TEVBE VE MÜJDE

Somuncu Baba

"Allahu Teâlâ'nın sıfatlarından biri de kendisinden bir kerem ve ihsan olarak tevbeyi kabul etmesi ve buna sevinmesidir. Tevbenin bereketi er ya da geç¸ gizli veya aşikâr olarak görülür. Tevbenin karşılığı; kalplerin temizlenmesi¸ günahların silinmesi ve sevapların katlanmasıdır."

İnsan ancak¸ Allah(c.c.)'ın rızasını kazanmakla en üstün hâle gelir ve en kusursuz sıfatlara kavuşur. İnsan¸ sevgide ve rızâda¸ hoşlanmada ve buğzetmede Allah Teâlâ'ya uyması mesabesinde kâmil iman sahibi sayılır. Sevdiği ve razı olduğu şeylerde Allah'a uymak ve O'na isyandan hoşlanmamak da ancak her türlü kusur ve günahları için sahih bir tevbe etmekle¸ Allah Teâlâ'ya itaatte dosdoğru olmakla ve haramlardan uzak durmakla olur. Sahih tevbe¸ ibadet makamlarının en yücesidir. Sahih tevbe¸ mü'minlerin şeref sermayesi ve takvâ sahiplerinin itaatteki gâyesidir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ Dîvân'ındaki bir beyitte şöyle buyurur:


 


Ey gönül gel edelim tevbeler isyânımıza


Dahi bel bağlayalım sıdk ile sultânımıza[1]


 


Tevbe¸ beşerin noksanlığının ve insanın kusurunun gereklerindendir. İbadetle sorumlu tutulan insan¸ ibadetinde kusurdan¸ yanılgıdan¸ gafletten¸ hatadan¸ unutkanlıktan ve günahtan uzak olamaz. Bu nedenle Resûlullah  (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki; şayet sizler günah işlemeseydiniz Allah Teâlâ sizi götürüp¸ günah işleyen ve Allah Teâlâ'dan bağışlanma dileyen¸ bunun üzerine kendilerini bağışlayacağı bir topluluk getirirdi.” Bu hadisi İmam Müslim¸ Ebu Hureyre (r.a.) kanalıyla rivayet eder. Yine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Hepiniz hatâ yaparsınız; hatâ yapanların en hayırlısı tevbe edenlerdir.”


Allahu Teâlâ'nın sıfatlarından biri de kendisinden bir kerem ve ihsan olarak tevbeyi kabul etmesi ve buna sevinmesidir. Tevbenin bereketi er ya da geç¸ gizli veya aşikâr olarak görülür. Tevbenin karşılığı; kalplerin temizlenmesi¸ günahların silinmesi ve sevapların katlanmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter¸ Peygamber'i ve onunla birlikte olanları utandırmayacağı günde Allah sizi¸ içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları¸ önlerinden ve arkalarından koşar da onlar¸ ‘Ey Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla¸ bizi bağışla¸ çünkü sen her şeye gücü yetensin' derler."[2]


 


Ümit ile Beklemek


 


Hulûsi Efendi Hazretlerinin Dîvân'ındaki iki beyit bize affedilmenin sırlarını fısıldar:


 


Her vech-i ümîd ile isteyü ihsânını


Sâillerin kapına hep ihsâna gelmişler


 


(Her zaman ümitli olarak¸ asla ümitsizliğe düşmeden günah işleyenler¸ kötülüğe düşenler¸ ihsan edici olan Rabbinin kapısına bir dilenci gibi gelirler. Kulun işi istemek Rabbinin işi vermektir. Kul bağışlanmayı diler¸ Rabbi tevbeleri kabul eder¸ bağışlar.)


 


Bağışlar deyü şâhı kulunun isyânını


El bağlayıp huzûra hep dîvâna gelmişler[3]


 


(Kul isyan etmiştir¸ kusurunun¸ günahının ve acziyetinin farkındadır. Ama Rabbinin huzuruna çıkıp af talep etmiştir¸ saygı ve izzette kusur etmez. Yüce divana çıkıp¸ hâlini arz eder¸ affedilmeyi bekler.)


