SEVGİLİ GÖNÜL TABİBİDİR

SEVGİLİ GÖNÜL TABİBİDİR

İmtihan dünyasında yaşayan insan, hayatın safhaları içinde maddî ve mânevî çeşitli hastalık ve musibetlerle karşı karşıya kalır. İnsan bazen vücut azaları, bazen de ruhî yönden sıkıntılara duçar olur. Böyle durumlarda Allah’a tevekkül etmekle birlikte, maddî ve mânevî hastalıkların şifası için sebeplere başvurmak gereklidir.

Üsâme b. Şerîk (r.a.) anlatıyor: “Bedevîler, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Tedavi olmayalım mı?’ dediler. Rasûlullah (s.a.v.), ‘Ey Allah’ın kulları! Elbette tedavi olun. Muhakkak ki Allah bir hastalık hariç her hastalığın şifasını veya devasını yaratmıştır.’ buyurdu. “Ey Allah’ın Rasûlü! O hastalık nedir?’ dediklerinde ise, ‘İhtiyarlık.’ buyurdu.”1 Zahirî hastalıkların tedavisi için uzman hekimler ne kadar önemli ise, gönül hastalıklarının tedavisi için de mânevî hekimler yani “tabîb-i hâzık” o kadar mühimdir. Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:

Ey tabîb-i hâzık-ı Hak Hulûsî hastaya

Bir şifâ bahşeyle ki derd senin devâ senin2

Hz. Câbir (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her derdin bir devası vardır. Derdin devasında isabet edilebilirse Yüce Allah’ın izniyle düzelir.”3

Bir ara Medine’ye doktor iki kardeş gelir. O sırada sahabeden biri okla yaralanmıştır. Allah Rasûlü (s.a.v.), yaralının yakınlarına, “Onu tedavi edecek birini bulun!” talimatını verir.

Bunun üzerine tabip iki kardeş getirilir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Neşterle tedavi edin.” buyurur. Tabipler, “Biz Câhiliye Dönemi’nde bu tür tedavi yapardık; İslâm’da da aynı tedavi var mı?” diye merakla sorarlar. “Tedavi edin.” emrini verir Hz. Peygamber (s.a.v.). Doktorlar hemen işe koyulup, okun battığı yeri yararlar.

İlk müdahalenin ardından sağlığına kavuşuncaya kadar yaralı sahabeye tedaviye devam edilir. Bu hadise bize gösteriyor ki tedavi yöntemlerinde tıbbî gerekler her devirde var olmuştur.

Derdi de Devayı da Veren Allah’tır

Yüce Allah’tan gelen musibetlere sabreden, hatta daha zor durumdaki kullara bakmak suretiyle hâline şükreden kişi geçmiş günahlarından kurtulma şansını da yakalayabilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in arkadaşlarından Şeddâd b. Evs bir hastayı ziyarete gittiğinde, “Günahlarına kefaret olduğu ve hataların döküldüğü için sevin. Zira ben Rasûlullah’ın Allah’a ait şu cümleleri naklettiğini işittim: ‘Ben kullarımdan mü’min bir kulu bir sıkıntı ile denediğimde, onu denediğim sıkıntıya karşılık bana şükrederse, annesinin onu dünyaya getirdiği gün gibi hatalarından arınarak yattığı yataktan kalkar.4

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in oluşturduğu bu bilinç, derdi de devayı da verenin Allah olduğunu unutmayarak sabretmeyi gerektirmektedir.

İslâm’ı tebliğ ederken, beden sağlıkları için gayret eden Peygamberimiz’i “kalplerin tabibi” olarak insanların ebedî mutlulukları için de ciddi gayret sarf etmiştir.

Gerek psikolojik gerekse fiziksel rahatsızlıkların tedavisinde inanç ve moralin tesiri göz ardı edilemez bir gerçektir. Tedavi yöntemleri arasında dua ve Kur’an’a önemli bir yer ayıran Allah Rasûlü’nün Kur’an’ı şifalı olarak nitelemesi ve “İlaçların hayırlısı Kur’an’dır.”5  buyurması dikkat çekicidir. Nitekim bizzat kendi rahatsızlığında da Kur’an okumuş, tedavi amaçlı olarak Kur’an okunmasını onaylamış ve tavsiye etmiştir. Karın ağrısı çeken bir sahabeye namaz kılmayı tavsiye etmesi de mânevî yönden tedaviyi desteklemek bağlamında değerlendirilmelidir.6

Dua, hastalıklardan korunmada olduğu gibi hastalıkların tedavisinde de Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından tavsiye edilen bir şifa vesilesidir. Rasûlullah’ın bir hasta ziyaretinde okuduğu güzel dualardan birisi şudur: “Ey insanların Rabbi! Rahatsızlığı gider! Şifa veren Sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki ardında hiç hastalık izi bırakmasın.”7  Ağrı veya acı çeken hastalar için de dua eden Hz. Peygamber (s.a.v.), çeşitli ağrı ve acılar için bazı özel dualar öğretmiştir. “Nazar değmesi gerçektir.”8 buyurmuş, göz değmesi durumunda okuyarak Allah’a sığınmayı tavsiye etmiştir.

