Şehitlik: Ardında Ağlayanı Olmak

somuncubaba-223-04sehitlik

Şehit, ölüp yok olan değil; hayatı devam eden ölümsüzleşen kimsedir. Onun içindir ki şehit diridir, ölmez, onlara “ölü” denmeyeceği ayet-i kerimede belirtilmiştir: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”1
Şehitler; canından daha mukaddes bildiği dinî, millî ve mânevî değerler uğruna canını feda etmiş, dünyadaki her şeyden vazgeçebilme erdemini göstermiştir. Hz. Ömer Efendi’mizin tabiriyle, “Şehit, kendisini Allah’a adayan kimsedir.”
Allah yolunda cihad edenler ya şehadet mertebesine kavuşurlar ya da zafere erişerek dünyada bu sevinci tadarlar. Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki şehitliğin faziletini bilen Müslümanlar, İslâm’ın ilk devrinden itibaren baba ile oğul, ağabey ile kardeş savaşa katılıp şehâdet şerbetini içme konusunda birbirleriyle yarışır hâle gelmişlerdir. Şehit veya gazi olma şerefine ulaşmak suretiyle hayatı ebedî/ölümsüz kılacak inançlarıyla; gözlerinde ölümü öylesine küçültmüşlerdir ki, sonsuzluğa kanat açmanın güzelliğini destanlaştırmışlardır. Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Canım elinde bulunan Allah’a yemin ederim, istedim ki Allah yolunda savaşıp öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, daha sonra tekrar öldürüleyim ve diriltileyim!”2
Şehitlerin asla unutulmayacak, daima anılacak, hatırlanacak yüce şahsiyetli kimseler olduğunu Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle ifade buyurur:
Ey şehîd-i pâk-dil hep ins ü cin ağlar sana
Ser-te-ser mâtem tutup kevn ü mekân ağlar sana3
(Ey tertemiz ruhuyla canını verip şehadete eren kimse. İnsanlar, cinler hep senin için ağlar. Baştanbaşa bütün kâinat senin ardından matem tutar, yerler ve gökler senin için gözyaşı döker.)
Şehitlerin ardından milletçe ağlar, gözyaşı dökeriz. Aslında bu Rabb’imizin rahmetini hatırlamaktır. Hüzünle karışık bir sevinç hâlidir. Ağlamak; aynı zamanda yerle, gökle ve arasındakilerle duyguları paylaşmaktır. Her şehit cenazesinden sonra, Bedir, Uhud, Kerbelâ, Çanakkale şehitlerinin hüznünü yüreğimizde hisseder, ardında ağlayanı olarak önden gidenleri minnetle anarız. Bu, aynı zamanda millet olmanın tezahürüdür.
Gözyaşı Rahmettir/Ağlamak Merhamettir
Necm Suresi’nin 60. ayeti; “Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.” ihtarı nazil olduğu zamanı Ebu Hureyre (r.a.) şöyle nakletmiştir: Bu ayet-i kerime nazil olduğu vakit ehli suffeden bazı kimselerin ağlamaları daha da arttı. Öyle ki onların gözyaşları yanaklarından aşağı aktı. Bunların aşırı ağlamalarını duyan Rasûlullah (s.a.v.) kendileriyle birlikte ağlamış ve hatta biz de onun ağlaması sebebiyle ağlamıştık. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah korkusundan ağlayan cehenneme girmeyeceği gibi masiyette ısrar edenler de cennete dâhil olamayacaktır. Şayet sizler günah işlemeseydiniz Allah günah işleyen bir topluluk getirir sonra da onları tevbeleri sebebiyle bağışlar.”4 Başka bir rivayete göre Cibril (a.s.) Rasûlullah’a geldiği bir anda Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında ağlamakta olan bir adam bulunmaktadır. Cebrail (a.s.): “Kim bu adam?” der. Peygamber (s.a.v.) “Falandır.” diye cevap verir. Bunun üzerine Cibril: “Biz âdemoğlunun amellerinin tamamını tartarız ancak ağlama bundan müstesnadır. Zira Allah cehennem ateşinden olan denizleri gözyaşıyla söndürür.” buyurur.5
Uhud Savaşı’ndan sonra Ensar kadınları savaşta şehit olan kocalarına ağlamaktadırlar. Peygamberimiz “Hz. Hamza’nın ağlayanı da yok.” buyurur, hüzünlenir ve gözyaşı döker… Mûte Gazvesi’nde Zeyd, Cafer ve İbn Revaha sırayla şehit olmuşlardır. Daha haberleri gelmeden durumu ümmete bildiren Peygamberimiz’in gözlerinden yaşlar süzülmüştür.
