SOMUNCU BABA HAZRETLERİ'NİN NASİHATLERİ -“AZ YESİNLER¸ AZ KONUŞSUNLAR¸ AZ UYUSUNLAR.”-

Somuncu Baba

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Az yiyerek maddî manevî hastalıklarınızı tedavi ediniz. Az yiyiniz¸ sıhhat bulunuz.” buyururken belki bugün çağımızın en büyük musibetlerinden birine parmak basıyor ve bizleri bu hususta bilinçlendiriyordu. Lakin insanoğlu unutkanlıkla malûldür. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.)'in yolunun yılmaz takipçilerinden olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri bu kandilin ışığının yaşadığı dönem ve sonrasında ziyalanması için arkadaşlarına bu çağrıyı yinelemiş ve bu meyanda tavsiyelerde bulunmuştur.


İnsan¸ Kaybettiğini Arıyor


Bu geçici ve yalan dünyada vahdetten kesrete savrulduğumuz an biz insanoğlu için¸ gönül gözlerimizin bulanıklaştığı¸ zihnimizin dağıldığı buna mukabil heva ve heveslerimizin sular seller gibi çağlamaya başladığı talihsiz bir vakit olmuştur.


Kesretin azgın dalgalarında önce yönümüzü sonra yolumuzu kaybettik. Bu hengâmede binlerce dünyalık arzunun¸ hevesin¸ tatminin ve iştihanın sağanağına maruz kaldık. Alışkanlık denen yabancı bir illete duçar olmamız da işte o vakitlerde vuku buldu. Yönümüzü ve sonra yolumuzu kaybedince bütün bu arzuların bedenimizi haz yumağına çeviren geçici tatminlerine alışmaya başladık. Sonra paslanan gönül tellerimizin iniltilerine uzaklaştık. Ruhumuzun yabancı iklimlerden sıkılıp bunalan iç çekişlerini ve can yakıcı hıçkırıklarını duyamaz olduk. Ve zaman sonra gönüle dair ne varsa hepsine yabancılaşmaya başladık.


Maddeye doludizgin yönelmeye başladıkça¸ heva ve heves bataklığına daldıkça ve nihayet kesretin güçlü kollarına teslim olmaya başladıkça¸ ruhumuzun vahdetten beslenen kılcallarını kuruttuk ardı ardına. Sonra göklerden beslenen köklerimizi susuz¸ gıdasız bıraktık. Ve nihayet fıtratımız olan vahdetin huzur¸ sükûn ve saadet iklimlerinde asude iken¸ kesretin haz ve zevk sağanaklarına maruz kalarak tarumar olduk.


Modern dünyanın maveraya yol bulduğumuz gönül kanatlarımızı kırmasından ve göklerden gelen huzur meltemleriyle ruhumuz arasına kalın perdeler çekmesinden sonra yabancılığımız¸ huzursuzluğumuz ve perişanlığımız içinden çıkılmaz bir hâl almıştır.


Çağımızın¸ bir streş bunalım ve buhran çağı olarak önümüzde durması işte bu yüzdendir ve insanın bir arayışın çocuğu olarak nitelendirilmesi de.


Günümüz insanlığına ihtirası¸ hevayı¸ hevesi¸ maddeyi ve bedenî hazzı armağan eden bu kör ve sağır çağ¸ gönül saraylarımızı yakıp yıkmanın yanında bizi dünya denen bu yerde mahkûm ve mahpus kılmıştır. Her dem arayış içinde olmamızın¸ gözümüzün sıklıkla uzaklara takılıp kalmasının¸ çoğu zaman gurbet yalnızlığı içinde boynu bükük ve biçare yaşamamızın sebebi dünya denen bu yerdeki mahkûmluğumuzdan başka nedir ki?


Gönül Sultanları Toplumların Arınış Önderleridir


Arayış sancıları içinde kıvranan insanlık için¸ gönül kanatlarını maveraya ayarlamış¸ ötelerin ötesinden beslenen¸ umudunu göklerin kutlu çağrısına bağlamış gül ve hikmet ehli gönül sultanlarının nasihatleri hayatî önem arz eder.


Şüphesiz gönül sultanları¸ yaşadıkları devirlerin arayış ve arınış önderleri olmakla kalmamış aynı zamanda kendisinden sonraki nesiller için de umudun gül tomurcuğu olmuştur.


