SÜNBÜL SİNAN HAZRETLERİ’Nİ ŞİİRLE ANLATMAK

195-somuncubaba-sunbul_sinan

Atalarımız “Şeref’ü-l mekânî bi’l-mekîn” sözünü sıkça kullanırlardı. Bu söz, günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak “Makamların şeref ve izzeti oturanlarla kaimdir.” anlamına gelmektedir. İstanbul’un Fatih semtinde yer alan Kocamustafapaşa da bu tür yerlerden biri olarak karşımıza çıkar. Adını Bizans döneminden kalan Ayios Andreas Manastırı Kilisesi’ni 1489 yılında camiye çeviren Sadrazam Koca Mustafa Paşa’dan alan bu semtin hayli geçmişe uzanan tarihi hakkında çok söz söylenebilirse de dün olduğu gibi bugün de Kocamustafapaşa demek semte adını veren paşadan çok “Sünbül Sinan” demektir.

Kimdir Sünbül Sinan? Adıyla başlayalım söze. Asıl adı Yusuf Sinan’dır. “Sümbül” lakabı ona şeyhi Cemâl-i Halvetî tarafından verilmiş ve zamanla asıl adı unutularak hep bu isimle anılmaya başlamıştır. Kendisi Halvetiyye’nin Sünbüliyye kolunun kurucusu bir mutasavvıftır. Öncesinde medrese kökenli bir müfessir ve vaiz olduğunu da burada söylemiş olalım.  Tabi bir önemli özelliğini de Merkez Efendi gibi bir maneviyat büyüğünü yetiştirmesidir. İşte Kocamustafapaşa’nın maneviyat coğrafyasını bu iki kandil aydınlatır. Ondan hatıra kalan dergâh ise bugün de bir irfan ocağı olarak hizmetine devam etmektedir.

Şiir Söyleyen Bir Veli

Sünbül Sinan, pek çok bakımdan önemli bir şahsiyettir. Her şeyden önce sadece bir sufi olarak dergâhta sohbetle meşgul olmayıp İstanbul camilerinde tefsir dersleri yapan, vaaz veren bir âlimdir de. Ama onun bu manada öne çıkan tarafı sanata, şiire açık bir sufi olmasıdır. Nitekim “Risâletü’t-tahķîķiyye” ve bu eserin bir özeti mahiyetinde olan “Risâle Der Hakk-ı Zikr ü Devrân” adlı eserlerinde devranın raks olarak görülmesine şiddetle karşı çıkar ve müziğe helal dairesinde yaklaşır. Bu da onun müntesiplerinin daha çok sanata, şiire, musikiye ilgi ve muhabbet duymalarını sağlamıştır. Kendisinin “Risâletüetvâri’s-seb’a” isimli seyr-ü sülûk mertebelerinden bahseden bir eseri daha bulunmakla beraber konumuz açısından bahsedeceğimiz yönü az önce bahsettiğimiz devranla ilgili eserinde bazı şiirlerinin yer almasıdır. Bursalı Mehmed Tâhir’in belirttiğine göre şiirlerinden iki örneğe “Sefîne”de de rastlanmaktadır. “Gel ey sâlik diyem bir söz ki haktır” mısraıyla başlayan on beyitlik bir ilâhîsi bestelenmiş ve tekkelerde âyin sırasında okunagelmiş bir eserdir. Hatta onunla ilgili Cebbarzâde Ârif Bey tarafından “Miftâh-ı Hısn-ı Hazâin-i Rahmâniyye” adıyla bir de şerh yazılmıştır. Teberrüken bir şiirini alalım: “Aşk ile iki cihanda şah olan gelsin beri/Rah-ı Hak’ta bende-i dergâh olan gelsin beri/Devlet-i dünya ile mağrur olanlar gelmesin/Aşk-ı fani, fena fillah olan gelsin beri/Sümbülî, ince durur kıldan sırat-ı müstakim/Destgîri daima Allah olan gelsin beri.”

Hakkında Şiir de Söylendi

Bir sufi; şiiri sever, şiir yazar da şairlerin ilgi alanına girmez mi? Elbette girer. Bu konuda en meşhur şiirlerden biri Molla Murad tarafından yazılan “Saray-ı vahdet olmuşken makamın/Çü birdir Sümbüli mar’uf u ârif beytiyle başlayan şiirdir. Hayli uzun olan bir şiirde Sünbül Sinan’ın tarikat şeceresi ve türbesi anlatılır. Bir diğer örnek şiir ise Yahya Kemal Beyatlı’nın “Kocamustafapaşa” şiridir. Şairin “Kocamustafapaşa! Ücrâ ve fakîr İstanbul!/Tâ fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul/Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada” mısralarıyla başlayan bu şiirinde önce semtin ne kadar bizim özelliklerimizi ve tarihî hatıralarımızı taşıdığından söz edilir. Ardından “Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak” mısraı ile başlayan kısmında buranın nasıl bir maneviyat coğrafyası olduğundan söz edilir. Burada hayatla ölüm iç içedir. Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada/O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada/Geçer insân bir adım atsa birinden birine/Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.” mısraları bu durumu çok çarpıcı bir şekilde tasvir eder. Burada “Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen/Çeşmeden her su içerken: ‘Şükür Allah’a’ diyen” insanlar yaşamaktadır. Ardından semte adını veren paşanın yaptırdığı caminin hikâyesine geçilir. Şair, böylesi bir semtten geçerken gizli bir çağrıyla Sünbül Sinan’ın türbesine gelir. Burada derin ruh halleri içersinde Sünbül Sinan’ı şöyle anlatır: “Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar/Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın rûhu yanar/Ne saâdet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak/Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak! …” “Vatanın cedleriyle yaşamak…” Bu mısra Kocamustafapaşa semtinin ne kadar bizim olduğunun ifadesidir. Oraya bu havayı veren de elbette Sünbül Sinan’dır.