Peygamberimiz’in Mısırlı Kıptî bir cariye olan Mariye’den doğan oğlu İbrahim henüz sütannesindedir. Peygamberimiz evladını sütannenin kocası demirci Ebu Seyf’in evinde ziyaret edip, öpüp koklar. Hastalanan bebeği ziyarete gittiğinde görür ki bebek son nefeslerini vermektedir. Peygamberimiz’in gözünden yaşlar akmaya başlar. Yanında bulunan Abdurrahman bin Avf “Sen de mi ya Rasûlallah?’ der; belli ki gözyaşını zaaf olarak görmektedir. O ise ağlamayı sürdürerek: “Bu merhamettir.” diye buyurur; “Şüphesiz göz ağlar, kalp üzülür, biz sadece Rabb’imizi razı edecek şeyler söyleriz. Ey İbrahim, biz senin gidişinle mahzunuz.”6 buyurur.
İbn Abbas anlatıyor: Peygamberimiz ölmek üzere olan kızı Zeynep’i kucaklamış, dizlerine yatırmıştır. Yanında bulunan Ümmü Eymen feryat etmektedir. Peygamberimiz “Allah’ın Rasûlü’nün yanında mı ağlıyorsun?” der ona. O da “Ben senin ağladığını görmüyor muyum?” diye cevap verir. “Ben feryat ederek ağlamam, bu gözyaşları rahmettir. Mü’min her halinde daima hayır içindedir. Ruhu, içinden çekilip alınırken o Allah’a hamdeder.” buyurur.
Bir gün kızı Zeynep babasını çağırır. Peygamberimiz’in torunu kucağında can çekişirken gözlerinden yaşlar akar. Bu ne hal diyenlere: “Allah sadece merhametli kullarına merhamet eder.” buyurur.
Hz. Ali Gözyaşlarından             Sakalı Islanıncaya Kadar Ağlar
Mü’minlerin emiri Ali b. Ebû Talib (r.a.) Nehrevan’da Haricîlerin ayaklanmasını bastırdıktan sonra Kûfe’ye gelip minbere çıkarak bir konuşma yapar. Allah’a, hamd ü senadan sonra gözleri dolar, konuşamaz. Gözyaşlarından sakalı ıslanıncaya kadar ağlar. Sonra sakalını sıvazlayarak ıslaklığını siler. Bu sırada damlalar başkalarının üzerine düşmektedir. O zaman görenler, “Onun gözyaşları kimlerin üzerine isabet ettiyse, Allah onlara cehennemi haram kılmıştır.” derler. Hz. Ali (r.a.) ağlayıp açıldıktan sonra şöyle devam eder:
– Ey insanlar! Amel etmeden cenneti umanlardan olmayın. Tûl-i emel yüzünden günahlarına tevbe etmeyi geciktirenlerden olmayın. Zahidler gibi konuşan fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlananlardan olmayın. Dünya için çalışanlara ne kadar verilse doymazlar. Verilmediği zaman da kanaatkâr olamazlar. Elindekilerin şükrünü ifa edemedikleri halde daha da isterler. Başkalarına emreder fakat kendileri yapamazlar. Başkalarına menettikleri şeylerden kendileri vazgeçmezler. Salih kimseleri severler, fakat onların yaptıklarını yapmazlar. Zalimlere buğz ederler fakat kendileri de onlardandır. Zengin olurlarsa nefislerine uyarlar. Hastalandıklarında üzülürler, fakir düştükleri zaman ümitlerini keserek gevşerler. Günahla nimet arasında otlarlar. Sıhhatte oldukları zaman şükretmezler. Başlarına bir bela geldiği zaman sabretmezler. Sanki başkaları ölüme karşı uyarılıyor. Sanki tehdit edilenler, zorlananlar onlar değil de başkaları.