Zikir ve sohbetin erdiriciliği bir gerçektir. Ancak hem zikir hem de sohbetin ehli tarafından öngörülmesi esastır. Zikir ve sohbet mânevî hastalıklar için öngörülen bir reçete olduğuna göre, bu tür hastalıklardan kurtulmak isteyen kişiler de güvenilir bir tabipten ve en uygun olan reçeteyi alıp uygulamalıdır. Mânevî hastalıkların doktorları ise mürşid-i kâmillerdir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Aceb bî-çâreyim derdim değildir kâbil-i dermân

Habîbimsin tabîbimsin bu hastana şifâ eyle9

Gönüllere şifa sunan mânevîyat önderleri Kur’an ve sünnetten aldıkları feyz ile güzel ahlâk ve değerlere kılavuzluk etmek suretiyle insanın gönül dünyasını arındırmaktadırlar. Özellikle şüphe, kuruntu, batıl inanç ve ahlâkî hastalıklar gibi mânevî zaaflar için bir şifa sunan mürşid-i kâmiller; insanları günahlardan uzak tutmak için gayret etmektedirler. Aslında ahlâkî zaaflar da bütün ruhsal hastalıkların temelidir. Kur’an ve sünnet çizgisindeki kâmil veliler bu zaafları onarıcı ruhî ve ahlâkî yönden i nsanları yüceltici öğütleriyle mânevî hastalıklara gönül tabibi olarak, sevgili olarak şifa sunmaktadırlar…

Fahrettin Razi Hazretleri’ne göre insan ruhu batıl inançlar ve bozuk ahlâklar yüzünden hastadır. Çünkü bunlar bir hastalık gibidirler. Ruhsal hastalıklar da iki türdür:

  1. Batıl inanç
  2. Kötü ahlâk.

Batıl inançların en kötüsü ilahiyat (İlâhî varlığa ait olan) nübüvvet, mi’ad, kaza, kader ile ilgili olanlardır. Kur’an ise bu konularda hak yolun delillerini ve batıl mezheplerin (disiplinlerin) iptalini içermektedir. Ruhsal hastalıkların en güçlüsü bu konularda olan itiyatlar olunca Kur’an’ın bu gibi yolların üzerindeki örtüyü kaldıracak delilleri içermekte olması doğal olarak onun bu türden olan ruhsal hastalıklar için şifa olduğunu ortaya koymaktadır.

Kötü ahlâka gelince, Kur’an bunu tafsilatlı açıklayan bilgileri içermekte, ahlâktaki bozuklukları tanıtmakta, kâmil, yüce ahlâka ve övülen amellere kılavuzluk etmektedir. O halde Kur’an bu türden hastalıklar için şifa kaynağı olunca, onun bütün ruhsal hastalıklar için bir şifa kaynağı olduğu ortaya çıkmaktadır.10

Hakikatte küfür, nifak, şüphe, şirk, kalp katılığı, riya, kibir, su-i zan, kin, haset, dünya sevgisi, hırs gibi mânevî hastalıklar pratik tıbbın iyileştirmede aciz olduğu hastalıklardır. O hâlde bu hastalıkların tedavisi için bir gönül tabibine ihtiyaç vardır. Bu açıdan Hulûsi Efendi Hazretleri sevgiliden derde deva beklemekte, her türlü hastalıklardan böylece kurutulacağını beyan etmektedir.

İlâhî Aşk Her Derdin Devasıdır

İlahî aşk her derdin devasıdır. Aşk yolu; belâ, dert ve mihnetle dolu bir yoldur. Aşk yoluna düşen kişi karşısına çıkabilecek tehlikelere hazırlıklı olmalıdır. Zorlu aşk yoluna girmekten gerçek âşıklar çekinmezler. Bu yoldan geçmek herkesin başarabileceği bir iş değildir.

