ŞEHİTLER YAHUT “TOPRAĞI VATAN YAPANLAR”

Somuncu Baba

Vatan”ı temsil yoluyla “geniş bir ev”e; “millet”i de aynı şekilde “kalabalık bir aile”ye benzetebiliriz. Önemli olan millet fertlerinin vatanlarında huzur¸ barış¸ sevgi içinde yaşamaları¸ bütün güçleriyle vatanlarını kalkındırmaları¸ kendilerini hem madde hem de manevî anlamda vatanlarına layık kişiler haline getirmeleridir. Bu gayenin gerçekleşmesi için de olması gereken şey¸ “birlik” ve “dirlik”tir. Bu iki kavram pratikte de anmalı bir şekilde gerçekleştiği takdirde böyle bir ülkede “savaş”ın sözü edilmez.

“Vatan”ı temsil yoluyla “geniş bir ev”e; “millet”i de aynı şekilde “kalabalık bir aile”ye benzetebiliriz. Önemli olan millet fertlerinin vatanlarında huzur¸ barış¸ sevgi içinde yaşamaları¸ bütün güçleriyle vatanlarını kalkındırmaları¸ kendilerini hem madde hem de manevî anlamda vatanlarına layık kişiler haline getirmeleridir. Bu gayenin gerçekleşmesi için de olması gereken şey¸ “birlik” ve “dirlik”tir. Bu iki kavram pratikte de anmalı bir şekilde gerçekleştiği takdirde böyle bir ülkede “savaş”ın sözü edilmez.
Bu çizdiğimiz tablo¸ ideal olandır. Fakat realite de durum böyle değildir. Zira tarihin bize öğrettiği odur ki her ülkenin¸ her milletin düşmanları da vardır. Bu duygularla baktıkları millete karşı¸ onları tutsak etmek¸ bağımsızlıklarını ortadan kaldırmak¸ topraklarını ele geçirmek gibi niyetler taşırlar. Bu niyetin realize edilmesi ise bazen o ülkeye karşı savaş açmak biçiminde¸ kimi zaman da içeride yani millet fertleri arasında düşmanlık tohumları ekerek ve sonuçta iç savaşa yol açarak gerçekleştirirler.
İşte¸ “savaş”¸ “saldırı”¸ “direniş”¸ “savunma” dahası “gazilik”¸ “şehitlik” gibi kavramlar böylesi zamanların en çok sözü edilen kelimeleri haline gelirler. Özellikle de şehitlik kavramı bu kavramların hepsinin önüne geçer. Çünkü vatanın vatan olarak kalması¸ bağımsızlığın korunması¸ barış ve huzurun yeniden kurulması tamamen bu kavramda ifadesini bulan davranışa yani vatan¸ millet¸ din¸ bayrak gibi kutsal kabul edilen değerler uğrunda canını feda etmekten çekinmeyen kişilerin bu fedâkârlıklarına kalır.
Malazgirt zaferinden bu yana Anadolu’dayız. Bu toprakları¸ üzerinde kurduğumuz medeniyetimizle her anlamda imar ederek toprak olmaktan çıkarıp vatan haline getirdik. Anadolu¸ tarihi boyunca genel olarak hep bir “barış ve esenlik yurdu” oldu. Tabi ki kimi kırılma dönemleri de olmadı değil…Bunlardan büyük çapta tesirleri olanlardan bazılarını hatırlayacak olursak Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasına yol açan Moğol ve Haçlı saldırılarından söz edebiliriz. Bu iki olay¸ bu toprakların görüp yaşadığı en trajik olaylardır. Tabi trajedinin kahramanı da hep şehitler olmuşlardır. Mithat Cemal’in ifadesiyle bağımsızlığın sembolü olan bayrağı bayrak yapan nasıl “kan” ise¸ toprağı da vatan yapan¸ vatan olmaya devam etmesini sağlayanlar onun “uğrunda ölenler” yani şehitlerimizdir.
Son yüzyılda ise böyle bir durumu tekrar yaşadık. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından işgale uğrayan topraklarımızda yine şehitlerimiz konuştu. Kurtuluşumuzun destanını onlar kanlarıyla yazdılar. Böylece bu topraklarda yeni bir devlet ve düzen kurduk. Yeni devlet kurulalı üççeyrek asrı aşan bir süre geçirdik. Ama bu süre içerisinde varolan dış tehditler hiçbir zaman bitmedi. Fakat hem dışta hem de içte “barış”ı varlık felsefesi olarak benimseyen devlet¸ bu tür tehlikelerden hep uzak durmaya çalıştı. Zaten değişen şartlar da aslında silahlı saldırı biçimindeki savaş şartlarını ortadan kaldırmıştı. Devlet¸ bunun avantajını da kullandı ve hiç savaşa girmedi.