 


Dîvânı Hulûsî-i Dârendevî'deki şu gazeli okuyunca insanın aklına Peygamberimizin şairi Kâ'b b. Mâlik (r.a) Hazretleri geliyor. Gazeli ve ardından Kâ'b Hazretlerinin tevbesinin kabulünü okuyarak yazımızı taçlandıralım:


 


Yakdı dil ü cânımı aşk oduna cânânım


Sönmeyip ebed kalsa bu tendeki sûzânım


 


O gül-i tere meyl etdi bu mürg-i gönül dostlar


Bülbül gibi gül-zâra erse n'ola efgânım


 


Bir nîm-nigâh ile aklımı kılıp yağmâ


Bend oldu gönül ana hîç kalmadı iz'ânım


 


Tahrîb-i gönül âhir lutfuyla olup ma'mûr


Kim bâğ-ı Behişt oldu bir lahzada vîrânım


 


Âsîlere mağfiret evrâkını sundular


“Ve gafertü” hitâbıyla afv oldu bu isyânım


 


 Hulûsî eğer ol şûh bir arz-ı cemâl etse


Cân ola bu cânânın bu îdine kurbânım[4]


 


 


Tevbe ve Müjde


 


Kâ'b b. Mâlik (r.a.)¸ babasının tek oğlu olup hâli vakti yerinde idi. Arap Yarımadası'nın ileri gelen şairlerinden biriydi. İslâmiyet'in Medine'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe bi'atına katılmış ve orada Müslüman olmuştu. 


 


Tebük Gazâsı'na gidilecekti. Daha önceki gazâlarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber Efendimiz¸ bu defa Müslümanları topladı ve Tebük'e sefer yapılacağını haber verdi.


 


Mü'min oldukları halde ihmalcilik yüzünden sefere katılamayanlar da oldu. Bunlar: Kâ'b b. Mâlik¸ Mirâre b. Rabî' ve Hilâl b. Ümeyye (r. anhüm) idi.


 


Kâ'b b. Mâlik (r.a.); Akabe'de Hz. Peygamber'e bi'at etmiş¸ Bedir dışında tüm gazâlara katılmıştı. Tebük seferine katılmak için her türlü imkâna sahip olduğu halde sırf ihmalciliği nedeniyle bu gazâya katılamadığını şöyle belirtmiştir: “Hz. Peygamber bu gazâ için hazırlanmaya başladılar. Ben de onlarla birlikte yol hazırlığını görmek üzere sabahleyin evden çıkıp dolaşır¸ hiç bir iş görmeden akşamüzeri evime döner¸ gelirdim. Kendi kendime; hazırlanmak için çok vaktim olduğunu söylerdim. Bu ihmalcilik bende sürdü gitti. Sonunda Resûlullah ve ashâbı birden yola çıkıverdiler.”


 


Diğer iki sahâbe de benzer ihmal içinde olup gecikmişler ve sefere katılmamışlardı. Ancak daha sonra bu üç sahâbe rûhen çok daraldı ve dünya kendilerine dar geldi.


 


Kâ'b b. Mâlik (r.a.)¸ Resûlullah'a yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnâda onun çehresine bakmaya çalışıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz ondan yüzünü çeviriyordu. Bu hâlden iyice bunalan Kâ'b¸ amcaoğlu Ebû Katâde'ye gitti ve ona sordu:


 


– Ey Ebû Katâde! Allah için soruyorum. Allah'ı ve Resûlü'nü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?


Fakat cevap alamadı. Birkaç defa daha sordu. Ebû Katâde kısa cevap verdi:


 


– Allah ve Resûlü daha iyi bilir.


Bunun üzerine Kâ'b mahzûn bir şekilde¸ gözyaşları içinde oradan ayrıldı.


 


Günler geçti¸ haftalar birbirini kovaladı. Kimse Kâ'b'la bir tek kelime konuşmuyor¸ Kâ'b işin nereye varacağını bilemiyordu. Bu arada¸ Kâ'b'ın imtihanını daha da çetinleştiren bir hâdise ortaya çıktı. Kâ'b 50 gün devam eden bu ıstırap verici bekleyiş devresinde Gassan'daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu:


 


– Efendinizin size uygunsuz muamelede bulunduğunu duydum. Sizi hukukunun çiğnendiği ve kıymetinin bilinmediği bir yerde bırakmayız. Yanımıza gelin¸ size ikramlarda bulunuruz.


Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan¸ kendisiyle konuşmak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları¸ diğer bir tarafta da izzet¸ ikram ve haşmet teklif eden bir davet vardı.


 


Düşman¸ Kâ'b'ın bu zayıf ânını değerlendirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda¸ böyle cazip bir teklife kim hayır diyebilirdi? Fakat Kâ'b tereddütsüz Kıptî liderinin mektubunu yırtıp attı.


