SOHBET YOLUNDA

Somuncu Baba

Allah misafirleri geldiği zaman Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri kapıda karşılar¸ onları evimizin en güzel köşelerinden birine oturtur¸ yemek yesinler veya yemesinler¸ mutlaka onlara ikramda bulunur¸ tüm ihtiyaçlarını karşılar¸ öylece onları huzurlu bir şekilde yolcu ederdi. Misafir ağırlamak devlethanede¸ bir itina¸ bir gelenek¸ geçmişten gelen bir coşku ve bir kültür idi. Bizim hanemizde misafirsiz günümüz geçmezdi¸ misafir olmadığı günler komşu ve yoldan geçenler davet edilirdi¸ herhalde Efendi Hazretlerinin misafire verdiği önemin bir göstergesi olsa gerektir. Bu davranış Peygam

Çok mütevazı bir hayat yaşayan Hâce Bahâeddîn Şah-ı Nakşbend Hazretleri haramlardan titizlikle sakınır¸ ruhsat yolundan çok¸ azimet yolunu seçerdi. Misafirlere ikramdan hoşlanır¸ hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.[1] Misafirlerine çok saygı gösterir¸ ona uymak maksadı ile gerekirse (farz olmayan bir) orucu bozmanın bile caiz olacağını söylerdi.[2]


Şah-ı Nakşbend Hazretlerinin yolunu sıkı sıkıya takip eden H. Hamidettin Ateş Efendi de misafire ikramda fevkalade cömert davranır¸ ikramlarda bulunur. Bir sohbetlerinde misafirle ilgili şöyle buyurmuştur:


“İman sahibi her mü'min misafirine ikram etmelidir. Ahirette kendine verilen malın ve diğer imkânların hesabını kolay verebilmek maksadıyla Allah rızası için paylaşmayı¸ mü'min kardeşlerine ikram etmeyi severek yapması gerekir. Yakınlarıyla ilişkilerinde kardeşine iyi duygularla davranmalı¸ iyiliklerde bulunmalıdır. Yine inanan insan ağzından çıkana dikkat etmeli¸ yararlı bir kelam edip etmediğini kontrol etmelidir. Çoğu zaman susmak konuşmaktan daha faydalıdır. Çünkü sükût kalp huzurunu¸ kalp huzuru da toplum huzurunu oluşturur.


Misafir evin bereketi¸ gönlümüzün sürurudur.  Misafir girmeyen hanede bereket¸ huzur yoktur¸ o hanede oturanlar mutsuzdurlar.


Allah misafirleri geldiği zaman Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri kapıda karşılar¸ onları evimizin en güzel köşelerinden birine oturtur¸ yemek yesinler veya yemesinler¸ mutlaka onlara ikramda bulunur¸  tüm ihtiyaçlarını karşılar¸  öylece onları huzurlu bir şekilde yolcu ederdi. Misafir ağırlamak devlethanede¸ bir itina¸ bir gelenek¸ geçmişten gelen bir coşku ve bir kültür idi. Bizim hanemizde misafirsiz günümüz geçmezdi¸ misafir olmadığı günler komşu ve yoldan geçenler davet edilirdi¸ herhalde Efendi Hazretlerinin misafire verdiği önemin bir göstergesi olsa gerektir.  Bu davranış Peygamberî emre mûti olabilmek için onun sünnetine uygun bir davranıştır.


