Seher Vaktinin Bereketinden Faydalanmak

somuncubaba-219-seher

Âşığın değişim/dönüşüm yaşadığı zaman dilimini ifade eden seher; sözlüklerde tan yeri ağarmadan biraz önceki vakit, sabahın açılmaya başladığı vakit; sabahın güneş doğmadan önceki zamanı olarak belirtilir. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde çeşitli vesilelerle bu vaktin önemi vurgulanır. Bu nedenle seher vakti mânevî kazanç için bir ganimet sayılmış. İslâm büyükleri bu bereketli vakti; namaz, zikir, kıraat, fikir ve murakabe ile değerlendirilmişlerdir. Seher; hal erbabı için mahv, gözyaşı, niyaz, tazarru, sızlanma, feryad, ateş, ölüm, yokluk, hiçlik, yüceliş, oluş, eriş, titreyen dudaklar, ibadetten şişen ayaklar, kırpılmayan gözler, yılmak bilmez ısrarlı talepler, zevkler ve sancılar demektir.1
Âşığın gerçeği idrak ettiği seher; gece-gündüz, hayal-hakikat, madde-mana, beden-ruh eşiğini temsil etmektedir. Seher; çevreden insanı meşgul eden dünyevi unsurların etkisinin en aza indiği, kalbin ve zihnin dinlenip durulduğu yeni bir doğuş zamanıdır. Dolayısıyla seher vakti, kendi ile olma, duygusal yoğunluk ve mânevîyata odaklanma zamanıdır. Seher vakti vecde gelen âşık, maddîden mânevîye; süflîden ulvîye, kesafetten letafete doğru gerçekleşen bir seyir ve yükselişle farklı bir bilinç tabakasına erişerek, kalp gözüyle farklı bir âlemin temaşasına koyulur.2 Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri seher vaktinin önemini beyitlerinde hatta müstakil vakt-i seher redifli gazellerinde çokça işlemiştir. Bir beyti şöyledir:
Kalk ey gönül feryâda gel vakt-i seher vakt-i seher
Mahbûb-ı aşkı yâda gel vakt-i seher vakt-i seher3
(Ey gönül seher vaktinde uykudan ve gafletten uyanarak, gönülden Rabb’ine seslen, ağla feryad et. Seher vakti sevgiliyi anmak için muhabbet demidir.)
Seher, güllerin açılma vakti, âşıkların zikir ve yakarışlarını arşa yükselttikleri zamandır. Gül açılırken âşıkların yakarışları ve zikirleri feyizlere vesile olur; gönüller o mânevî kokularla muattar olur. Vakt-i seher, siyah zülüfler tarumar olmuş, çözülüp dağılmış, daha doğrusu saba yeli sevgilinin saçlarını savurmuştur. İşin doğrusu güller açıldığından etrafa güzel kokular sinmiş. Zikir ve ibadetle kesret olan, bir bakıma küfür olan siyah zülüfler gevşeyip saba ile dağılmaya yüz tutmuştur. Vahdete ulaşmak isteyen gönüller bu dağınıklıktan yararlanıp sevgilinin dolunay gibi güzelliğini daha doğrusu tevhidi hissedebiliyorlar. Bu durum güzel bir koku simgesi ile verilmiştir. Feyiz ve seher kelimeleri bu tasavvufi çağrışımı zenginleştiren iki önemli kelimedir. Seher vakti yapılan ibadet ve yakarışlar kalbi feyiz nurlarıyla doldurur. 4
Seherde Uyanık, Dua Eden Bir Kul Olabilmek
Ebû Ümâme (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o sizden önceki sâlih kimselerin âdetidir. Yine o Rabb’inize yakınlıktır, kötülüklere kefarettir (onların örtülmesine sebep olur) ve günahlardan alıkoyar!”5
Bu hadis-i şerifin mânasına uygun olarak Hulûsi Efendi (k.s.) şöyle buyurur:
Kalk bak ki her yan açılu âleme rahmet saçılu
Her ne dilersen dopdolu vakt-i seher vakt-i seher6
Câbir (r.a.) der ki: Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:
“Gecede bir saat vardır ki Allah’tan dünya veya âhiretle alâkalı bir hayır taleb eden bir Müslüman o saate rastlarsa, Allah istediği şeyi ona mutlaka verir. Bu saat, her gecede vardır.”7 Bu nebevî müjdeden beslenen bir beyit de şu şekildedir:
Her ne dilersen Kibriyâ ihsân eder ol bî-riyâ
İste murâdını dilâ vakt-i seher vakt-i seher8
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Her gece Rabb’imiz, gecenin son üçte biri kalınca en yakın semâya iner ve:
‘Kim bana dua ediyor ona icâbet edeyim, kim benden bir şey istiyor ona vereyim, kim bana istiğfar ediyor onu mağfiret edeyim.’ buyurur.”9 Seher vakti dua etme, yalvarma, mağfiret dileme ve murada yetme vaktidir. O demde yapılan duaların cevapsız kalmayacağını Hulûsi Efendi (k.s.) bir beytinde şu şekilde ifade eder:
Etsen ki “yâ Rabb’im” Hudâ “lebbeyk” deyü eyler nidâ
Dur yatma kalk yalvar ana vakt-i seher vakt-i seher10
Seher vakti Yüce Rabb’imizi zikretmenin baldan bile tatlı olduğunu beyan eden Ahmed Yesevî Hazretleri, seher vakti uyanık olanların kurtuluşa ereceğini, rahatını terk edip kulluğa yönelenlerin aşk ateşiyle yanıp olgunlaşacağını söyler. Ayrıca şiir lisanıyla şöyle der:
Benim hikmetlerim şeker ve baldır,
Bütün sözler içinde paha biçilmezdir,
Hikmetlerim Allah’ın lütfudur,
Seher vakti tevbe edenler için.11
Bu yüzden, bilhassa seher vakitlerinin feyizli demlerini günümüzün her ânına yaygınlaştırmalıyız. Seherin o müstesnâ anları, günümüz için bir model niteliği taşımalıdır. Seherini ve gününü böyle düzenleyen bir kul, Hak Teâlâ’nın râzı olduğu bir hâl içindedir ki bu, “merdıyye” makâmıdır. Bu makamda güneşin güçlü şuâlarının bir merceğin altındaki çer-çöpü yakması gibi kalpte kötü huylar yok olmuş, cemâlî sıfatlar tecellî ederek güzel huylar inkişâf etmiştir. Öyle ki, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, sevgi, cömertlik, affedicilik, nezâket ve hassâsiyet bir lezzet hâlindedir. O, nefsini en güzel şekilde muhâsebe ve murâkabe eder. Her nefeste yaratılış gâyesini gözeterek nefs ve şeytanın hîlelerine karşı gaflete düşmekten sakınır.
Seherde Çözülen Düğümler
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Biriniz uyuduğu zaman, şeytan onun ensesine üç düğüm atar. Her bir düğümün üzerine vurup: ‘Gecen uzun olsun, yat uyu!’ der. Şayet o kimse, uyanarak Allah’ı zikrederse, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Aksi takdirde sabaha uyuşuk ve tembel bir hâlde çıkar.”12
Bu hadis-i şerifte, şeytanın, mü’minleri böyle faziletli vakitlerden ve neticede büyük bir âhiret saltanatından mahrûm etmek için nasıl çaba sarf ettiği anlatılmaktadır. Şeytan, insanları seher vakitlerinde ibadet etmekten alıkoymak için uykuyu câzip göstermekte, “Daha vakit var, biraz daha uyu!” şeklinde telkinlerde bulunarak ve muhtelif bahaneler îcâd ederek zamanın geçmesini sağlamaktadır.
Bu oyuna gelmemek için, seherlerde kalkıp ibadet etmek niyet ve arzusuyla uyumalıdır. Gece uyanınca Allah’ı zikrederek onun büyüklüğünü, emirlerinin yapılması gerektiğini ve mükâfatının çokluğunu düşünmeli, rızâsını kazanma arzusuyla dolmalıdır. Sonra iradeyi kullanarak hemen kalkmalı, abdest alarak uykuyu dağıtmalıdır. Ardından ihlâs ve samîmiyetle teheccüd namazı kılarak şeytanın belini kırmalı ve Allah’a yaklaşma gayreti içinde olmalıdır.
