SEVDİĞİ İÇİN KÖLE OLMAK

Somuncu Baba

"İman deryasına bir damla gibi düşmek isteyenler¸ önce manevî semâlara yücelecek¸ kat
kat zerre misale dolaşacaklar ki¸ o hudutsuz deryayı bulabilsinler. Ne zaman ki tertemiz
bir katre misali o güzellik deryasına ulaşabilirlerse¸ işte o zaman Hz. Peygamber (s.a.v.)'in
Hz. Selman (r.a.)'ı kabul etmesi gibi dillere destan bir birlikteliğin sembolü olurlar…"

İman deryasına bir damla gibi düşmek isteyenler¸ önce manevî semâlara yücelecek¸  kat kat zerre misale dolaşacaklar ki¸ o hudutsuz deryayı bulabilsinler. Ne zaman ki tertemiz bir katre misali o güzellik deryasına ulaşabilirlerse¸ işte o zaman Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Hz. Selman (r.a.)'ı kabul etmesi gibi dillere destan bir birlikteliğin sembolü olurlar…  Hulûsi Efendi Hazretleti Mektûbât'ındaki bir beyitte bu temiz seyre işaret buyurur:


Pâk-dillikle erüp Hazret-i Selmân katre


Ehl-i Beyt zümresine gör nice dâhil görünür[1]


Isfahan'ın Cey kasabasından yollara düşen¸ sarılacağı sağlam bir dal¸ bir inanç kaynağı bulabilmek için diyar diyar dolaşan bir sevgi abidesi… Ebû Abdillah lakabı ile tanınan Selmân-ı Fârisî (r.a.)… Başından değişik olaylar geçer. Nasibi kalkar¸ kanatlanır âdetâ Medine'ye uçar… Sevdiğini bulur¸ İslâm'ı seçer… Köle olmasından dolayı Bedir ve Uhud savaşlarına katılamaz; ama Hendek ve sonraki tüm gazvelere katılmaktan geri kalmaz… Hz. Ömer (r.a.)'in hilafetinde o temiz yürekli insanı Medâin valisi eyler.[2] Siyer bilginleri Selmân-ı Fârisî (r.a.)'nin çok uzun yaşayan sahabelerden olduğunu¸  250 sene yaşadığını söylerler. Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ Medine'ye gelip Peygamber Efendimizle tanışmasını ve İslâm'ı kabul edişini bizzat kendisi şu şekilde beyan eyler:


Bir arayış içinde iken karşılaştığım bir rahip: "Dünyada benim gibi bir din adamı olduğunu bilmiyorum ki¸ ona git diyeyim. Fakat ömrün yeterse – ömrünün pek yeteceğini de zannetmiyorum ya- İbrahim (a.s.)'ın ailesinden bir adamın çıktığını duyacaksın. Ben kendimin ona erişeceğini sanıyordum. Onunla birlikte olman mümkün olursa ona git. Çünkü o hak dini getirmiştir. Bu Peygamberin alametleri şunlardır: Kavmi ona sihirbaz¸ cine tutulmuş ve kâhin diyecektir. O¸ hediyeyi kabul edip yiyecek¸ sadakadan ise yemeyecektir. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü vardır." diye cevap verdi.


Ben yalnız başıma kalmıştım. O sırada Medine taraflarından bir kervan geldi. Ben; "Kimlerdensiniz?" dedim. Onlar; "Biz Medine ahalisindeniz ve tüccar bir topluluğuz¸ ticaretle geçiniriz. Fakat İbrahim'in sülalesinden bir adam çıktı ve bizim aramıza –Medine'ye- geldi. Kavmi de onunla savaşıyor. Biz ticaretimize engel olmasından korkuyorduk¸ fakat o Medine'ye hâkim oldu." dediler. Ben; "Peki onun hakkında ne diyorlar?" diye sordum. İçlerinden biri; "Sihirbaz¸ cinlenmiş/mecnun ve kâhin diyorlar." dedi. Ben; "İşte bunlar onun işaretleridir. Beni reisinize götürün." dedim. Kervanın reisine gelip; "Beni Medine'ye kadar götür." dedim. Reis; "Peki buna karşılık ne vereceksin?" diye sordu. Ben; "Sana verecek bir şeyim yok. Fakat sana köle olurum." dedim.