Yahya Kemal’in “Resimli Hayat” dergisinin 15 Temmuz 1953 tarihli sayısında çıkan bu şiirinden yıllar sonra bu defa başka bir şairin yolu yine Kocamustafapaşa’ya düşer. O da Yahya Kemal’inkine benzer duyguları yaşayarak bu ziyaretin hatırasına “Sünbül ile Kuyu” şiirini yazar. Tabi burada bu şiirin anlam dünyasına girebilmek için kuyu meselesine temas edilmelidir. Bu hikâye Sünbül Sinan’ın tarikata giriş hikâyesidir. Buna göre kendisi medresedeki tahsili sırasında sufîlerin aleyhinde birisidir.  Arkadaşlarından biri de Çelebi Halife’nin müridlerindendir. Sünbül Sinan zaman zaman bu arkadaşına, “Bu sufîlerin meclisinde ne bulursun?” diye takılmaktadır. Bir gün bu arkadaşı ile medreseden çıkmış yürüyorlarken yolda Çelebi Halife ile karşılaşırlar. Arkadaşı “İşte bizim efendimiz geliyor.” deyince, Sünbül Sinan arkadaşının kulağına eğilerek; “Pilav âşıkı bir sûfiye benziyor.” der. Fakat arkadaşı bu duruma aldırmaz. “İnsan, uzaktan görmekle ve kıyafetine bakmakla anlaşılmaz. Gel beraber bir kere toplantısında bulunalım. Sohbetini dinle, sonra karar ver.” diyerek onu ikna eder. Toplantıya giderler ve sohbet esnasında Çelebi Halife, Sünbül Sinan’a dönerek: “Dileyen ister, isteyeni (şeyh) vasıl eyler; bir nazarla maksudun hâsıl eyler” deyip ona bir nazar eyler. Bu bakış Sünbül Sinan’ı kendinden geçirip bayıltır. Kendine gelince de şeyhin elini öper ve o güne kadar yaptığı tenkitlerden pişmanlık duyar.

Sünbül Sinan o gece eve dönmemiş, dergâhta kalmıştır. İşte o gece orada bir rüya görür. Rüyasında bir kuyunun başında toplanmış ve kuyudan kovalarla su çekmek isteyen insanlar görür. Su içmek arzusuyla kendisi de su çekmek ister ve bu amaçla kuyunun başına varır. Bu sırada kuyunun suyu dolarak taşmaya başlar. Herkesin büyük zorluklarla ulaşmaya çalıştığı suya kolayca kavuşur ve susuzluğunu giderir.

Sabahleyin hemen Şeyhi’nin yanına koşar. Rüyasını anlattığında, Şeyhi Çelebi Halife, “Senin gönlünde ilâhî füyuzatın coşkunluğu vardır. Sana karşı geliyor. Niçin onu kuvveden fille çıkarmazsın. Rüyanın hakikat olmasını istemez misin?” deyince, hemen Şeyh Hazretleri’ne intisap eder ve tarikata girer.

İşte Hilmi Yavuz’un şiiri bir bakıma bu menkıbenin hikâyesi olarak yazılmıştır. “Sünbül Sinan! Seni ağır kuyulardan derledim; seni/Aşklara, aşklara yolladım/Ve tayy-ı zaman/Güzleri vardır/İşte bir söz ağarır dizelerde/Bu ‘akşam’dır ve o’dur/Sende kalan, sende kalan…”mısralarıyla başlayan şiir onun kuyu hikâyesine atıfla şöyle biter: “Sünbül Sinan! Bir suyu/Öper gibi geçtin tenimizden/İşte bu, bir kuytuyu/Okşamak ve var olmaktır/Bir dağ kendi gölgesinde kaybolur/Ve bir su, bu akar su/Yeniden-akmayı öğrenir/Sende duran, sende duran…” mısralarıyla devam eder. Şiirin son bölümü ise şairin Sünbül Sinan’ın hikâyesiyle bütünleşmek isteyen ruh halini yansıtır. “Sünbül Sinan! Hüzünler/Durmuyor; her şey gelgit…/Bir yaprak, kendini sürgit/Sana benzetiyor/Bu kuyu, kalbim ve talanla birlikte büyüyen kuyu/Kendi dibindeki çiçekle besleniyor/Sende solan, sende solan…/Ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!..”

Bu iki şairden yaptığımız bu alıntı Sünbül Sinan’ın hatırasının bugüne kadar gelmesinin ve bundan sonra da unutulmayacak olmasının birer ifadesidir. Zira şiire, menkıbeye, musikiye konu olanlar ebedilik çeşmesinden/kuyusundan âb-ı hayat içmiş olanlardır. Bunlardan biri olan Sünbül Sinan da bugün dinlendiği türbesinde ziyaretçilerini krem rengi duvar üzerinde kimi sağa, kimi sola doğru boyun eğmiş aşı boyalı sünbül motifleriyle karşılar. Bu maneviyat mekanında onunla birlikte biz de şair gibi “Ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!..” demek durumunda kalırız. Ve o kuyu… Eğer türbe ziyaretinizde yüreğinize bir kor ateş düşmüşse dışarı çıktığınızda hemen türbenin yanında bulunan kuyudan şifa niyetine bir tas su içebilirsiniz. Şiir, su, Sünbül Sinan Hazretleri… İşin özeti de hikmeti de bu üç kelimedir aslında.

Sayfayı Paylaş