SEVGİ BAHÇESİNDE EDEBİYAT TOMURCUĞU

Somuncu Baba

İstikamet belli: “Allah güzeldir ve güzeli sever.”
Estetiğimizin kaynağı¸ esası ve temeli bu.

İstikamet belli: “Allah güzeldir ve güzeli sever.”
Estetiğimizin kaynağı¸ esası ve temeli bu.
Bizim anlayışımızdaki “güzel”; aynı zamanda ahlâklıdır da.
Hâliyle o¸ bizim sevgimizin de sembolü olur. Ve; saygıya da itibâra da lâyık olur.
Güzel olmayan sevilir mi? Sevgiyle dolmayan¸ güzel olabilir mi? Ya saygı? Sevgisiz saygı mümkün mü?
Gayesi ve hedefi “güzellik” olan edebiyât; insan ruhunun en zarîf temayüllerinin belirtisi olarak¸ üstün bir idrâkle rüştünü ispat ettiği andan itibaren her türlü müsbet davranışa müstehaktır.
Güzellik… Ne kibar¸ ne şerefli ve ne ihtişamlı bir kelime!
Zaman zaman¸ sevgiyi de¸ saygıyı da¸ ahlâkı da¸ itibârı da onda bir şuur hâlinde temâşâ ediyoruz.
O'nunla vücût bulan san'atın adı da edebiyat olunca¸ ona¸ sevgili diye hitap etmekten başka çâreniz kalır mı?
Sevmek ve saymak için derin bir “aşk” gerekir. Öylesine faziletli¸ öylesine hikmetli¸ öylesine büyüleyici¸ cezbedici¸ şahlandırıcı¸ sevdirici¸ okşayıcı¸ kaynaştırıcı ve muhabbetli bir aşk ki bu; asırlardır tarifi bile imkânsız olmuş.
Güzellik seyyahları¸ hep bu pınardan doyasıya içmişler. Kananlar olmuş; kanmayanlar olmuş; ancak¸ bu kaynak hiç mi hiç tükenmemiş.
Ahmed Yesevî Hazretleri:
“Aşk defteri sığmaz dostlar dergâhına; Cümle âşık yığılıp varır bargâhına.”
derken; bu güzellik ve sevgi ışığıyla gönüllerimizi aydınlatmaktadır.
Her şey söz ile başlar; söz ile biter. Sözü söyletecek de bir “gönül”e ihtiyaç vardır. Gönül olmayınca¸ dil nasıl ifâde edebilir; neyi¸ ne kadar ifâde edebilir?
İşte Yûnus Emre de bunun cevabını veriyor:
“İşidin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer.
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer.”
Ve işte “edebiyat”¸ bütün zarafetiyle burada çıkıyor ortaya. “Ben varım!”diyor âdetâ bütün câzibliğiyle. Sevgi adına¸ saygı adına¸ nezâket adına¸ itibâr adına¸ fazilet adına¸ ahlâk adına ve güzellik adına “Ben varım!”diyor edebiyât! ve yine Yûnus Emre'nin ifadesiyle ulviliğini ve dirâyetini var gücüyle bir kez daha ortaya koyuyor:
“Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz.”
Haliyle; dünyâ şiirinin şahikasının tecelli ettiği Yûnus Emre'nin “söz”ünde; sevgi bahçesindeki edebiyat tomurcuklarının kımıl kımıl belirtilerini bulmaktayız.
Edebiyâtı; aslî hüviyetinin dışına kaydırarak yâni onu “edeb” dışına çıkararak¸ ifâde etmek istediği “güzel”den kaynaklanan ve güzele koşan sevgiyi terennüm eden edasını hiçe sayarak¸ onu bir takım emellere âlet etmek isteyenlere “Yazıklar olsun!” demekten başka elimizden bir şey gelmez.
Muhabbetli bir “gönül”den fışkıran “güzel söz”ün¸ güneş berraklığındaki ziyâsıyla donanacak kalblerin kaynaşması; cümle âlemin hoşgörülü¸ huzurlu ve mes'ut yaşamasına vesile teşkil edecektir¸ sanırım.
Onunla seven gönüllerin kaynaştığı gibi¸ eller birleşip¸ kenetlenir ve fikirler merhale merhale ufuklarca açılır.
Beyinleri ufalmışların¸ gönülleri daralmışların¸ niyetleri kararmışların¸ mesafeleri tıkanmışların; ahlâkî (etik) ve bediî (estetik) yapısıyla¸ edebiyâttan alacakları esaslı bir pay olmasa gerektir.
Edebiyâtı bir angarya¸ bir safsata¸ bir lâf salatası… seviyesinde görenler¸ ne yazık ki vardır; ve bunlar¸ insanlık ailesinin en aciz unsurları olarak acınacak hâldedirler.
Dünyâya gelmiş geçmiş milyarlarca insan içinde bir Yûnus Emre'yi -bir bütün olarak-değil; O'nun sâdece yukarıda arz ettiğim mısralarının dahi yokluğu ne büyük bir noksanlıktır!
Güzellik zevkinden mahrûmiyetin acısı ne müthiştir… Ne kadar korkunçtur bilir misiniz?

Sayfayı Paylaş