ŞEYH GÂLİP'LE TEFEKKÜRE ÇIKMAK

Somuncu Baba

Allahu Teâlâ yarattığı varlıklar içinde muhatap olarak insanı seçmiştir. Ahzab Suresi¸ 72. ayette; "Biz¸ emaneti göklere¸ yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar¸ ondan korktular da onu insan yüklendi. O¸ cidden çok zalim¸ çok cahil bulunuyor." buyurulmaktadır. Bu âyette geçen iki hususa dikkat etmek gerekiyor. Biri arz kelimesi ki bunu ortaya konan bir vazifeye talipli arama şeklinde anlamak gerekiyor. Emanet ise dindir¸ farzlardır¸ sünnetlerdir; akıldır¸ fikirdir. İşte insan böyle bir emanete Elest Bezmi&#39

Bir şulesi var ki şem-i cânın


Fânusuna sığmaz âsumânın


Şeyh Gâlip



"Can mumunun öyle bir yalımı¸ öyle bir parlayışı var ki şu gökyüzü fanusuna bile sığmaz."


 


Divan şiirinin 18. asırdaki son büyük temsilcisi sayılan Şeyh Gâlip¸ genç yaşında Mevlânâ aşkıyla çileye girmiş¸ Galata Mevlevihânesi şeyhliğine kadar yükselmiş; 41 ya da 42 yıllık kısa bir ömre birçok eser sığdırmıştır. Şiirlerinde tasavvufî konulara değinmiş¸ "Hüsn ü Aşk" isimli mesnevisiyle zirveye tırmanmış ârif bir şairdir.


Şeyh Galip'in Mevlânâ'dan ve onun eşsiz eserinden -Mesnevi'sinden- etkilendiği muhakkak. Nitekim Mevlânâ "O incinin bilgini ve adalet sahibi olmak birer mânevî vasıftır. Onları bir yerde bulamazsın¸ onlar önde¸ arkada da değildir. Onlar¸ ötelerde¸ mekânsızlık âleminde parıldarlar¸ oradan ten âlemine düşerler¸ can güneşi gökyüzüne sığmaz ki…" yahut "Bedenin ancak bir iki arşın boyu vardır; fakat canın¸ ta göklere ağar¸ gökleri dolaşır." derken canın bedenden¸ cesetten farklı bir şey olduğunu ve her halükârda canın bedenden üstün olduğuna işaret eder.


 


İnsan Basit Bir Varlık Değildir


Her insanın yaratılışında bir mükemmeliyet vardır. Bu durum¸ insanın kendini düşünmesi halinde rahatlıkla anlaşılabilir. İnsan sadece hareket yeteneği olan¸ yürüyen¸ yiyen¸ içen bir varlık değildir. İnsan akıl¸ fikir¸ keşif… öte yandan aşk¸ sevgi; kin¸ nefret gibi sayılamayacak kadar kabiliyet ya da hisle donatılmıştır. Böyle olunca insanın basit bir varlık olmadığı anlaşılır.


Şeyh Galip yukarıya aldığımız mısralarında insanın bu üstün yaratılışını keşfetmiş ve insandaki bu ilahî canı bir şuleye/aleve benzetmiş. Bu¸ öyle bir alevdir ki fanusuna sığmıyor ve dışarıya taşıyor.


Yunus Emre'nin "Bir ben vardır bende benden içeri" mısraı ile şiirleştirdiği iki türlü can vardır insanda. Biri¸ diğer canlılarda da bulunan ve hayvanî can diye nitelendirilen insanın hayatını idame için beynin verdiği emir doğrultusunda ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hareketleri ve iskeleti¸ kemiği¸ derisidir. İkincisi ise ilahî candır. Bunun diğer adı ruh'tur. İlâhî ruh¸ canlılar içinde sadece insana verilmiş bir özelliktir ki Şeyh Galip'in fanusuna sığdıramadığı güçlü alev de işte budur. Peki¸ nasıl olur da bu can¸ gövdeye¸ hatta gökyüzü fanusuna sığmaz?


Allahu Teâlâ yarattığı varlıklar içinde muhatap olarak insanı seçmiştir. Ahzab Suresi¸ 72. ayette; "Biz¸ emaneti göklere¸ yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar¸ ondan korktular da onu insan yüklendi. O¸ cidden çok zalim¸ çok cahil bulunuyor." buyurulmaktadır. Bu âyette geçen iki hususa dikkat etmek gerekiyor. Biri arz kelimesi ki bunu ortaya konan bir vazifeye talipli arama şeklinde anlamak gerekiyor. Emanet ise dindir¸ farzlardır¸ sünnetlerdir; akıldır¸ fikirdir. İşte insan böyle bir emanete Elest Bezmi'nde Rabbinin "Elestü biRabbikum /Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" istifhamına "Belâ / Evet. Sen bizim Rabbimizsin." demek suretiyle talip olmuştur. Dolayısıyla insan yüce bir varlıktır. İşte yaratılışındaki bu hikmeti¸ bu inceliği kavrayan insan kabına sığmaz bir alevdir¸ önündeki bentleri yıkan bir seldir. Boş durmaz¸ tembelliği¸ ataleti sevmez. Daima mücadele içindedir. Okur¸ yazar¸ keşiflerde¸ icatlarda bulunur. İnsana¸ insanlığa faydalı olmak için mücadele eder. Dolayısıyla fanusuna sığmaz.


 


Eşref-i Mahlûkat


Şeyh Gâlip'te derin bir felsefe vardır. O¸ insanın eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığını¸ bu yüzden insanların da insanca yaşaması gerektiğini savunur. İnsan¸ zalim olmamak ve cahil kalmamak için yaratılışındaki hikmeti kavramalı ve ona göre düşünmeli¸ ona göre hareket etmeli. Bir terci-i bendinde de Şeyh Gâlip:


Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gamsın sen


Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen


Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen


Bildiğin gibi değil cümleden akvamsın sen


Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev'emsin sen


Sırr-ı Hak'sın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen


 


Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen


Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen


"Ey gönül¸ ey gönül¸ neden bu kadar gamla dolusun? Yıkıksın¸ kırık dökük bir haldesin hâlbuki sen tılsımlı bir hazinesin. Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın.  Bildiğin gibi değil¸ her varlıktan daha olgun¸ daha ilerisin. Ruh taşıyorsun ki bu ruh Cibril'in Hz. Meryem'e üflediği ruhun ikizidir. Sen Allah'ın sırrısın. Meryem'in oğlu İsa gibisin.  Kendine dikkatlice bir bak; sen âlemin özüsün. Sen varlıkların gözbebeği olan insansın." diyerek âdeta insanı sarsmak¸ yaratılışı üzerinde tefekküre teşvik etmek ister.


Şeyh Gâlip¸ insan ve insanlık kavramı üzerine düşünmüş¸ kafa yormuş bir şairdir. Vardığı sonuç   ise İslâm'ın insana bakış noktasıyla birebir örtüşmektedir. Tefekkür yani düşünce ile insan¸ kendindeki büyük gücü¸ hakikî kıymeti¸ aynı zamanda da yüklendiği mükellefiyeti rahatlıkla anlayabiliyor. Zaten bütün mesele burada çözülüyor: Kendini tanımak¸ kendini bilmek. İnsanlık her şeyden önce kendini bilmek ve keşfetmekle başlıyor. Bunun için de Kur'an'ın emrettiği ve bilge şairin dediği gibi tefekkür gerekiyor. Çok tefekkür…

Sayfayı Paylaş