Ey ölümlere hedef olanlar! Ey ölümün elinden kurtulamayacak olanlar! Ey tehlikelere maruz kalanlar! Ey günlerin getirdiklerine hedef olanlar! Ey zamanın ganimetleri! Ey ölüm mahkûmları! Ey afetler içinde kalan çiçek! Ey sorguya çekildiğinde dili tutulacak olanlar! Ey etrafı fitnelerle sarılı olanlar! Ey ibret alınacak hadiselerle arasına perde gerilenler! Gerçeği söylüyorum. Sadece ve sadece kendini bilenler kurtulabilmiştir.”7
Hak yolunda yılmadan çalışan, hayırlı islerde devamlı fedakârlıklar gösteren Osman İbni Maz’un (r.a.) Hicret’ten otuz ay sonra ebedî âleme göçer. O sırada Müslümanların henüz bir kabristanı yoktur. Peygamber Efendimiz Medine etrafına çıkar ve “Bakî ile emrolundum.” buyururlar. Osman İbni Maz’un (r.a.) Medine’de ilk vefat eden sahabî ve Bakî Kabristanlığına defnedilen ilk muhacir olur. Zevcesi kabri başında: “Ey Ebâ Sâib! Cennet sana âfiyet olsun.” der. Sevgili Peygamberimiz de: “Allah ve Rasûlü’nü severdi, desen kâfi idi.” buyurdu. Techiz ve tekfin hazırlığı sırasında İki Cihan Güneşi Efendimiz alnından öperken gözyaşlarını tutamaz ve “Ey Ebû Sâib! Allah sana rahmet etsin. Dünyadan çekip gittin. Ama ne sen ona iltifat ettin ne de o sana.” buyurur. Sanki şu beyitler o an için söylenmiştir:
Terk edip gitdin bu ilden yârını yârânını
Gam çekip yârân ü yârın her zamân ağlar sana
Âşiyân-ı fânîyi şöyle koyup bî-derk ile
Sen bekâ buldun bu fânî âşiyân ağlar sana8
Şehitler kılıçları boyunlarında olduğu halde Rabb’imizin huzuruna getirilirler. Sonra cennetteki meskenlerine yerleştirilirler. Kıyamet günü Ebu Bekir (r.a.)’in sıddıkiyet sancağı dikilir; bütün sıddıklar bu sancağın altında toplanır. Hz. Ömer (r.a.)’in adalet sancağı dikilir; bütün adiller bu sancağın altında toplanır. Hz. Osman (r.a.)’ın cömertlik sancağı dikilir; bütün cömertler bu sancağın altında toplanır. Hz. Ali (r.a.)’nin şehitlik sancağı dikilir; bütün şehitler orada bu sancağın altında toplanır. Bütün fakihler Muaz bin Cebel (r.a.)’in sancağı altında, bütün zahidler Ebu Zer (r.a.)’in sancağı altında, fakirler Ebu Derda (r.a.)’nın sancağı altında, Kur’an okuyucuları Ubey bin Kâb (r.a.)’ın sancağı altında, müezzinler Hz. Bilal (r.a.)’in sancağı altında toplanırlar. Zulmen öldürülen herkes ise Hz. Hüseyin (r.a.)’in sancağı altında toplanır. İsrâ Sûresi’nin 71. ayetinde “O gün herkesi önderleri ile birlikte çağıracağız.” buyurulmaktadır.9
Allah’a Verdiği Sözü Tutanlar
Bir gün bedevînin biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelir. Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olur. Sonra yurdunu terk edip Medine’ye yerleşir ve çobanlık yaparak geçimini kazanmaya başlar. Rasûlullah (s.a.v.), ashabından birini bu kişiyle ilgilenmesi için görevlendirir. O günlerde bir savaş olur ve Hz. Peygamber (s.a.v.) düşmandan alınan ganimetleri taksim etmektedir. O kimseye de bir hisse gönderir. Ashab kendisine hissesine düşen ganimeti verince onlara bunun ne olduğunu sorar. Onlar da “Peygamber (s.a.v.)’in sana ayırdığı hissedir.” derler. O, hissesine düşen ganimeti Peygamber (s.a.v.)’e getirir ve bunun ne olduğunu bir de ona sorar. O esnada orada bulunan sahâbîler de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’le bu kişinin arasında geçen konuşmayı dinlerler. Rasûlullah (s.a.v.), “Bunu senin için ayırdım.” buyurur. Adam, “Ben sana ganimet elde etmek için değil -eliyle boğazını göstererek- şuramdan ok ile vurulup ölmek ve cennete girmek için uydum.” der. Rasûlullah (s.a.v.), “Eğer gerçekten doğru söylüyorsan ve Allah’a verdiğin sözü tutarsan Allah da sana istediğini verecektir.” buyurur. Bu kişi, yapılan bir savaşta tam da işaret ettiği yerden okla vurularak şehit olur. Sahâbîler onu bu hâlde Rasûlullah’a getirirler. Allah Rasûlü, “Bu, o adam mı?” diye sorar. “Evet.” derler. Rasûlullah (s.a.v.), “O, Allah’a verdiği sözü tutmuş, Allah da ona dilediğini vermiş.” buyurur. Sonra onu kendi cübbesi ile kefenler ve önüne koyarak namazını kıldırır. Ardından ona şöyle dua eder: “Allah’ım! Bu kulun senin yolunda hicret ederek şehit oldu. Ben de buna şahidim.”10
Bu hadis-i şerifin sonundaki duayı okuyunca Allah için hicret ederek, canından geçebilenlerin şahidinin Peygamber Efendimiz olduğu dikkat çekiyor. Tasavvufî ahlak açısından aslında kişinin kötü huylardan iyi huylara göçmesi, bir nevi manevî hicrettir. Onun için güzellikleri kendine şiar edinme uğruna, dünyalıkları terk edebilme erdemini gösterenler de muhabbet için aşk şehidi sayılırlar. İhramıcızade Hazretleri bir sohbetlerinde: “Âşık olmak lazım, âşık olarak kalmak lazım. Aşk şehidi yerde çürümez. Âşıklar ölmez diridir.” buyurur.
