TOPRAK GİBİ TEVÂZÛLU OLMAK

Somuncu Baba

"O Kur'an ki insanlara bütün güzel huyları
tâlim eder¸ insanları bütün fena huylardan
men-i tahzir buyurur. Aleyhisselatu vesselâm
efendimiz Kur'an-ı Kerim'in nur-ı semavisinden
feyz almış bu ulvî nurdan ümmetini de
müstefid etmiştir."

Tevâzû; merhametin¸ hizmetin¸ cömertliğin anahtarıdır.  Mütevâzı insanlar¸ her zaman¸ hizmet ehli kimseler olarak yaşadığı topluma faydalı olmak için mücadele ederler. Bunun tam tersi olarak tevâzûdan nasipsiz olanlar¸  kibirlidir¸ hasistir¸ ilâhî lütuflardan mahrumdur.


Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyururlar ki:


"Allah Teâlâ bana; ‘Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki¸ hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse¸ bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.' diye vahyetti."[1]


 


Sevgili Peygamberimize vahyolunduğu üzere Yüce Kitabımızca bir Müslümanın hayatını nasıl tanzim etmesi gerektiği ve Yaşayan Kur'an sevgili Peygamberimizin örnek ahlâkının nasıl meydana geldiği Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s) "Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler" adlı eserinde şöyle dile getirir:


"O Kur'an ki insanlara bütün güzel huyları tâlim eder¸ insanları bütün fena huylardan men-i tahzir buyurur. Aleyhisselatu vesselâm efendimiz Kur'an-ı Kerim'in nûr-ı semâvîsinden feyz almış bu ulvî nurdan ümmetini de müstefid etmiştir. Hazret-i Peygamberde zühd ve takva¸ tevazu¸ vakar¸ sabr u sebat¸ ahde vefa¸ hukuka riâyet afv u kerem¸ merhamet ve şefkat gibi bütün ahlâkı kemâlât ile bir halde inkişaf etmişti ki insan bunları düşündükçe hayran olmamak kabil olamaz."[2]


 


Bu hususu Hulûsi Efendi Hazretleri Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî adlı eserindeki bir beytinde şöyle dillendirir:


 


Kemâl-i acz iledir acz-i kemâl-i insân


Mütekebbirleri Allâh sevip a'lâ etmez[3]


(İnsanın kendi âcizliğini bilmesi¸ kendinin ahlâken yüceliğinin işaretidir. Kibirlenenleri Yüce Allah sevmez¸ hiçbir zaman da büyüklük taslayanları yüceltmez/alçaltır.)


 


Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen sahâbe nesli de Allah Rasûlü'nün tevâzû hâlinden fevkalâde nasiplenmişlerdi.


Hazret-i Ebû Bekir(r.a)¸ Allah Rasûlü'nün ifâdesiyle; "Üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi" olmasına ve yine Efendimiz'in; "Ebû Bekir bendendir¸ ben de ondanım…" buyurmasına rağmen¸ halîfeliğe seçildiğinde îrâd ettiği ilk hutbede:


"Ey insanlar¸ en hayırlınız olmadığım halde başınıza emir tayin edilmiş bulunuyorum." diyerek vazîfesindeki yüksek dirâyetine rağmen Hak Teâlâ'nın lutf u ihsânını ümîd ederek tevâzûdan müstağnî kalmamıştır.


 


Hulûsi Efendi Hazretleri Divân'ında şöyle buyurur:


 


Soyunup varlığın derde düş abdâl ol


Hem hamûle-i aşkı al arkana hammâl ol[4]


 


(Varlık davasını bırak¸  kul olarak¸ sade bir derviş olarak yaşa. Sevdiğini Allah için sev¸ gönlünü ilâhî muhabbet kaplasın ki¸ aşkın yükünü de insanların yükünü de bu muhabbetle sırtlanabilesin.)


 


N'ideceksin koy kamu fânî olan lezzâtı


Sana imdâd edecek sâliha-i a'mâl ol[5]


(Dünyevî lezzet ve sevgileri bırak¸ geçici zevklerle meşgul olma. Sana bu dünyada da ahirette de daima imdad edebilecek hayırlı işler yap¸ iyiliklerde ve güzel hizmetlere bulun.)


 


Bu beyitleri okuyunca¸ sahabe-i kiram efendilerimizin şu hatıraları gözümüzün önüne geliyor:


 


Selman-ı Fârisî  (r.a) Medâin vâlisiyken¸ Şam'dan bir tüccar gelmişti. Tüccar¸ yükünü taşıyacak bir hamal ararken¸ sırtında bir aba olan Hz. Selman'a (r.a) rastladı. Onu tanımadığı için de;


"–Gel şunu taşı!" dedi.