Bu anlaşma üzerine adam beni Medine'ye getirdi. Beni hurmalığında çalıştırıyordu. Hurmaları¸ develerin su çektiği gibi su çekerek suluyordum. Çalışmaktan sırtım ve göğsüm yara olmuştu. Söylediklerimi anlayan birini de bulamıyordum. Nihayet bahçeye su almak için yaşlı bir Fârisî kadın geldi. Onunla konuştum. Dediklerimi anlıyordu. Ona; "Peygamberliğini açıklayan adam nerededir? Bana onun yerini söyle" dedim. "O¸ sabah namazını kılınca erkenden buradan geçer." dedi.


Sabah için biraz hurma toplayıp hazır ettim. Sabah kadının dediği vakit olunca dışarı çıktım ve Peygamber(s.a.v.)'e hurmaları ikram ettim. Rasûlullâh (s.a.v.); "Nedir bu? Sadaka mı¸ hediye mi?" diye sordu. Ben sadaka olduğunu belirttim. Rasûlullah (s.a.v.); "Şunlara git." dedi. Arkadaşları da yanındaydı. Onlar yediler¸ fakat Rasûlullah (s.a.v.) hiç yemedi. Ben kendi kendime; "Bu birinci emare." dedim. Ertesi gün olunca¸ aynı yere bir miktar hurma ile tekrar geldim. Rasûlullah (s.a.v.); "Nedir bu?" diye sordu. Ben; "Hediye" dedim. Bunun üzerine kendisi yedi¸ arkadaşlarını da çağırdı. Sonra benim¸ sırtındaki mühre bakmak içi çabaladığımı gördü. Durumu anladığından¸ sırtındaki ridayı çıkardı. Sırtındaki mührü görünce öptüm ve ona sarıldım. Bana; "Nedir senin bu hâlin?" dedi ve kim olduğumu sordu. Ben de ona başımdan geçenleri anlattım. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.); "Git¸ kölesi olduğun kimseden hürriyetini satın al!" buyurdu.[3]


Hz. Peygamber (s.a.v)'in temiz silsilesine de¸  onun gibi zekât almak uygun görülmemiştir. Hassas olan ehl-i beyt mensupları bu hususa çok dikkat etmişlerdir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) şöyle anlatıyor:


   "Bir gün çarşıya inmiştim. Daren­de'nin eşrafından bir esnaf beni dükkânına çağırdı. ‘Hulûsi Efendi şu zekâtımızı size vermeyi uygun bulduk¸ kabul et' dedi. Ben namludan çıkan mer­mi gibi dükkânın diğer kapısından çıktım. Arkamdan söyleniyordu: ‘Canım niçin kabul etmiyorsun¸ bunun için ölenler var.' Oradan bir dostumun dükkânına vardım. O arkadaş; ‘Ne o Seyyid hasta mısın¸ benzin geçmiş¸ bir şey mi var?' dedi. Ben de olayı anlattım. ‘Bu adam bilmez mi ki Rasûlullah (s.a.v.)'ın ve Ehlibeytin zekât almadıklarını¸ bize niçin böyle yapıyor?' dedim. O arkadaş: ‘Vay hayâsız herif nasıl böyle yapar¸ sen ona aldırma Seyyid¸ bilse yapmazdı' diye bizi teselli etti diye buyurdular.[4]


Hulûsi Efendi Hazretleri hediyeleşmeyi çok sever gittiği yere eli boş gitmezdi. Bazen uzakta yaşayan dostlarına hediyeler de gönderirdi. Bir gün Ankara'dan ziyarete gelen bir arkadaş ile Hacı Bayram-ı Veli Camii İmamı Zekeriya Hoca Efendi'ye bir çift örme çorap gönderir. Zekeriya Hoca bu hediyeyi alınca¸ "Başın gönderdiği¸ ayağa giyilmez. Efendi Hazretlerinden teberrük olarak ölünceye kadar saklayacağım."[5] der.


 


Peygamber Efendimizin çok özel değer verdiği¸ ehlibeytinden kabul ettiği Acem asıllı olan Selmân-ı Fârisî (r.a.)¸ tasavvuf kültüründe mânevî evlâtlığın ve sülûkun örneği olmuştur.