Gönüller de¸ Allah ve Rasûlü ile onların dostlarının mekânıdır. Bu müstesna mekâna başka şeyleri sokmamak¸ eğlememek gerekir.  Kişi gönlünü neye hasrettiğini iyi bilmeli¸ iyilerle beraber olmalıdır. Aşk ve muhabbetle yüreği çarpanlar sevdikleri misafir geldiği zaman kurban keserler. Hatta öyle ileri derecede sevda ehilleri vardır ki¸ onlar canlarından bile geçerler.”[3]


Hulûsi Efendi(k.s.)'nin Misafirperverliği


Hulûsi Efendi Hazretleri¸ Müftü Vekili olduğu bir sırada ziyaretine gelen aynı zamanda görevli imam olan Mustafa Kaygusuz ile öğle namazını kılmak için Şeyh Hamid-i Velî Camii'ne gelirler. Namaz çıkışında yemek için Mustafa Hoca'yı Osman Hulûsi Efendi eve davet eder. Mustafa Hoca gönlünden; “Efendi Hazretleri yeni benimle müftülükten geldi. Eve misafir olduğunu haber vermedi. Belki yemek hazırlığı olmaz da mahcup olur.” diye düşünür. O hiç bir şey söyle­meden¸ Hulûsi Efendi; “Bizim söylediğimiz şeyde Allah bizi reddet­mez.” yukarı çıkalım buyurur. Yukarı çıkılır ki¸ sofra hazırlanmış ve kurul­muş¸ bu defa o mahcup olur. Onun sofrası herkese açıktı ve her zaman misa­fir gelir giderdi. Allah'ın bu kapıya lütfu hâlen aynı şekilde devam etmek­tedir.


Hulûsi Efendi (k.s.)'ye göre; insanlar için bu kapı¸ yalnızca tarikat ka­pı­sı değil¸ Hakk misafiri olarak kabul edilip¸ yardım¸ sulh¸ arabuluculuk te­min edecekleri bir kapıdır. Bir kısım insanlar için ise¸ onun ilmi ve ışığıyla aydınlanacakları bir okul ve kalp hastalıklarından kurtulacakları bir şifaha­nedir.


Şah-ı Nakşbend Hazretleri müridlerine dinî kaidelere uymayı¸ takvayı ısrarla tavsiye eder ve velîlik derecelerine bu şekilde ulaşılabileceklerini söylerdi. Tarikatını¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetine ve ashabının sözlerine tâbî olmak diye özetleyen Şâh-ı Nakşbend¸ ilme ve âlimlere karşı son derece saygılıydı. Bu yüzden birçok âlim kendisine intisap etmişti. Kendisi de iyi bir hadis eğitimi gördüğü için sohbetlerinde bazen hadisleri izah eder¸ tasavvufî şerhler yapardı.


İleri Ufuklara Bakmak


O¸ ileri ufuklara bakmayı¸ daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıydı. Müridlerine¸ “Eğer himmetinizi yüksek tutmaz¸ oyununuzu büyük oynamazsanız¸ size hakkımı helâl etmem. Üstün himmetle öyle olmalısınız ki¸ ayaklarınızla başıma basmalısınız. Yani sizin mânevî dereceniz¸ benden daha yukarılara ulaşmalı.”[4] diye öğüt verirdi. Diğer yandan Şâh-ı Nakşbend (k.s.)'e göre¸ müridin üzerinde meydana gelen tüm sıfat ve güzellikler¸ aslında şeyhin¸ lütuf merdivenleri sayesinde gerçekleşmektedir. Çünkü mürşidin himmeti¸ müridin himmet burağına bindirilmiş hâli gibidir.[5]


Şah-ı Nakşbend Hazretleri fütüvvet neşesine sahip olduğu için çok cömerttir. Fütüvvet neşesinin gereği olarak el emeği ile çalışıp kazanmaya çok önem verir¸ işsiz insanları müridliğe kabul etmez. Kendisi de arpa¸ burçak ve kayısı yetiştirerek ziraatla geçimini temin etmektedir. Bu konuda: “Tevekkül sahibi nefsini görmemeli ve tevekkülünü çalışarak gizlemelidir.” buyurmuştur. Onun prensibi¸ dünyevî işlerde çalışıp kazanmak ve kimseye yük olmamak¸ ancak çalışırken de Hak Teâlâ'dan da gafil olmamaktır. Hacca gittiğinde Mekke'de biri himmet ve kalbî ilgileri bakımından düşük¸ diğeri ise gayet yüksek iki kişi görmüştür. Himmeti düşük olan kişi Kâbe kapısının halkasına yapışmış dünyalık istemektedir. Yüksek olan kişi ise çarşı ve pazarda (Mina Pazarı'nda) dolaşıp ticaret yapmakta¸ binlerce altınlık mal satın almasına rağmen bir an bile Hak Teâlâ'dan gafil bulunmamaktadır. Bu manzarayı gören Nakşbend Hazretleri¸ himmeti yüksek olan karşısında duygulandığını ve yüreğini kan bastığını söyler.[6]


