğu için gerçekten güçlü metinler çıkar.


 


Hulûsi Efendi'nin şiirleri bu bağlamda aslında ayrı ayrı incelenecek ve buna göre bir hükme konu olacak zenginlik taşımaktadır. Fakat buna bir yazı çerçevesinde imkân olamayacağı için biz¸ burada sadece bir şiiri üzerinde durarak bu zengin dünyaya bir pencere açmak istiyoruz. Hulûsi Efendi¸ tıpkı Yunus Emre gibi hem divan hem tekke/halk şiiri tarzında eserler vermiştir. Buna bağlı olarak da hem aruzu hem de heceyi kullanmıştır. Eseri¸ "tertipli bir divan" özelliği taşımakta olup içinde gazeller¸ kasideler¸ müfredler¸ müstezadlar…yer alırken aynı zamanda koşmalara¸ semailere de rastlamak imkân dahilindedir.


 


2.


 


Hulûsi Efendi'nin incelememize konu olacak şiiri¸ halk şiiri tarzında yazılmış bir metindir. 8'li hece ölçüsü ve "gider" redifiyle yazılan bu şiire önce bir bütün olarak baktığımızda şairin bir "mürşid" sıfatıyla sûfî yolculuğun temel hedeflerini anlatma niyeti taşıdığını görmekteyiz. Bu manada¸ zaten şiirin başında "sûfî" hitabını da kullanarak bu yola girmeye niyet etmiş müride bu yolun niyetleri¸ usulleri¸ şartları konusunda temel bilgileri vermektedir:


 


Sûfî bizim bu râhımız


Semt-i yâra doğru gider


Arşa çıkan bu âhımız


Semt-i yâra doğru gider


 


"Semt-i yâr"a gitmek… Yolculuğun hedefi¸ varacağı menzil burasıdır. Öyleyse sözün burasında "yâr" kelimesinden ne anlamamız gerektiğine bakalım. Sözlük anlamıyla "sevgili¸ dost" manasına gelen bu kelime bir tasavvuf terimi olarak "Tüm yaratıkların sûretlerini oluşturan¸ İlâhî sıfatlar"¸ kısacası "Allah¸ Rab" demektir. Bu söyleyiş¸ aynı zamanda kelime-i tevhid'in esasını da belirtmekte ve böylece kelime diğer bir manasıyla "Şuhûd âlemi"ni yani "Zât-ı Hakk-ı temâşâ" manasında da kullanılmaktadır. Zira kalpte "yâr" varsa "ağyâr" yoktur. Çünkü ikisi bir yerde olmaz. Öte yandan "yâr" kelimesi sufî şiirin ortak kavramlarından biridir zaten. Nitekim konuyu izah babında Fuzûlî'nin şu söyleyişi de hatırlanmalıdır.


 


Âlem hoş idi ki var idi yâr


Çün yâr yok olmasın ne kim var


 


Yukarıdaki dörtlüğün üçüncü mısraında geçen "âh" kelimesi de "semt-i yâr" terkibinin açıklanması için ele alınması gereken bir diğer önemli kavramdır. Bir nida edatı olan bu kelime¸ son derece zengin çağrışımları içinde taşır. Akla ilk gelecek olan manası ise "Âşık'ın iç âlemindeki ateşin ve elemin sesli olarak ifadesidir." Şair¸ bu kelimeyi içinde "yâr" kelimesi geçen bir dörtlükte kullanarak güçlü bir kompozisyon kurmaktadır. Zira "yâr" yani "sevilen" varsa bir de "seven" yani "âşık" bulunmalıdır. Böylece sevenden sevilene doğru yapılan bir yolculuğun sufîlikte asıl niyet olduğu bu¸ birbirini tamamlayan birbirine anlamca akraba kelimelerle daha vurgulu bir şekilde belirtilmektedir.


 


Sözün burasında "ateş" ve "elem" kelimeleri üzerinde de durmalıyız ki tablo tam olarak anlaşılsın. Ortada bir seven bir de sevilen olduğuna göre¸ ikisi arasındaki yakıcı duygunun adı "aşk" olmaktadır. "Yakıcı" dedik; çünkü aşk dediğimiz hâlin en temel özelliği yakıcı olmasıdır. Yakan şey ise kişiye elem verir. Bu yüzden âşık olmak derde düşmektir. Dert ise arazlarıyla kendini gösterir. İşte bunlar elemin tâ kendisidir. Bu da kişinin¸ sevginin son mertebesi olan aşk makamında bulunmasındandır.


 


Âh kelimesinin Osmanlıcadaki yazılış şekliyle de âşığın bu hâlini resmettiği görülür. Bilindiği gibi âh kelimesi elif ve he harfleriyle yazılmaktadır. "Elif" uzun olması itibariyle kılıçla açılan çizik çizik yaraları¸ "he" de yürekte göz göz olmuş yuvarlak¸ okla açılmış yarayı simgelemektedir. Öte yandan  "âh" kelimesi harfleri itibariyle Cenab-ı Allah'a yani "sevilen"e de remz olmaktadır. Zira Elif¸ Allah kelimesinin ilk harfi "he" ise son harfidir. Öyleyse "âh" diyen her âşık aslında bu nida ile Allah'ı zikretmektedir. O'nu anmak¸ hasreti çoğaltmakta; hasret de aynı şekilde elemin yoğun bir şekilde tezahürüne yol açmaktadır.