Mektûbat-ı Hulûsi-i Darendevî'deki bir mektupta¸ Hulûsi Efendi (k.s.) ihvanlarıdan birine İhramcızade hazretlerinin aile efradımızdandır¸ deyip; Hz. Selman benzetmesini yaptığı işaret eder. Şöyle buyurur:


 "Âilemiz ta'dâdına¸ kayd oldu kelâm-ı hikmetlerinden nümâyan ve size ancak bu müjde kâfidir ki¸ (Selmânu minnâ)  hadîs-i şeref-vürûdunun müşâbeheti ber-muktazâ-i şefkat u lutf u inâyetlerinin âsârıdır."[6]


Mürşidin bir müridini ehli beytinden sayması¸ mânevî evlat kabul etmesi¸ yakın bir konuma kabul etmesi elbette ki en büyük lütuf¸ en büyük şefkattir.


   Tasavvuf yolunun büyükleri bazı meslek zümrelerinin pîri kabul edilirken¸ Selmân-ı Fârisî(r.a.) de küçük esnafın hâmisi ve pîri kabul edilmiştir.[7]


Sevenleri ile birlikte oturan Hz. Ali (r.a.)'ye cemaat: "Ey müminlerin emiri! Bize arkadaşlarını anlat" der. Hz. Ali (r.a.); "Hangi arkadaşlarımı?" deyince¸ oradakiler; "Muhammed (s.a.v.)'in ashâbını" cevabını verirler. Bu defa Hz. Ali (r.a.); "Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tüm ashâbı benim arkadaşımdır. Siz hangilerini kastediyorsunuz?" diye sorunca¸ meclistekiler; "Senin kendilerini iyilikle anıp dua ettiğin kimseleri." açıklamasında bulunurlar. Bunun üzerine Hz. Ali (k.v.)¸ Hz. Selman'dan söz edip onun hakkındaki kanaatini şu şekilde dile getirir:


"Selman¸ sizler için Lokman Hekim gibi biridir. Selman bizdendir ve ehlibeytten biri olarak bizim yolumuzdadır. O¸ önceki ve sonraki âlimlerin ilmine sahiptir. İlk (Tevrat ve İncil) ve son (Kur'ân) kitabı okur. Uçsuz bucaksız engin bir denizdir."[8]


Peygamberimizin ashabı¸ yani Hz. Ali (r.a.)'nin arkadaşları en seçkin¸ en fedakâr insanlardır. Onların arkadaşlık anlayışı her şeyi sevdiği için feda etmeyi gerektirir. Zaten o şerefe erebilmek için Hz. Selman-ı Farisî'de köle olmayı bile kabul etmiştir. Hulusi Efendi de bir beytinde şöyle buyurur:


Hulûsî cân terkin urup nâm u nişân terkin urup


İki cihân terkin urup arkadaşlık eyler misin[9]


 


Hz. Selman'ın ifrat ve tefritten uzak bir din anlayışını öngören yaklaşımını yakından görmek isteyen Tarık b. Şihab bir gece onun yanında kalır. Hz. Selman namaz için gecenin sonuna doğru kalkar. Onun tahmin ettiği kadar ibadet yapmadığını gören Tarık b. Şihab¸ düşüncesini Selman (r.a.)'a anlatınca¸ o şu cevabı verir:


"Beş vakit namazı kılınız. Çünkü bu beş vakit¸ ölüm isabet etmezse küçük yaralar için kefaret olur. İnsanlar yatsı namazını kılınca şu üç merhaleye varırlar. Bunlar¸ lehine olmayıp aleyhine olan¸ aleyhine olmayıp lehine olan ve hem lehine hem de aleyhine olmayan sonuçlardır. Bir kişi gecenin karanlığını ve insanların bilememesini fırsat sayıp günahlara rağbet ederse¸ bu iş aleyhine olur¸ lehine hiçbir şey yoktur. Bir diğeri de gecenin karanlığını ve insanların bilememesini fırsat bilip gece kalkar namaz kılarsa¸ bu tamamen menfaatine bir durumdur¸ aleyhine hiçbir şey yoktur. Bazı kimselerin de fayda ve zararına olmayan durumlar vardır. Bir kimse namaz kılar sonra da uyursa¸ bu ne lehine ne de aleyhinedir. Zorlu sefer için dikkatli ol. Hayırlı işlere yönelmeli ve devam etmelisin."[10]