Divan şairi, oldum olası âşıktır. Bu aşk onulmaz bir derttir. Ama o bu dertten memnundur. Bu derdin dermanı da bu derdin kendisidir. Çektiği belâlar, dertler, mihnetler onun yüce seviyelere çıkarken kullandığı merdivenler gibidir. Hatta o bu merdivenden gönül dergâhına çıktığında, çerağın söndüğünü görecek ve ciğerinin yağıyla o çerağı tekrar yakacaktır:

Yandır oda cân u teni tâ kim erişe aslına

Âhı odu Arş’a erer ciğerleri yanıkların11

O; aşkın verdiği bütün eziyetlere, dertlere ve sıkıntılara rağmen aşk müptelasıdır. Ondaki aşk bazen beşerî, çoğu zaman da tasavvufî bir mahiyet arz eder.

Âşık, amacı nefsi terbiye ederek ve temizleyerek üstün ahlâka ulaşmak isteğinde olan, mana âleminin yolcusudur. Âşık, ruhunu nefsin isteklerinden kurtarıp gerçek hürriyete kavuşmak ister. Çünkü tasavvuf, mutlak hürriyet yoludur. O yolda yolculuk ise, her türlü çıkar düşüncesinden, maddi ilgilerden uzak durmak ve yaratıcıdan başka hiçbir şeye boyun eğmemek ve kıymet vermemekle olur. Bu maksatlarla tasavvuf yoluna dâhil olan âşık, dert ehli, cefa kulu, ehl-i dil gibi sıfatlarla bilinir. Gam ise, âşığın mânevî mertebelere ulaşmadaki tek zevkli çilesidir. Âşık, gönlünü ve canını ilahî aşk ile sevinçli kılar ve tasavvuf yolunda “hak ile yeksan olmaya” aday olur. Dert ve bela gibi meşakkatler, mana âleminin yolcusunun tek şiarıdır. Çünkü bunlar onu arzuladığı vuslata yaklaştıracaktır. Âşık, mânevî sevgilisini gereği gibi bilir. Onun yolunda her zahmete katlanır. Bela gelirse de sızlanmaz. Bütün dünyevî kayıtlardan kurtulup yalnız yaratıcısına kul olur.12 Derdini seven âşık; derdi veren Allah olduğu için, rıza gösterir, sadece ondan deva bekler, bu arada sabreder, dermanı ondan bekler:

Dost yolunda âşıkın sıdkına oldu delîl

Derdine sabr eyleye etmeye çûn u çirâ13

Bela, âşığın vuslat yolunda çektiği sıkıntılardır. Bela kavramı Divan’da, kûh-ı bela, bela bahri, bela taşı, zehr-i bela şeklinde ifade edilir. Bela sözüyle Bezm-i elest hatırlatılır. Mutasavvıfı ayakta tutan gönlüdür. Belaya sabır gösterildikçe amaca ulaşmanın kolaylaşacağından söz edilir. Bu sebeple bela âşığın tek dayanağıdır. İlâhî sırlardan haberdar olmak isteyen kişi mutlaka dert çekmelidir. Dünya, çocuklarını bela zehri ile besleyen bir annedir, dirlik ve şevk de dertten kaynaklanır.14 Âşık dert çekmekten mutlu olur. Çünkü derdi veren sevgilidir. Buna vâkıf olamayanlar ancak dertten acele olarak kurtulmak ister. Yoksa dert âşığı olgunlaştırmaktadır. Arif olanlar dert ve belalara duçar kaldıkça ondan sevinç elde etmektedir:

Derd zevkin bilmeyen ister devâlar derdine

Gör kim ârifdir o kim derd ü belâ hâsıl kılar15

Günah Hastalığından Kurtulmak

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) mü’minin başına gelen herhangi bir bela veya rahatsızlığın onun günahlarına kefaret olacağını belirtmiştir. Hatta Enes b. Mâlik’le birlikte, gözünden rahatsız olan Zeyd b. Erkam’ı ziyarete gittiklerinde, “Eğer gözündeki bu rahatsızlık devam eder de sen de sabredip karşılığını Allah’tan beklersen, kesinlikle Yüce Allah’a günahsız bir şekilde kavuşursun.” müjdesini vermiştir.16

Gerçek Allah dostları, günahı en büyük ıstırap kaynağı görürler. Onlara göre en büyük musibet dine gelen musibettir. Dinî hayatlarının günahla yara almasındansa en büyük acılara katlanmayı göze alırlar. Hatta hastalık ve musibeti de bir İlâhî ikaz olabilir mi endişesiyle önemserler. Onların gözünde, Allah razı olduktan sonra Eyyub misali yara bere içinde acı çekmek bile hoştur. Sa’dî’yi dinleyelim:

“Deniz kıyısında bir zahidi gördüm. Bir kaplandan yara almıştı ve hiçbir ilaçla iyileşmiyordu. Bu yüzden çok ıstırap çekiyordu. Ama zaman zaman Yüce Allah’a şükrederek:

‘Hamd olsun, diyordu, bir musibete yakalandım, bir günaha değil!’