Selman- ı Fârisî  (r.a)  yükü sırtlandı. Halk¸ vâliyi birinin yükünü taşırken görünce adama hemen durumu îzah ettiler. Şamlı tüccar derhâl özür dileyip yükü almaya çalıştıysa da Hz. Selman (r.a)'a:


"–Zararı yok¸ yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim." karşılığını verdi.[6]


 


Halifeler halifesi Hz. Ömer'i (r.a) omuzunda kırba ile su taşırken gören bir sahabî sordu: "Bu ne hâl ey Allah Resûlü'nün halifesi!" Mukarrebiliğin mukimi Ömer şöyle buyurdu: "Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti¸ içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim -haşa ki o¸ bizim anladığımız ma'nada bir bulanıklık hissetsin- o hissi kırmak istedim." dedi.


 


Kibir İle Geldin Tevazu ile Gidiyorsun


Sultan Mahmud Gaznev orduları ile giderken¸ bacası tüten bir kulübe görüp¸ içeriye girdi¸ baktı ki Ebul Hasen Harkanî hazretleri¸ kitapları ve talebeleri ile ilgileniyordu.  Sultana ilgi göstermedi. Sultan ise¸ bu duruma çok öfkelendi; fakat belli etmeden dedi ki:


– Hocanız Bayezid-i Bistamî nasıl birisi idi?


Ebul Hasen Harkanî hazretleri¸ hocasının adını duyunca dedi ki:  


– Hocam öyle bir zât idi ki¸ Müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa¸ iman ile şereflenirdi.


– Bu ne biçim söz Peygamber efendimizi Ebu Cehil ve diğer müşrikler gördü¸ imana gelmedi¸ senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne bakan imana geliyor?


Ebul Hasen Harkanî hazretleri şu cevabı verdi:


– Ebu Cehil ve diğer müşrikler¸ Peygamberimizi Abdul Muttalib'in yetimi olarak gördüler¸ Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistamî hazretlerinin yüzüne¸ bir inançsız veya Yahudi bu ‘Bayezid-i Bistamî hazretleridir.' diye baksa iman ile şereflenirdi.


Sultanın hoşuna gitti ve memnun olarak ayrıldı. Ebul Hasen Harkanî hazretleri Sultanı dışarıya kadar uğurladı. Sultan şaşırıp dedi ki:


– Sizi anlayamadım¸ geldiğimde yüzüme bile bakmadınız; şimdi ise dışarıya kadar uğurluyorsunuz. Sebebi nedir ki?  Harkanî Hazretleri şöyle buyurdu:


– Gelirken kibirle içeri girdin¸ giderken tevâzû ile gidiyorsun¸ şimdi güzelleştin.


 


Peygamberimizin "Kavminin efendisi¸ onlara hizmet edendir." Hadis-i Şerifini Hulûsi Efendi Hazretleri Dîvân'ında şöyle dillendirir:


 


Var ehl-i Hakk'a hizmet et bî-taleb ü bî-garaz


"Seyyidü'l-kavmi hâdimuhum"  emr-i Habîb-i Kibriyâ'yı tut[7]


 


(Hakk'a hizmet edene¸ sen de hiçbir dünyevî beklenti içinde olmadan¸ garazsız ve ivazsız bir şekilde hizmet et. Peygamberimizin; “Kavminin ulusu¸ o kavme hizmet edendir.” hadis-i şerifindeki öğüdünü tut.)


 


Allah yolunda hayatını vakfeden Allah dostları başta olmak üzere bu kutlu yolun yolcuları hizmeti temel düstur edinmiş ve bu minval üzere hayatlarını geçirmişlerdir. Allah rızasından başka ümidi ve beklentisi olmayanın yaptığı işte¸ gördüğü hizmette elbette ki samimiyet vardır¸ gönüllülük vardır¸ ihlâs vardır. Zaten bu hâlis halleri onları yüceltmekte; içinde bulundukları toplumda¸ örnek önder hizmet insanı konumuna oturtmaktadır. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin her türlü hizmete koşması¸ Peygamberimizin bu hadisinin mazhariyetidir.


 


Ahmed Rufaî Hazretleri¸ bir gün talebelerine:


– İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin¸ dedi.


Müritlerinden biri:


– Efendim¸ sizde büyük bir ayıp var¸ diye cevap verdi.


Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütevazı insan hiç kızmadı¸ talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi¸ belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:


– Söyle dedi¸ kardeşim¸ o ayıbım nedir?