Geceleri bu şekilde ihyâ etmek, şüphesiz gündüzlerin de canlanıp dirilmesine vesîle olacaktır. Geceler ibadetle aydınlanınca gündüzler de hizmet ve sevaplarla daha parlak hâle gelir. Şeytana yenik düşerek geceleri uykuyla geçirmek ise gündüzlerin bereketini giderir. Gecesi karanlık geçen kimsenin, gündüzü de karanlık olur. Mânevî gıdasını almadan dünya işlerine dalan insanların kalpleri zaafa uğrar. Öyleyse seher vakitlerinde kuvvetli bir mânevî gıda almalı ki gündüzleri hem rûhen hem de cismen dinç olabilelim.13
Ebû Tâlib el-Mekkî gündüz için yedi, gece için de beş zikir ve vird zamanı belirlemekte ve özellikle de seher vakitlerinde zikir ve tefekkürle meşgul olunmasını tembih etmektedir. Meselâ o, sabah namazından güneş doğuncaya kadar geçen süre içerisinde yapılan zikrin ehemmiyetine dikkat çekmekte; ilim öğrenmek veya yararlı bir işte bulunmak gibi bir vazife yoksa bu saatlerde mutlaka muhtelif ezkâr ile Allah’ın zikredilmesini veya tefekkürde bulunulmasını istemektedir. 14
Peygamberimiz’in sünnetine uyarak seherleri değerlendiren diğer sâlih kullarını, Allah Teâlâ, ayeti kerimede şöyle övmektedir:
“…Seher vakitlerinde Allah’a istiğfâr ederler”15 “Onlar, geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfâr ederlerdi.”16
“Murakabe İhvanın Hem Seyri,        Hem İstirahatidir.”
Bir arkadaş anlatıyor: “Bir gün seher vakti camiden çıktık, Hulûsi Efendi Hazretleri ile köşkte oturuyorduk. Efendi Hazretleri murakabe halinde bir saat kadar oturdu. Bir ara başını kaldırdı şöyle buyurdu: “Oğul siz de murakabe yapın, murakabe ihvanın hem seyri, hem istirahatidir.”
Murakabe; tasavvufta “kalbi, ona zarar veren şeylerden korumak, “Allah her an beni görüyor, kalbime nazar ediyor.” idrâki içinde olmak” veya “feyz beklemek” şeklinde târif edilmiştir. Yani murâkabe, insanın iç âlemine odaklanarak ahvalini dâimâ muhâsebe ve tefekkür etmesi demektir. Bunun neticesi olarak her an uyanık bir kalple kul; Yüce Rabb’ine sığınan, ona dayanan bir ruh halini kazanabilir.
Gönül âleminin haddi hududu yoktur. O, sınırları aşan bir büyüklüğe ve özelliğe sahiptir. Hazreti Mevlânâ’nın şu kıssası, murâkabenin, yani iç âlem üzerinde tefekkürün ehemmiyetini ne güzel ifâde eder:
“Bir sûfî, neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengârenk tezyinâtı karşısında mest olur. Gözlerini kapayarak murâkabe ve tefekküre dalar. Orada bulunan gâfil bir kişi, sûfîyi uyur zanneder. Onun bu hâline hayret eder, canı sıkılır. Sûfîye:
“Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın rahmet eserlerine nazar et!” der.
Sûfî de ona şöyle cevap verir:
“Ey gâfil! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilâhiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesâbesindedir. Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün… Su içine aksedip görülenler, hayâlî bir bağ-bahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilâhîdir. Onların zarîf ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan dünya âlemindedir. Eğer bu âlemdekiler, gönül âlemindeki o neşe selvisinin aksi olmasaydı, Cenâb-ı Hak bu hayâl âlemine aldanış mekânı demezdi. Âl-i İmrân Sûresi’nin 185. âyet-i kerîmesinde:
‘…(Bu) dünya hayâtı, aldanma metâından başka bir şey değildir.’ buyrulur.