O aziz yâr beni zillet içinde öldürtse bile, sanma ki o anda can kaygısına düşerim. ‘Ben fakir kulundan ne günah gördü de gönlü incindi?’ derim, kaygım bu olur.”17

Selmân-ı Farisî (r.a.) çok özel sohbetlerinden birinde mü’minin dünyadaki sevindirici hâlinden şu şekilde bahsetmektedir:

“Mü’minin dünyadaki hâli, yanında, derdini ve devasını bilen bir doktor bulunan hastanın hâli gibidir. Bu doktor, hasta, zararlı şeyleri isteyince onu engeller. Böylece onu korur. İşte mü’min de böyledir. Başkasında, kendisinde olandan fazla bir şeyler gördüğünde onu arzular. Ancak, Allah (c.c.) onu bundan men eder ve ölüp de cennete girinceye kadar engeller.”18

Gönül Tabibi

Mevki, makam, bilgi ve mansıp bakımından üst konumda bulunan müridlerine kimi meşâyih, ağır, katlanılması ve kabullenilmesi zor görevler yüklemek, bayağı işlere giriftar kılmak suretiyle hem kibir ve gururlarını kırmak hem de nefsanî arzularının önüne geçmelerini sağlamak istemişlerdir.

Bir zamanlar üst düzey bir memur olan Şiblî, sonunda “Kendimi Allah (c.c.)’ın mahlûkatının en âdisi sayıyorum.” dediği bir noktaya gelmiş ve ancak bu sözlerden sonra Cüneyd tarafından kabul edilmiştir. Bu tutumu gayet iyi canlandıran bir hikâye de on ikinci yüzyılda yaşamış Mecdüddîn-i Bağdadî ile ilgilidir. Yazımızı bu hikâye ile bağlayalım:

“Şeyh onu önce abdest işleriyle ilgili hizmetlerle görevlendirir. Doktor olan annesi bu durumu işitir -şeyh de doktordur- ve şeyhe bir kimse ile şöyle bir temenni iletir: Oğlum Mecdüddîn nazik bir insandır, görev olarak verdiğiniz bu iş çok tuhaftır. Eğer şeyh müsaade buyururlarsa ben o hizmetleri görmek için on tane Türk delikanlı gönderirim. Yeter ki oğlumu başka bir hizmete versinler. Şeyh şöyle buyurur: ‘Ona şöyle deyiniz. Tıp ilmini bilen bir kişi olarak bu sözün sizden sadır olması tuhaf bir şeydir. Oğlunuz ateşli bir hastalıktan acı çekse ona ait olan bir ilacı bir başka delikanlıya versem, oğlunuz sıhhat bulur mu?”19

Dipnot

1.    Tirmizî, Tıb, 2.
2.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2016, s. 161.
3.    Müslim, Selam, 69.
4.    İbnHanbel, IV, 124.
5.    İbnMace, Tıb, 41.
6.    Heyet, Hadislerle İslam, “Hz. Peygamber Döneminde Tıp / Allah Her Hastalığın Şifasını Vermiştir”, C. 7, s. 339, DİB Yayınları, Ankara,
7.    Müslim, Selam, 47.
8.    Buhari, Tıb, 36.
9.    Ateş, Divan, s. 271.
10.    Razî, Fahreddin. (1998). Et-Tefsirü’l-Kebir, Beyrut: Dâru İhyai’t-Türasi’l-Arabî.
11.    Ateş, Divan, s. 154.
12.    Ayşe Büyükyıldırım, “Usûlî Divanı’nda Tasavvufi Unsurlar”, Osmanlı Araştırmaları XXVI, İstanbul, 2005, s.134.
13.    Ateş, Divan, s. 12.
14.    Ayşe Büyükyıldırım, a.g.m., s.138.
15.    Ateş, Divan, s. 41.
16.    İbnHanbel, III, 156.
17.    Sadi Şirazi, Gülistân, s. 90.
18.    El-Isfehânî, Hılyetü’l-evliyâ, c. I, s. 207.
19.    Schimmel, İslâmın Mistik Boyutları, s. 110.

Sayfayı Paylaş