Talebe gözleri dolu dolu:


– Bizim gibilerin size talebe olması¸ dedi.


Bu söz gönüllere çok tesir etmiş¸ sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufaî Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;


– Ben sizin hizmetçinizim¸ diyebildi.


 


Bütün faaliyetlerini Hak için¸ Hakk'la olmak için¸ Hakça bir nizam için amaçlayan o büyük insan¸ bütün mutasavvıflar gibi¸ büyük bir tevâzû içindedir. Diğer bazı mutasavvıflarca da söylenilen konuyla ilgili şu mısraları hepimizin şiarı olmalıdır:


 


Kulluk vazifemizdir yokluk şiârımız hem


Kayırmayız özümüz olsak da yahşi yâ kem


Bir güzelin urgunu âşüftesiyiz her dem


 


Nâm u nişânımız yok dervîşe şân gerekmez


Yokluk yolcularına başka nişân gerekmez.[8]


 


Yukarıdaki şiiri okuyunca ârifler sultânı Hazret-i Mevlânâ'nın şu sözleri hatırımıza düşer:


"Ben kul oldum¸ kul oldum¸ kul oldum. Ben âciz kul¸ kulluğumu îfâ edemediğimden utandım ve başımı önüme eğdim. Her köle âzâd edilince sevinir. İlâhî! Ben ise¸ Sana kul-köle olduğum için sevindim." niyâzında olduğu gibi¸ hakîkî tevâzû¸ kulu ilâhî azamet karşısında yokluğunu îtiraf ile boyun eğmeye sevk eder."


 


Sivaslı İhramcı­zâde İsmail Hakkı Efendi (k.s)¸ soyadı kanunundan sonra "Top­rak" soyadını alır. Osman Hulûsi Efen­di de "Ateş " soyadını alır. Hulûsi Efendi her halinde ve tavrında manevî üstadı İhramıczâde'nin toprak olmayı öğütleyen soyadının gereklerini bütün hayıtında yaşayışıyla sergiler. Dîvân'da şöyle buyurular:


 


Urûc etmez Hulûsî cân gubârı olmasa toprak


Düşüp toprağa toz ol uçmağa ol lâ-mekânınçün[9]


***


Her aybı örter toprak


Toprak ol toprağa bak


Settârü'l-uyûb olan


Anı öyle kılmış Hak[10]


 


Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de¸ tevâzû husûsunda toprağın hikmetini okuyarak¸ tevâzûda toprak gibi olmaya dâvet eder:


"Allah buyurdu ki: "Ey insan¸ dikkatle bak da gör¸ senin topraktan yaratılmış bedenine¸ rûhumdan bir tohum ektim¸ seni yücelttim. Sen bu toprağın bir tozu iken¸ seni üstün bir varlık yaptım. Sana akıl verdim¸ aşk verdim. Sen bir hamle daha yap da topraklığı¸ yâni tevâzûu kendine sıfat¸ huy edin. Ben de¸ seni bütün yarattıklarımın üstüne emîr kılayım."


Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ise¸ tevâzûun mânen yükseliş sırrına dikkat çekmek üzere suyu hikmet nazarıyla okuyup şöyle buyurur:


"Sel¸ heybetle aktığı için baş aşağı yuvarlanıp gidiyor. Çiğ damlası ise¸ küçücük ve âciz olduğundan¸ güneş onu sevgiyle yükseklere çıkarmaktadır."


 


Taş ve ağır parçalar asla yükseklere doğru çıkamaz; ama su ve toprak zerreleri daima güneşe doğru yücelir.


Ayaklar altına düşüp ezilip hâk-veş yerde


Gubâr-ı âsumâna ser çeken bir hâk-i pâ olsan[11]


 


Mânevî terbiyeye de öncelikle nefis tezkiyesiyle başlanır. Nefisten en zor çıkarılabilen kötü huy; kibir ve benliktir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:


"Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak¸ dağları iğne ile kazmaktan daha zordur." buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da mânen tekâmül edebilmek¸ dînin hedeflediği kâmil insan olabilmek mümkün değildir.


 






[1] Müslim¸ Cennet¸ 64.



[2] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 15¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[3] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 418¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[4] Ateş¸ Dîvân¸ s. 181.



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s. 181.



[6] İbn-i Sa'd¸ IV¸ 88.



[7] Ateş¸ Dîvân¸ s. 24.



[8] Ateş¸ Dîvân¸ s. 112.



[9] Ateş¸ Dîvân¸ s. 222.



[10] Ateş¸ Dîvân¸ s. 370.



[11] Ateş¸ Dîvân¸ s. 146.

Sayfayı Paylaş