Gâfil olanlar ve dünyayı cennet zannederek “Cennet budur!” diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır. Asıl bağ ve bahçelerden, yani evliyâullah’tan uzakta kalanlar, o hayâle meylederek aldanırlar. Bir gün bu gaflet uykusu nihâyete erer. Gözler açılır, hakîkat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur? Ne mutlu o kimseye ki, ölmeden evvel ölmüş, onun rûhu, bu bağın hakîkatinden koku almıştır…”
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin bir seher vakti hatırası ile yazımızı tamamlayalım. Hafız Himmet Fidan Anlatıyor:
“Bir Cuma günü öğle sohbetinden sonra Hulûsi Efendi Hazretleri, ‘Oğul yarın bir seher yapalım erkenden gel, Tohma Irmağı’nın kenarında semaveri yak, tefekkür ile bir çay içelim.” buyurdu. Ertesi gün sabah namazından en az iki saat önce Devlethane’ye vardım. Daha ben kapıya dokunmadan Efendi Hazretleri kapıyı açtı. Üzerinde yeşil bir cübbe, başında takke ve elinde tespih vardı. Konuşmadan baş işareti ile semaveri yakmak için beni yönlendirdi. Yaz aylarıydı, mevsim gayet güzel, Tohma Irmağı şırıl şırıl akıyordu. Köşk diye tabir ettiğimiz yerde semaveri yaktım, çay bardaklarını hazırladım, sessizce beklemeye başladım. Kapıyı açtığı aynı kıyafet üzerinde Hazret teşrif etti, sessizce oturdu. Tefekküre daldı. Ara ara çay doldurdum içti ama hiç konuşmadı. Kafasını kaldırdığı zamanlar, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin türbesine doğru uzun uzun bakıyor, ufukları seyrediyordu. Bir saat geçmişti ki sabah ezanı okundu. Kendisi imam oldu namazı kıldık. Namazdan sonra da yine bir süre devam edip çay içti. Bülbüller ötüyor, kuşlar cıvıldaşıyordu. Adeta Efendi Hazretleri’nin kalbi zikrine eşlik ediyorlardı. Bir ara kayanın dibinden bir yengeç çıkıp geldi. Önüne bir çay şekeri attı bir müddet onunla oyalandı. Yengeçi incitmeden yolladı. Güneş doğana kadar böyle zikir ve tefekkürle vaktini geçirdi. Kahvaltı vaktinde devlethaneden bir şeyler hazırlamışılardı getirdim biraz kahvaltı yaptı. Yaklaşık iki üç saat kadar bir seher sohbetine şahit oldum. Huzur ve sükûnetle vakti bereketlendiriyor, ibadet aşkıyla ve muhabbetle Allah’ı sessizce anıyor, seherin sükûnetinde iç âleminden mânevîyat âlemine yolculuk yapıyordu…”

Dipnot
1.    Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yay., İstanbul, 2005, s. 550.
2.    Bahir Selçuk, “Zati’nin ‘Gördüm’ Redifli Gazeli Üzerine Tasavvufi Bir Tahlil Denemesi”, Erdem, Yıl: 2012, Sayı. 63, s,209-210.
3.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 52.
4.    Mahmut Kaplan, “Esrâr Dede Divanı’nda Renkler”, Turkish Studies, 2013, s. 1796.
5.    Tirmizî, Deavât, 101/3549.
6.    Ateş, Dîvân, s. 52.
7.    Müslim, Müsâfirîn, 166.
8.    Ateş, , Dîvân, s. 42.
9.    Buhârî, Tevhid, 35; Teheccüd, 14; Deavât, 13; Müslim, Müsâfırin, 168.
10.    Ateş, , Dîvân, s. 52.
11.    Ahmet Yesevi, (Editör: Necdet Tosun) Hoca Ahmet Yesevî Uluslararası Türk – Kazak Üniversitesi, Ankara, 2015, s.40
12.    Buhârî, Teheccüd, 12; Bed’ü’l-Halk, 11.
13.    http://www.kuranvesunnetyolunda.com/?p=1880
14.    Necmettin Ergül, “Ebû Tâlib El-Mekkî’nin Kütu’l-Kulûb Adlı Eserinde Zikir Ve Vird”, Bilimname XXVII, 2014/2, ss.89-117, s.99.
15.    3/Âl-i İmrân, 17.
16.    51/Zâriyât, 17-18

Sayfayı Paylaş