“Yolumuz Sohbet Yoludur”


Şah-ı Nakşbend Hazretleri tarikatını sohbet esası üzerine kurmuştur. Abdulhalik Gucdevânî Hazretleri'nin “Halvet der encümen” yani halk içinde Hak ile olmak prensibini esas alır. Pirimiz sohbet hususunda şöyle buyurur:


 “Yolumuz sohbet yoludur¸ halvette şöhret¸ şöhrette de âfet vardır. Hayır cemiyettedir. Cemiyet de dostların birbirini nefy şartıyla sohbettedir. ‘Geliniz bir an iman edelim.' sözünün anlamı şudur: ‘Eğer bu tarikatın taliplerinden bir cemaat sohbet ederlerse hayır ve bereket çokça olur. Buna devam ve ısrar ise hakiki imana ulaşmaya vesile olabilir.' Bizim tarikatımız urve-i vüska/kopmayan kulptur. Peygamberimizin eteğine sarılmaktır. Sahabe-i kiramın sözlerine uymaktır. Bu tarikatta az amel ile çok fetihler hâsıl olur. Fakat sünnete uyup onu gözetmek büyük bir iştir. Hak dostlarından biriyle sohbet eden sâlike düşen¸ kendi hâline vakıf olmak¸ sohbet zamanı ile önceki zamanı mukayese etmek¸ arada fark bulursa ‘İsabet ettin¸ sakın bundan ayrılma.' hükmüyle o şeyhin sohbetini ganimet bilmektir.”[7] diyen Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)¸ sohbeti genel anlamda ve halvetin zıttı olarak kullanmıştır. Bahâeddîn Nakşbend'in bu konuda şöyle söylediği nakledilir:


“Bizim sohbetimize gelenlerin bazısının gönlünde muhabbet tohumu vardır¸ dünyevî alâkaların dikenleri arsasında bu tohum gelişememiştir. Bu durumda bizim vazifemiz o dikenleri temizlemektir. Bazılarının gönlünde ise muhabbet tohumu yoktur. Burada vazifemiz tohum oluşturmaktır.”[8]


Sohbet Ve Zikir Meclisleri 


H. Hamidettin Ateş Efendi sohbetin önemine işaretle şöyle buyurmuşlardır:


“Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde: ‘Bizim sohbetlerimize nefis iştirak edemez.' demiştir.  Samimi gönüllü muhibbanın manevî eğitimi sohbet vesilesiyle gelişmektedir.  İnsanlar sohbetlere iştirak etmekle¸ kötülüklerden uzaklaştır¸  ruhunu güçlendirir¸ mü'min kardeşleriyle kalpleri birbirine yakınlaşır. Gafletten uzaklaşarak zikrullah aydınlığına kavuşur. Dünyalık bir beklenti olmaksızın Allah rızası için¸ sohbet¸ muhabbet maksadıyla bir yerde toplanan insanların meclisine¸ meleklerin de iştirak ettiklerini tasavvuf büyükleri çeşitli sohbetlerinde beyan buyurmuşlardır.