Onlar yaşadıkları çağın insanlara musallat ettiği türlü hastalıkların manevî tabipleri ve hıfzıssıhha mütehassıslarıdır. İnsan ruhuna musallat olabilecek her türlü belâ ve musibetin izale edicisi¸ kanadı kırılmış toplumların tedavi uzmanları ve körleşen idrakin¸ paslanan gönül aynasının cilalayıcısıdırlar. Bu yüzdendir ki bu kutlu topraklarda asırlardan beri üzerimize çullanan kara bulutları bu gönül tabiplerinin nasihatleriyle dağıtıyor ve ufkumuzu saran umutsuzlukları yine onların ölümsüz tavsiyeleriyle ümide tahvil ediyoruz. Onlar ki her daim Yüce Rabb'imizin Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği ebedî saadet düsturlarının Sevgili Peygamberimiz tarafından Asr-ı saadette uygulanışının yaşadıkları asırlarda gerçek temsilcileri olmuş ve böylece uçurumun kenarında çırpınan toplumları huzur ve mutluluğun merkezine yerleştirmeyi başarmışlardır.


Somuncu Baba Hazretleri'nin arkadaşlarına ve yolundan gidenlere salık verdiği on bir nasihatinden ikincisi olan “Az yesinler¸ az konuşsunlar¸ az uyusunlar.” düsturları bu anlamda yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.


‘Az Yiyiniz Sıhhat Bulunuz.'


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): Az yiyerek maddî manevî hastalıklarınızı tedavi ediniz. Az yiyiniz¸ sıhhat bulunuz.” buyururken belki bugün çağımızın en büyük musibetlerinden birine parmak basıyor ve bizleri bu hususta bilinçlendiriyordu. Lakin insanoğlu unutkanlıkla malûldür. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.)'in yolunun yılmaz takipçilerinden olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri bu kandilin ışığının yaşadığı dönem ve sonrasında ziyalanması için arkadaşlarına bu çağrıyı yinelemiş ve bu meyanda tavsiyelerde bulunmuştur.


Çok yemenin kalbi karartıp hikmet yolunu kapattığı bütün ariflerin ortak görüşüdür.


Hz. Davut (a.s.)¸ içi boşalmayan bir kişiden hoş sesler çıkmadığını belirterek o güzel sesini açlıkta bulduğunu söylerken Hz. Musa¸ “Kelimullah” olmayı açlıkta bulduğunu zira karnı toprakla dolu olanın Hak ile yakınlığı olamayacağını belirtmiş¸ Hz. İsa ise ümmetine; “Karnınız aç olsun ki; kalbinizde Rabb'inizi göresiniz.” diye tavsiyede bulunmuştur.


“İnsanoğlu kendi karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır.” buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in bu tavsiyesini kendine rehber edinmeyen ve kulak ardı eden insanoğlunun obezite ve benzeri gibi hastalıkların pençesinde kıvranması kaçınılmazdır. Bu tür hastalıklardan kurtulmak için ise diyetisyenlerin yazdığı zayıflama reçetelerine mahkûm olması mukadderdir. Zira insan¸ yemekte Efendimiz (s.a.v.)'in ölçüsünü dikkate almayıp bu sayede hem kalbini karartmaya hem de bedenî hastalıklara mahkûm olma yolunu seçmiştir.


Cenab-ı Hak¸ Araf Suresi 31. ayette kullarına yemek yemenin adabını şöyle öğretmiştir; “Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” Bu ilahî çağrının ölçüsünü de Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'den alalım; “Eğer kim yemek şehvetine tutulur karnını doldurmak isterse hiç değilse üçte birini yemekle¸ üçte birini içecekle¸ üçte birini de boş bıraksın.” Efendimiz (s.a.v.)'in şifa bahçesinde filizlendirdiği ve Somuncu Baba Hazretleri gibi gönül sultanlarımızın hem fiilinde hem de kavlinde dillendirdiği bu ölçü¸ asırlardan beri bu coğrafyanın temel düsturu olagelmiştir. Bu ölçüye uyanlara ne mutlu… Peygamber Efendimiz¸ Allah dostlarının ve gönül tabiplerinin bu örnek uygulamasını şöyle tasvir etmiştir: “Şeytan¸ insanın damarlarında kan gibi dolaşır. O yolları açlık ve susuzlukla tıkamak sadece Allah dostlarına mahsustur.”