 


3.


Şiirin ikinci dörtlüğü de temel kompozisyona uygun olarak yine bu yolun inceliklerinden söz etmektedir:


 


Tevfik-i Hak'dır pirimiz


Oldur yâr-ı sâdıkımız


El-hak bizim tarîkimiz


Semt-i yâra doğru gider


 


Doğru yola girenin rehberi Cenab-ı Hak olacaktır. Şairin bu kıtanın ilk mısraında "Tevfik-i Hak"tan söz etmesi bundan olmalıdır. Zira "Tevfik" tasavvuf terminolojisinde "Allah'ın¸ kulunun fiillerini rızasına ve muhabbetine uygun kılması¸ iradesine ve rızasına uygun işler yapmayı ona nasip etmesi" demektir ki bu durum¸ "Semt-i yâr"i hedefleyen bir sâlikin bu niyetinin boş kalmayacağını¸ ilâhî bir ikramla ödüllendirileceğini gösterir. Artık¸ Hak vardır. Yani tekrarlayacak olursak "yâr" olunca "ağyâr" aradan çıkmış¸ yolcuya pirlik(önderlik) yapacak olan da "sadık yâr" olan da¸ yolun sahibi de Cenab-Hak olmaktadır. Ve tevfik yani başarı O'ndandır. Hud suresinin 88. âyetinde de belirtildiği gibi "Allah veliyyu't-tevfik"tir.


 


4.


Yolundadır yolluğumuz


Hâliyledir halliğimiz


Herkes bilir kulluğumuz


Semt-i yâra doğru gider


 


Bu dörtlükte de vurgulanan anlayış¸ hemen hemen önceki iki kıtadakilerle aynıdır. Bu durumun bir tekrar şeklinde ifadelendirilmesi ise anlatıma kuvvet kazandırmak içindir. Zira bu "ince yol"un hedefi¸ hususiyetleri hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde çizilmelidir ki yolcu¸ selamete ersin. Hedefini şaşırmadan menziline varsın. Bu da bu tür bir ikrarla olmaktadır. Yani ne yapıyorsak O'nun yolunda yürümek şeklinde bir niyetle yapmaktayız. Bu yürüyüş esnasında büründüğümüz hâl¸ onun rızasına uygun gördüğü ve kuluna bir ikram olarak lutfettiği haldir. Çünkü "Tevfik" bu dörtlüğün genel anlamı içinde düşünecek olursak aynı zamanda " Kulun iradesi ile Hakk'ın kaza ve kaderi arasındaki âhenk ve birlik" manasına da gelmektedir. Bu âhenk ve birlik¸ "kul" olabilme bilinciyle kazanılabileceği için kulluğu burada insana yakışan "yüce bir sıfat" olarak düşünmek gerekir. Kulluk¸ sadece ve sadece O'nu bilmek¸ tanımak ve sevmektir. Bu yolun yolcuları ne buldularsa kullukta bulmuşlardır. Meselenin farkında ve bilincinde olan Yunus Emre de bu durumu: "Bir şaha kul olmak gerek." ifadesiyle belirtir. Yine Avnî mahlasıyla şiirler yazan Fatih de kulluğun bu önemini belirtmek için şöyle bir niyazda bulunur: "Kulluğundan etmesin âzâd Allah'ım beni…"


 


Bu dörtlükte "hâl" kelimesinin kullanılmış olması da bu kulluk meselesini daha başka bir boyuta taşımaktadır. O da şudur: Hâl¸ sadece sözlük anlamıyla "durum" anlamında değildir. Sufîlikte hâl¸ " Allah'ın bir lütfu olarak kalbe gelen manalar (feyz¸ bereket¸ marifet¸ his ve heyecan) demektir. Bu yolun yolcusu olanlar¸ bu yüzden "hâl sahibi" olarak nitelendirilirler. Yani Hakk'ın sevgisini ve rızasını kazanarak gönlünü zengin¸ ruhunu temiz kılan kişilerdir bunlar. Dolayısıyla "semt-i yâr" yolculuğuna talip olanlar böylesi yüce bir hedefi de gözetmek durumundadırlar. Şiirin devamını bir sonraki sayıda izaha çalışacağız…


 


—————-


*Es-Seyyid Osman Hulûsî Dârendevî¸ Divân-ı Hulûs-i Darendevî¸ Nasihat Yayınları¸ 3. Baskı¸ İstanbul¸ 2006


*Süleyman Uludağ¸ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü¸ Marifet Yayınları¸ İstanbul¸ 1996

Sayfayı Paylaş