Sohbetlerde çoğunlukla hal eğitimi ve manevî yansıma olmakla birlikte¸  zaman zaman sözlü eğitim ve öğretim de yapılmaktadır.  Mürşid-i kâmil nazarıyla birlikte¸ gönüllere hitap eden ilahîlerin sözleri can kulağıyla dinlenmektedir. Ayet ve hadislerin yanı sıra¸ büyüklerin menkıbelerinin anlatılmasına önem verilir. Böylece muhabbet artar¸ ibret alınır ve anlatılanlar güzel örnekler olarak hatırda kalır.  Sohbet vesilesiyle cemaat birbirinden görerek¸ yaşayarak¸ edep¸ erkân öğrenir. Dinî nezaket¸ sevgi¸ şefkat¸ hizmet¸ fedakârlık gibi olgun ahlâkî özellikleri içine sindirir. Kardeşlik duygusu bizzat yaşanarak pekiştirilir. Sohbet ve zikir meclisleri¸ ilâhî rahmet ve sekinetin sağanak sağanak yağdığı¸ dünyadaki cennet bahçeleridir. Bu gül bahçesinden güzel kokular alabilenlere ne mutlu…”[9]


Şâh-ı Nakşbend (k.s.)'e göre¸ gerçek sevgili kalpte ortak istemez. Ortak yapılan işleri de sevmez. İşte bu yüzden sevgililer¸ başkalarının ortak edildiği amelden ve başkasına yönelen kalpten bir şey elde etmezler.[10]


H. Hamidettin Ateş Efendi buna benzer bir ifadeyi “Çatal kazık yere batmaz” atasözünü sıkça kullanarak zaman zaman hatırlatır ve şöyle buyurur: “Kişi bağlandığı ve sevdiği kapıya gönülden bağlanmalı¸ başka bir yere meyletmemelidir. Gönülde sultan bir gerek.”


“Biz Keramete Değer Vermeyiz” 


Melâmet neşesinin bir gereği olarak keramete önem vermez ve onu gizlemeye çalışırdı. Onun nezdinde en büyük keramet¸ kerametin gizlenmesiydi. Çünkü Allah (c.c.) bazen velî kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul¸ gayenin keramet değil¸ istikamet ve Hak rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Maneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır.[11] Kendisinden keramet göstermesi istendiğinde; ‘Bizim kerametimiz açıktır. Zira bunca günahla yeryüzünde yürüyebiliyoruz.'[12] diye cevap vermişti. Yine keramet konusunda şöyle dediği nakledilmektedir: ‘Bir kimse bir bahçeye girse ve her ağaç ile yaprağın¸ ey Allah (c.c.)'ın velîsi diye seslendiğini duysa¸ zâhir ve bâtını o sese hiç iltifat etmemeli¸ aksine kulluktaki çabası artmalıdır.' Bazı müridleri Şah-ı Nakşbend'e kendisinde gördükleri kerametlerden bahsettiklerinde: ‘Onlar müridlerin kerametleridir.' diyerek tevazu göstermişti. Hâce Bahâeddîn henüz hayatta iken onun söz ve menkıbelerini derleyip yazmak isteyen müridi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf'a müsaade etmemesi de onun tevazuunu gösteren önemli bir hadisedir.[13]


İsmail Hakkı Toprak Hazretleri¸ keramete itibar etmezlerdi ve Allah'ın ihsanı büyüklerin duasının bir tecelliyatı olarak değerlendirir¸ kendini gizlerdi. İhramcızâde'den sayısız kerametler zuhur etmiştir. Bir hadiseyi bir arkadaş şöyle anlatıyor:


“Bir Çarşamba günü vekalede sohbette oturan İhramcızâde Hazretlerinin yanına ihtiyaçlı olan üç kişi geldi. İhramcızâde Hazretlerini elini oturduğu minderin altına sokarak oradan para çıkarıp üç ayrı şahsa da verip¸ ihtiyaçlarını gördü. Öğle namazı yakın olduğu için abdeste kalktılar. Ben merak edip¸ bu minderin altında para mı var diyerek minderi kaldırıp iyice araştırdım¸ ama para göremedim. Abdestten sonra tekrar yerine oturan Pir Efendimizin yanına hastanede yatan bir hastası olan ihtiyaçlı bir zat daha geldi. Tekrar İhramcızâde Hazretleri elini minderin altına sokup bir miktar para çıkarıp¸ o kişiye verdi. Ben gönlümden tereddütle kendi kendime orayı kontrol ettiğimi¸ para göremediğimi geçirince¸  İhramcızâde İsmail Toprak Efendimiz; ‘Gardaşlarım¸ bir tarihte hapse düşmüştük. Şeyhim Mustafa Haki Efendim beni kader arkadaşımız Arap Şeyhi'ne emanet etti.  Hapishaneden çıkacağım zaman Arap Şeyhi'nin yanına gidip elini öptüm¸ günlerden Çarşamba idi. Arap Şeyhi; ‘Oğlum İsmail¸ elini nereye atarsan Allahu Teâlâ seni boş çevirmesin¸ bugün Çarşamba olduğu için o zatın duasıyla¸ Allahu Teâlâ bizi boş çevirmez.' buyurdular. Ben mahcup bir şeklinde elini öpüp¸ tebessümlerine mazhar oldum.”[14]


Tasavvufta kerametin de­ğil istikametin büyük önem taşıdığını iyi bilen¸ binlerce insan tarafından kerametlerine rastlandığı halde istikameti tavsiye eden¸ âbide bir şahsiyet olan Hulûsi Efendi Hazretlerinin şu kelamlarıyla yazımızı taçlandıralım:


“Biz keramete değer vermeyiz. Keramet göstermek yanlıştır. Kerameti değil¸ doğruluğu ister olmak lazımdır. Nefis sizden keramet ister. Lakin kalbiniz sizden doğruluk ister. En büyük keramet nefsinizi Müslüman etmenizdir.”[15]


 






[1]   Yılmaz¸ H. Kâmil¸ Altın Silsile¸ Erkam Yayınları¸ İstanbul 1994¸ s. 114.



[2]   Yazıcı¸ Tahsin¸ “Nakşibend”¸ İslâm Ansiklopedisi¸ Milli Eğitim Basımevi¸ İstanbul 1993¸ c. IX¸ s. 53.



[3]   H. Hamidettin Ateş Efendi'nin sohbetlerinden.



[4]   Hâce Ahmed b. İbrahim b. Allân es-Sıddıkî el-Malikî¸ Şah-ı Nakşbend –Sohbetlerinden Bir Güldeste-¸ Semerkand Yayınları¸ İstanbul 2001¸ s. 35; Yılmaz¸ Altın Silsile¸ s. 115.



[5]   El-Malikî¸ Şah-ı Nakşbend¸ s. 36.



[6]   Tosun¸ Necdet¸ İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî: Hayatı¸ Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 2005¸ s.  113.



[7]   Câmî¸ Molla Abdurrahman¸ Nefahâtü'l-üns -Evliya Menkıbeleri-¸ çev.: ve şerh. Lâmiî Çelebi¸ haz. Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara¸ Marifet Yayınları¸ 2. Baskı¸ İstanbul 1998¸ s. 533.



[8]   Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 323.



[9]   H. Hamidettin Ateş¸ Gönülden Gönüle Sohbetler kitabı takdim bölümü¸



[10] El-Malikî¸ Şah-ı Nakşbend¸ s. 58.



[11] Yılmaz¸ Altın Silsile¸ s. 115-116.



[12] Câmî¸ Nefehâtü'l-ünş s. 533.



[13] Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 114.



[14] Alıcı¸ Lütfi¸ İhramcı-zâde İsmail Hakkı Toprak Efendi¸ Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Vakfı Yay.¸ Ankara 2001¸ s. 75.



[15]    Palakoğlu¸ İsmail¸ Gönüller Sultanı es-Seyyid Osman Hulûsî Efendi¸ Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi Yay.¸ 2.bs.¸ Ankara 2005¸ s.

Sayfayı Paylaş