Mutasavvıflar tarafından “Uğrumuzda cihad edenlere, (Bize ulaştıracak) yollar gösteririz.”11 âyeti maddî cihadın yanında mânevî cihad olarak da değerlendirilip mücahede alanı olarak kabul edilmiştir. İnsan için ideal makam olan insan-ı kâmile erişebilmek için izlenmesi gerek seyr-i sülûk’un gerçek düşmanı nefistir. İslâm ve tasavvuf literatüründe önemli bir yeri olan nefse karşı verilen savaş; “büyük cihad” olarak tarif edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in otuz bin kişiden teşekkül etmiş en büyük ordu ile Bizans’a karşı çıktığı sefer dönüşü “Küçük cihattan büyük cihada gidiyoruz. O nefisle cihattır.”12 hâdisi nefis tezkiyesinin büyük cihad olarak tanımlanmasında önem arz etmektedir. Bu anlamı kuvvetlendiren hadisler vardır. Örneğin “Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir”13 hadisi bunlardan biridir.14
Hulûsi Efendi Hazretleri ilk beytini verdiğimiz gazelin 4. ve 5. beyitlerinde şöyle buyurur:
Her yanı bend eylemişdi hüsn-i hâlin ey melek
Âleme hicrin bekâ verdi cihân ağlar sana
Herkesin gönlünde yapmışdın muhabbetden ribât
Firkatın zehriyle hep pîr ü civân ağlar sana15
Cüneyd (k.s.) diyor ki: “Kim nefsi ile yaşıyorsa ölümü ruhunun gidişi ile gerçekleşir kim Rabb’i ile yaşıyorsa bu kişi fizikî hayattan gerçek hayata intikal eden şeriat uğrunda öldürülen biri ise rızıklandırılmıştır.”
Kâşâni de diyor ki: “Allah yolunda öldürülenler iki sınıftır herkesin bildiği şekilde Allah rızasına nail olmak maksadıyla canını feda edip küçük cihatta öldürülenler. İkincisi bir gazadan dönerken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” şeklindeki sözlerinde olduğu gibi muhabbetullah ile yanıp tutuşarak heva ve hevesinden geçmek suretiyle nefsi kırıp, muhabbet bıçağı ile mahveder. En büyük cihadda öldürülenler bu her iki sınıfta ölü değillerdir. Bilakis makamına yakın olarak fiziki âlemin kirlerinden uzaklaşmış bir şekilde rableri katında gerçek hayat tarzında yaşamaktadırlar. Manevî cennetlerde manevî nimetlerle yani marifet, hakikat nurları ile ikram edilirler.16

Dipnot
1.    3/Al-i İmran, 169-170
2.    Buhârî, Temennî, 1.
3.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 16.
4.    Tirmizi, Fedailü’l-cihad 8
5.    Ruhu’l-Beyan, C. 20, s. 305.
6.    Buhari, Cenaiz, 44.
7.    Sadık Dânâ, İslam Kahramanları, İstanbul, 2010. s.111.
8.    Ateş, Dîvân, s. 16.
9.    Ruhu’l-Beyan, Cilt: 3, s.392.
10.    Nesai, Cenaiz, 61
11.    Ankebût, 29/69.
12.    Suyuti, II, 73.
13.    Tirmizi, Cihad, 2.
14.    Musa Kaval, “Büyük Cihad’ı Anlamaya Dair Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 49, Mayıs-Haziran 2015, s. 1-2
15.    Ateş, Dîvân, s.16.
16.    Ruhu’l-Beyan, C. 3, s. 393.

Sayfayı Paylaş