Çok Uyumak Gönül Parlaklığını Yok Eder


Kalbi karartıp insanı çağın körlüğüne¸ hikmet yolunun kapanmasına sevk eden diğer bir husus ise çok uyumaktır.


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Gönül parlaklığını gece uykusuzluğuna verdim. İnsanlar onu derin uykularda arıyorlar. Gaflet ile uyurken gönül parlaklığını nasıl bulacaklar?” buyurarak çok uyumanın gönül parlaklığını zail eylediğini veciz bir şekilde ifade etmiştir.


Yüce Allah Nebe Suresi 9. ayette: “Size uykuyu bir dinlenme yaptık.” buyurarak uykunun insan için büyük bir nimet olduğunu belirtmiştir. Lâkin her şeyde olduğu gibi uykuda da ölçülü olmak esastır. Bu sebepledir ki¸ bedenimizin dinlenmesi için yeterli olan uyku vücuda sıhhat olurken fazla uyumak ruhumuza gaflet ve hastalık getirmektedir.


Allah dostlarının isteklerine ve muratlarına geceleyin kavuştuğuna bizzat şahit olan Somuncu Baba Hazretleri¸ arkadaşlarına ve yolundan gidenlere az uyumayı tavsiye ederek herkesin uykuda olduğu ama Rabb'imizin ikramlarının sağanak misali döküldüğü gecenin en derini ile seher vakitlerindeki ikram ve ihsanlardan ihvanının mahrum olmamasını murat eylemiştir.


Gözleri madde ve geçici hazlarla körelmiş olanlar görmese de dünyayı aydınlatan güneş battıktan sonra gönülleri aydınlatan gayb âlemlerinin güneşi doğar¸ vakte kuşanmış olan insanların gözlerini ve gönüllerini nurlandırır. Gecenin tamamını uykuyla geçirenler bu ihsanlardan mahrum kalır ve vakitten yana gaflette olanlar gönül gözünün ardına kadar açıldığı bu kutlu menzilden fersah fersah uzaklaşır. Hz. Musa'nın Rabb'i ile Tur Dağı'ndaki büyük randevuya gece gidişi¸ Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in kutlu Mirac yolculuğuna gece çıkarılışı bunun en önemli işaretlerinden değil midir?


İnsanlar için gündüz çalışıp rızık elde etme¸ gece ise dinlenme ve uyuma zamanıdır. Ama arifler için gecenin bambaşka bir anlamı vardır. Zira onlar için gece Sevgiliyle buluşma anıdır¸ aşk ve meşk vaktidir. Sevgiliye derd-i derununu açma¸ gönül iniltilerini fısıldama ve yürek yangınlarını arz etme saatidir. Onun içindir ki onlar¸ hemen herkesin uykuda olduğu en tenha ve sessiz vakitleri uyanık geçirmeye dikkat kesilirler. Bu hususta gaflet göstermezler ve yolundan gidenlere evvela bunu tavsiye ederler. Hak âşıklarının gece uyumama sebebi de budur ve bu durum gönül erbabı arasında o kadar belirgindir ki Mevlâna Celâleddin Rumî bu hususu şöyle tasvir eder: “Bu yüzdendir ki âşığı kem gözden korumak ve Sevgili ile buluşmasını gizlemek için¸ gece¸ karanlığı ile her tarafı kaplar¸ perdeler gerer.”


Hikmet ve Zarafet Ancak Sükûtla Elde Edilir


Hikmet¸ zarafet ve letafetle aharlanmış güzel coğrafyamızı besleyen ve büyüten ırmakların tamamı “kılletü taam¸ kılletü menam ve kılletü kelam” yani “az yemek¸ az uyumak ve az konuşmak” düsturunun bu iklimlerde yeşermesi için yüzyıllar boyunca çağıldamış ve bu kadim ilkeyi imanla¸ İslâm'la ve ihsanla harmanlayarak bozkırlarımızı gönül güzellikleriyle bezemeyi başarmıştır.


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “İnsanın selameti dilini tutmasındadır. Ya hayır söyle ya da sus.” buyurarak konuşmanın ölçüsünü hayır söylemekle sınırlamış¸ boş sözleri¸ dedikodu ve çok bilmişçesine her hususta gelişigüzel kelam etmeyi ise insanın selametini olumsuz etkileyen huylar olarak nitelemiştir.


