"SANA GÜVENİR SANA DAYANIR GÖNÜL"

Somuncu Baba

"Allah dostlarının tek özlem ve ideali Allah'ın hoşnutluğudur. Çünkü her türlü etkiyi doğrudan doğruya O'ndan beklerler. Her şeyin dizginini O'nun elinde¸ her şeyin anahtarını O'nun yanında bilirler. Sadece ve sadece O'na dayanıp güvenirler."

"Allah dostlarının tek özlem ve ideali Allah'ın hoşnutluğudur. Çünkü her türlü etkiyi doğrudan doğruya O'ndan beklerler. Her şeyin dizginini O'nun elinde¸ her şeyin anahtarını O'nun yanında bilirler. Sadece ve sadece O'na dayanıp güvenirler." SPOT


 


İmanın tadını gönlünde hisseden insan¸ kendine hidayet veren Yüce Allah'a tevekkül eder¸ O'na güvenir¸ O'na dayanır. O'nun hükmüne ve emrine razı olur. Güzel ahlakla süslenir¸ dua ile yüce huzura seslenir. Ümit kapısına varır¸ kulluk şuuruyla durur. es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin Dîvân'ına bu nazarla bir bakalım. Hazret şöyle buyurur:


 


Allâh'a itâat kıl her vechile tâat kıl


Tevekkülde rızâda örnek insân ol örnek[1]


 


(Allah'a itaat eyle¸ her işinde her yönüyle O'nun emirlerine uy¸ O'na bağlılıktan ayrılma. O'na teslimiyette ve takdir ettiğine razı olmakta örnek bir insan ol.)


 


 Allah dostlarının manevî halleri hep teslîmiyet ve rızâ makamında örnek olmuştur.  Onların her an Allah'ı anmakla kendinden geçmeleri¸ kendini O'nun güzel adını zikre adamış olmaları¸ büyüklüğünü tefekkür ederek¸ ezelî takdirin hakkındaki her türlü hükmüne gönülden hoşnut olarak sual ve talebi terk etmeleri örnek bir tavırdır. Nitekim bir hadîs-i kudsîde Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Ben'i anması¸ Ben'den bir şey istemeye fırsat bırakmayana¸ isteyenlere verdiğimden daha hayırlısını veririm.”[2]


 


Birlik yoludur bendeye esbâb-ı tevekkül


Maksûda yeter bend ile erbâb-ı tevekkül


Tedbîr ile bitmez işi takdîr-i Hudâ'nın


Takdîre rızâ vermedir âdâb-ı tevekkül[3]


 


(Gönül birliğini tesis eden kullar¸ tevekkülün sebeplerine bağlanırlar. Bu bağlılıkları o tevekkül ehlini maksuduna kavuşturur. Allah'ın takdir ettiği şey karşısında tedbir alınamaz¸ güç yetirilemez.  Takdir edilene rıza gösterirler.)


 


 


Gerçek mü'min; Allah'a tam teslîmiyet ve tevekkül sahibi olarak yaşar. Allah'ı kendine vekil seçer¸ O'nun iradesine tâbî olur. O¸ kendisine ne takdir ederse râzı olur¸ tevekkülün âdâbına riâyet eder. 


Birlik yolunun yolcuları¸ ilim ve rahmeti sonsuz olan Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ın kendileri için tercih ettiğine sarılır. Allah¸ kulunu bir halde tutarsa onun için gerekli her şeyi de üstlenmiş demektir. Kul¸ Allah'ın emir ve iradesinin tersine bir hali kendisi için tercih ederse¸ Allah onu tercih ve kuvvetiyle baş başa ve desteksiz bırakır.


"Kim Allah'a gönülden sımsıkı bağlanırsa¸ muhakkak ki o doğru yola konulmuştur."[4]


Allah'ın iradesine tabi olarak bir halde bulunmanın delîli¸ dînen istikâmet üzere olmak ve keremi sonsuz olan Allah'tan hususî kolaylıklar görmektir. 


İlâhî takdir¸ herkese bir ölçü belirlemiş olup¸ o ölçüyü aşmak mümkün değildir. Şu halde¸ hayırlı bir yolda¸ yüksek bir gaye için elden geldiği kadar çalışmak¸ ele geçen neticeye de kanaat göstermek¸ kaderin hükmüne râzı olmak¸ hakkında hayırlı olanı istemek gerçek mü'minin tavrıdır.


İnsanın bu geçici dünyaya güvenmemesini¸ gerçek âleme¸ geldiği yere döneceğini bilerek hareket etmesi gerektiğini şöyle dile getirir Hulûsi Efendi:


 


Ey garîb hâlini bil var vatan-ı asla eriş


Bu serâba güvenen teşne bu sahrâda kalır[5]


 


Hulûsi Efendi Hazretleri Hutbeler adlı eserinin birinci hutbesinde dünyanın geçiciliğini şöyle açıklar: "Bir gülşen-i safâ ve serap sandığımız cihan hiçbir zaman bir gâye-i hayat olamaz¸ her nevbahâr feyzini bir hazân takip eder. Zira¸ bu hâkdân esîr-i dest-i âlemdir. Bu âlemin hiçbir şeyinde sebât yok."[6]


 


Güvenme dünyânın varı yoğuna


Sabr eyle mihnet ü gam gelir geçer[7]


 


Kul¸ süregelen dış dünyadaki hayatının bütün safhalarında Allah'a kullukta bulunur; iç âleminde de başka bir şeye değil yalnızca Allah'a güvenir. Bu iki özelliği kendinde toplayan¸ iki dünyada da muradına ermiş¸ her türlü nimeti elde etmiştir. Allah dostları¸ ibadet ederken bile sanki bir kötülük yapmışlar gibi endişe eder¸ ona bel bağlamak şöyle dursun¸ acaba hakkını vermeyerek günaha girmiş miyim diye¸ hayâ eder ve korkarlar. İbadetine değil¸ Allah'ın rahmetine güvenen¸ dünyaya meyletmeyen¸ sabreden ve sıkıntılara göğüs gerebilenler gerçek tevekkül ehli sayılmıştır.