Klasik savaş şartları ortadan kalktı ama hedefleri itibariyle aynı yahut benzer sonuçları doğuracak başka argümanlar devreye sokuldu. Başka bir ifadeyle savaşın şekli¸ şartları değiştirildi. Bu da ülkelerin inanç¸ soy¸ mezhep gibi farklılıklarını tahrik ederek aslında bir zenginlik olması gereken bu çeşitliliği bir kavgaya¸ savaşa çevirme tekniğiydi. Başarıldı da.. Nitekim Türkiye belli bir bölgesinde bu tür bir çatışmayla uğraşmak durumunda kaldı. Tabi¸ ülkemizdeki bu birlik ve dirlik düzenini bozan ve adı artık siyasî literatürde “terör” olarak isimlendirilen bu olayların kahramanları da yine şehitlerimiz oldular. Onlar¸ bu terör savaşında tarih boyunca olduğu gibi yine kutsal bildikleri değerler için canlarını fedâ ettiler. Etmeye de devam ediyorlar. Her birini tarihteki bütün şehitlerimiz gibi minnetle anmak en temel görevimizdir.
Bu görevi en iyi şekilde yapabilmek için üzerimize düşen pek çok vazife vardır. Çünkü savaş zamanlarının görevleriyle barış zamanlarının görevleri şekil bakımından farklılık taşısa bile mahiyet bakımından taşımaz. Mesele ülkenin korunması¸ barış ve huzur ortamının sürdürülmesidir. Şehit¸ bu anlamda vazifesini yapmış insandır. Diğerleri ise milletleri ve memleketleri için eğitim¸ sağlık¸ hukuk¸ çalışma vb. alanlarda çok başarılı bir performans sergilemeleri gerekmektedir. “Kahraman” sıfatı hep savaşı askerî anlamda yapanlar için kullanılır. Fakat bu sıfat bence her meslek grubu için de uygun düşebilecek bir sıfattır. Öyleyse şehitler için ağıt yakarken¸ onların hatıralarına hürmet edebilmenin asıl şartının “duygusallık”la birlikte “gerçekçi” tavır alışlarla sağlanabileceğini bilmemiz gerekir. Yani bir ülke ilim kahramanları¸ sanat kahramanları¸ ekonomi kahramanları da yetiştirebilmelidir ki bu kişilerin çalışmalarıyla ülkemiz her anlamda kalkınmalı¸ güçlenmelidir ki hiçbir kötü niyetli kişi yahut topluluk sıcak bir çatışmaya cesaret edemesin. Dolayısıyla insanlarımız ölmesin¸ yaralanmasın. Sosyal¸ siyasi¸ kültürel ve ekonomik anlamda güçlü olma bu meselede caydırıcı bir rol oynayacaktır.
Meseleyi şöyle de ortaya koyabiliriz: Şehîdin savaşta döktüğü “kan”dır. Fazla kan dökülmesini istemiyorsak barış zamanlarında da “ter” dökmeyi aynı bilinçle sağlamak gerekir. Böyle bir gayenin gerçekleşmesi sadece maddî manada güçlü olmakla da sağlanamaz. Maneviyat bu noktada öne çıkarılması gereken bir kavram olmalıdır. Bu kavramın muhtevasında yer alan vatan sevgisi¸ bayrak sevgisi uğruna şehit olabilmeyi göze alabilecek öncelikle bu değerlerle bir gönül bağı kurabilmekle mümkündür. Bu sağlanamamışsa örnekleri tarih içerisinde çokça görülebileceği gibi bir tehlike anında vatanını terk edenler¸ düşmanla işbirliği yapanlar¸ bölücülük fitnesini körükleyenler hep olacaktır. Bunlar karşısında ölümü göze alabilen¸ şehitliğe düğüne gider gibi gidenler yani şehitlerimiz¸ şairin dediği gibi “kara toprağa gül bahçesine girer gibi girenler”imiz canlarını feda ederek vazifelerini yapmış olurlar. Ya ölmeyenler¸ geride kalanlar? Savaşın sonraki zamandaki sürdürücüsü onlar olmak durumundadırlar.
Şehitlerimizin ruhları¸ ancak böyle yaparsak şâd olur. Hatıralarına ancak o zaman samimi bir hürmetkârlık göstermiş oluruz. Değilse tek başına hamâset¸ duygusal bir tepkidir. Bu¸ önemlidir ama duygunun fikirle¸ akılla birleşerek savaşa direnebilmenin¸ savaşı kazanabilmenin¸ üstelik savaşın sadece askerî değil kültürle¸ sanatla¸ inançlarla…ilgili olduğunun bilinciyle hareket edebilmenin şartları oluşturulmazsa fedâkârlıkların getireceği sonuçlar ne yazık ki kalıcı olmayacaktır.

Sayfayı Paylaş