Dostları kendisine¸ "Hangi ameli işlememizi tavsiye edersiniz?" diye sorduklarında¸ Hz. Selman¸ selâmı yayınız¸ müminlere yemek yediriniz ve herkes uyurken kalkıp namaz kılınız tavsiyesinde bulunmuştur.[11]


H. Hamidtettin Ateş Efendi bir dostuna yazdığı mektubunda selâmın önemi hakkında şöyle buyuruyor:


"Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): "Selâmı aranızda yayınız." buyurmakla sevgiyi topluma ve tüm dünya yaymamızı emrediyor. Birliği beraberliği¸ kardeşliği¸ sevgiyi bütün insanlık âlemine yayın diyor.


Selâm hem yaşadığımız dünyada hem de ebedî kalacağımız bakî âlemde geçerli bir mukaddes kelamdır. Cennet-i a'lâda meleklerin inananlara¸ inananların birbirlerine selâm vereceklerini Yüce Kitabımız bizlere şöyle bildirilmektedir. "Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: "Size selâm olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi¸ ebedî kalmak üzere buraya girin."[12]


Selâm¸ gönüllere muhabbet tohumunu eker¸ gönül kazanmayı sağlar. Selâm insanların atası Hz. Âdem (a.s.)'den günümüze kadar gelmiş güzel bir ameldir. Peygamberler sünnetidir.


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde selâm'ın şeklinin Allahu Teâlâ tarafından Hz. Âdem (a.s.)'e öğretildiğini şöyle bildirmektedir. "Allah Teâl⸠Âdem (a.s.)'ı yaratınca ona: 


– Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır¸ buyurdu. Âdem (a.s.) meleklere:


– Es-Selâmü aleyküm¸ dedi. Melekler:


– Es-Selâmü aleyke ve rahmetullâh¸ karşılığını verdiler. Onun selâmına "ve rahmetu'l-lâh"ı ilâve ettiler."


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri (k.s.) Hutbeler adlı eserinin 7. Hutbesinde iman ehlinin vasıflarını sayarken şöyle buyuruyor:


"Selâm veren müminin selâmını güzelce almak ve hastaları yoklamak ve ölmüş olan müminlerin namazlarını kılmak¸ herkese karşı cûd u sehada bulunmak ve küçüklere şefkat¸ büyüklere hürmet etmek ve kendi nefsi için istemediğini mümin kardeşine de istememek¸ herkese kendi gibi bakmak dahi imanın şûbelerinden ve iman ağacının dallarındandır ki¸ ağaç dalsız olmayacağı gibi¸ iman dahi bu güzel sıfat ve hasletsiz olmaz."[13]


Selmân-ı Fârisî (r.a.)'nin sözlerinden birisi ile yazımızı taçlandıralım: 


"Yüce Yaratana gizli âsî olup günah işledinse¸ gizli ibadet et¸ sevap işle. Eğer O'na açıktan âsî olup günah işlemişsen O'na açıkça itaat et¸ sevaba nail ol. Bunlar birbirlerini yok ederler. Açıkçası¸ gizli ibadet¸ gizli yapılan günahı¸ açık ibadet de açık yapılan günahı yok eder.


  






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Mektûbat-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸  s. 37



[2]  İbnü'l-Cevzî¸ Sıfatü's-safve¸ c. I¸ s. 228.



[3] El-Isfehânî¸ Hılyetü'l-evliy⸠c. I¸ s. 190-19.



[4] S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/49.



[5] S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/226.



[6] Ateş. Mektubat¸ s. 195.



[7] Schimmel¸ Tasavvufun Boyutları¸ s. 37.



[8] El-Isfehânî¸ Hılyetü'l-evliy⸠c. I¸ s. 187.



[9] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸  s. 224.



[10]   el-Isfehânî¸ Hılyetü'l-evliy⸠c. I¸ s. 189-190.



[11]   Aynı eser¸ c. I¸ s. 204.



[12]   39/Zümer¸ 73.



[13]   H. Hamidettin Ateş¸ Mektup Arşivi¸

Sayfayı Paylaş