 


Tam bu esnada¸ Kâ'b'ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Peygamberimizin gönderdiği bir elçi¸ ona¸ hanımından uzak durmasının istendiğini haber veriyordu. Kâ'b hanımını boşamayacak¸ ama ondan ayrı yaşayacaktı.


 


Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu. Aynı emir diğer üç sahâbeye de gönderilmişti. Fakat bu emir de Kâ'b'ın ve arkadaşlarının Resûlullah'a bağlılığını sarsmadı. İşledikleri hatanın pişmanlığı içinde bütün ruhlarıyla Allah'a yalvarıp istiğfar ediyorlardı.


 


Ama mü'minler cemaatinden ayrılmak¸ Allah ve Resûlü'nü terk etmek akıllarından bile geçmiyordu. İmanları böyle bir davranışa müsaade etmiyordu. Bundan sonrasını Kâ'b hazretleri şöyle anlatır:


 


“İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gece sonrasında¸ gecenin sabahında sabah namazını kıldım. Ruhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum. Âdeta yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnada bir ses işittim:


 


– Ey Mâlik'in oğlu Kâ'b¸ müjde¸ müjde!


 


Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım.”


 


Peygamber Efendimiz sabah namazından sonra¸ bu üç sahâbenin tevbelerinin kabul edildiğini halka ilân etmişti. Bunun üzerine sahâbeler müjdeyi kardeşlerine ilân etmek için yarışırcasına koştular ve Kâ'b'la birlikte diğer iki Sahâbeye müjdeciler gönderdiler.


 


Kâ'b b. Mâlik (r.a)¸ bundan sonrasını ve Peygamberimizin yanına gidişini şöyle anlatır:


 


“Hemen Resûlullah Efendimize gittim. İnsanlar¸ beni takım takım karşıladılar ve “Allah'ın¸ tevbeni kabul buyurması¸ sana kutlu olsun!” diyerek beni¸ kutladılar.


 


Mescide varıp girdim. O sırada¸ Resûlullah Efendimiz¸ ashabıyla oturuyordu.”


 


Kâ'b bin Mâlik (r.a) anlatmasına şöyle devam etti:


 


“Kendisine selâm verdiğim zaman¸ Resûlullah Efendimiz¸ sevinçten yüzü şimşek çakar gibi bir hâlde olarak bana buyurdu ki:


 


– Seni¸ öyle bir günün hayır ve saadetiyle müjdelerim ki¸ o¸ annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin en hayırlısıdır! Sen¸ hiç bir zaman¸ üzerine doğmamış olan hayırlı güne gel!


 Bunun üzerine Peygamber Efendimize sordum:


 


– Yâ Resûlullah! Bu müjde¸ Senden mi¸ yoksa Allahü Teâlâ'dan mı?


– Benden değil¸ Allahü Teâlâ'dandır!


 


Zaten¸ Allahü Teâlâ tarafından sevindirildiği zaman¸ Resûlullah'ın yüzü¸ sevinçten¸ ay parçası gibi parıldardı. Bunu¸ biz de yüzünün parıltısından anlardık.


 


Resûlullah (s.a.v)'ın önüne oturunca dedim ki:


 


– Yâ Resûlullah! Hem tevbemin kabulüne şükür için hem de Allah'ın ve Resulü'nün rızasını kazanmak için sadak olarak malımın tamamını dağıtacağım!


Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:


 


– Malının bir kısmını yanında tut. Hepsini dağıtma! Bu¸ senin için daha hayırlıdır.


 


Bunun üzerine dedim ki:


 


– Öyle ise¸ Hayber'de hisseme düşmüş olan malı¸ yanımda tutar¸ kendime alıkorum. Yâ Resûlullah! Allahü Teâlâ beni¸ ancak doğrulukla kurtardı. Artık ben¸ tevbemin icabından olarak¸ bundan böyle sağ kaldıkça¸ yaşadıkça¸ doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim!


Vallahi¸ Resûlullah Efendimize¸ bunları söylediğimden beri¸ Müslümanlardan hiç bir kimse bilmiyorum ki¸ doğru söylemek hususunda¸ Allahü Teâlâ'nın bana yaptığı imtihandan daha güzel imtihanı ona yapmış olsun!


 






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 251¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] 66/Tahrîm¸ 8.



[3] Ateş¸ Dîvân¸ s. 74.



[4] Ateş¸ Dîvân¸ s.192.

Sayfayı Paylaş