Az konuşmak çok dinlemeye kapı aralar. Dinlemeyi alışkanlık haline getirenler ise önce ariflerin kelamını ardından da göklerden süzülen gizli terennümlerden beslenmeyi itiyat hâline getirirler.


Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri arkadaşlarına ve yolundan gidenlere “az konuşsunlar” tavsiyesinde bulunarak bu kadim kültürümüzü hem anın ruhuna hem de zamanın kalbine yaymayı başarmış özge bir gönül sultanıdır.


Az konuşmaktan ve susmaktan maksat¸ her meselede olduğu gibi insanın yerini ve haddini bilmesidir. Susmak¸ bilinçsizce sessiz kalıp¸ bir köşede sükût kesilmek değil¸ yaşadığımız çeşitli olaylara karşı tevekkül içinde sessiz kalmak veya bir ölçü ve edep dairesi çerçevesinde az ve gerektiği kadar konuşmaktır. Nitekim “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.” buyuran Efendimiz (s.a.v.)'in bu düsturu bu hususu en güzel şekilde özetlemektedir.


Susmanın¸ gerektiği yerde gerektiği kadar konuşmanın insana hikmet kapılarını açtığını ve ona bambaşka bir zarafet elbisesi giydirdiğini öğreten yüce dinimizin buyrukları ve gönül sultanlarımızın tavsiyeleri dikkate alındığında toplumumuzun daha huzurlu¸ güvenli ve daha yaşanabilir hâle geleceği ortadadır. Zira toplumun huzurunu bozan dargınlıkların¸ insanlar arasındaki huzursuzlukların ve güven bunalımının asıl sebebi¸ diline hâkim olmayan insanların özensiz tutumlarından başka nedir ki?


Sözün özü şudur ki¸ bir hadis-i kutsîde Peygamber Efendimiz Yüce Hakk'ın dilinden bizlere şöyle buyurmaktadır: 


“Ey âdemoğlu! Ben şeref ve yüksekliği itaat etmeye verdim. İnsanlar ise onu sultanların kapısında arıyorlar¸ nasıl bulacaklar? İlmi açlık içinde takdir ettim¸ hâlbuki insanlar onu çok yemekte arıyorlar¸ ilmi nasıl bulacaklar? Gönül parlaklığını gece uykusuzluğuna verdim. İnsanlar onu derin uykularda arıyorlar. Gaflet ile uyurken gönül parlaklığını nasıl bulacaklar? Ey âdemoğlu! İlim ve ameli tok karınla¸ gönül parlaklığını derin uykuyla¸ hikmet ve inceliği çok konuşmayla¸ ülfet ve dostluğu insanlarla iç içe bulunmakla¸ nihayet benim sevgimi dünya sevgisiyle dolmuş olarak nasıl isteyebilirsin? Bütün bu güzel hasletleri nasıl bulabilirsin. Öyle ise¸ ilim ve ameli açlıkta¸ gönül parlaklığını gece uykusuzluğunda¸ hikmet ve inceliği sükûtta¸ dostluğu¸ bana kavuşmayı ise uzlette bulabilirsin.”


Gül ve gönül bahçelerimizi talan yurduna çeviren¸ dünyevî arzularımızı sınır tanımaz hâle getiren¸ heva ve heveslerimizi doyumsuz kılan çağımızın¸ biz insanları hapsettiği madde ve beden hapishanesinden kurtuluşun yegâne yolu¸ Yüce Rabb'imizin vaz edip Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in uyguladığı ve gönül sultanlarımızın teşrif ettikleri dönemlerde hem yaşayıp hem de tavsiye buyurdukları temel ilkelerdir. Arifler¸ ilahî düsturların yaşayan canlı şahitleridir ve onların tavsiyeleri billur yüreklerinin derinlerinden fışkırdığı için insanları gönüllerinin en derininden etkilemektedir.


Somuncu Baba Hazretleri'nin arkadaşlarına ve yolundan gidenlere tavsiye buyurduğu “Az yesinler¸ az konuşsunlar¸ az uyusunlar.” düsturu bu anlamda çağımızın hastalıklarına bir şifa ve kararmış gönüllerimize bir ziya olarak yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Sayfayı Paylaş