Hulûsi Efendi hazretleri yaratılmış bütün varlıklarda Yüce Yaratıcının varlığını müşahede eden gönüllerin bağlılığını da şu beyitlerle dillendir:


 


Kime baksa yâr seni sanır gönül


Sanma yârım senden usanır gönül


 


Bulamaz mislini yâ benzerini


Seni bilir sana inanır gönül


 


Cümle âlem dost u düşmân olsa da


Sana güvenir sana dayanır gönül[8]


 


(Mükemmel güzelliğiyle tecelli eden sevgiliyi¸ bütün eşyada gören gönül¸ bu güzelliği seyretmekten usanmaz.  Bütün eşyada zâhir olan güzelliğinin bir başka benzeri yoktur. Onun için yalnızca sana inanmıştır gönül. Bütün âlemlerde var olan yaratıkların kendime dost veya düşman olması benim için önemli değil¸ senin dostluğun¸ sana güvenimin sonsuzluğu¸ sana olan inancım bana en kuvvetli dayanaktır.)


 


Allah dostlarının tek özlem ve ideali Allah'ın hoşnutluğudur. Çünkü her türlü etkiyi doğrudan doğruya O'ndan beklerler. Her şeyin dizginini O'nun elinde¸ her şeyin anahtarını O'nun yanında bilirler. Sadece ve sadece O'na dayanıp güvenirler. Gönülleri¸ başkalarını gözetme tutsaklığından kurtulmuştur. Kalplerine tamahkârlık yol bulamaz. Böylece mükemmel ve gerçek insan olmuşlardır. Zühd¸ takvâ ve kanaatkârlık onların ruhlarını ihya etmiş¸ güzelliklerle donatmıştır. Kısaca¸ onlar her türlüsüyle yaratılmışların kulluğundan kurtulup yalnızca Allah'a kul olmuşlardır.


 


Dîvân-ı Hulûsi-i Darendevî'deki şu müfredin tevekkül konusundaki manevî derinliğine de bir nazar eylemek lazım:


 


Kapına dost olmak devlet-i âlem kapındandır[9]


 


Allah'a inanan bir insanın gönlü huzurla dolar. "Beni yaratan¸ yaşatan¸ koruyan¸ besleyen¸ şefkat ve merhametle terbiye eden bir Rabbim var." der¸ başıboş ve yalnız olmadığını düşünür¸ mutluluk duyar. Allah'a inanmayan kişi ise¸ mikroptan tutun da gökteki kuyruklu yıldıza ve gök taşlarına kadar şu âlemi dolduran sayısız düşmanlara karşı yalnız¸ yetim¸ çaresiz ve müdafaasız olduğunu düşünür. Her an bir tehlikenin gelip kendisini yok etmesinden korkup ürperir.


Allah'a inanan¸ her şeyin Allah'ın emir ve izniyle hareket ettiğini bilir. Onun için aşırı korkusu¸ endişesi ve üzüntüsü yoktur. Allah'a güvenip dayanır. Başına bir belâ gelse¸ "Bir hikmeti vardır." diyerek sabreder. Her işte üzerine düşeni yapar¸ sonucu Allah'a bırakır¸ O'nun sonsuz hikmetine havale eder. Herşeyi O'ndan bilir¸ sıkıntılara göğüs gerip¸ imtihanları başarıyla geçmeye çalışır:


 


Cefâ vü cevrine yârın tahammül eyleyip râm ol


Ola kim kahr u lutfun perdesiyle imtihân eyler[10]


 


İnsanoğlu imtihan gereği bazı fiillerinde serbest bırakılmıştır. Yüce Allah'ın koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde ölçüyü aşanlar veya sınırı geçenler imtihanı kaybederler.


Yüce Allah'ı böylece tanıyan kişi¸ kendinin hiçliğini¸ acizliğini anlamakta gecikmez. O'nun bütün emir ve hükümlerine kayıtsız şartsız teslim olur. O'na itâatsizliğe asla yeltenmez. O'na dayanır¸ O'na güvenir. Böylece sonsuz bir iç huzuruyla kabir kapısını aralayarak ebedî saadete girer.


 


Ümit kapında recâ kapında kulluğum sana


Ey pâdişâh hüsn kapında kul senin atâ senin[11]


 


Tevekkül ehli¸ Allah'ın rahmetinin büyüklüğünü¸ kereminin enginliğini her zaman her olay içinde görür. Yüce yaratıcının af ve rahmetine yönelik ümit kapılarının açılmasını ister¸ vücûdundaki bir zerreden mükemmel bir insan oluncaya kadar O'nun kendisine verdiği nimet ve iyilikleri şöyle bir hatırlar.


Buna karşın¸ ümitte bir aşırılığa kaçtığını hissedip¸ korku ve ümit arasında ince bir ayar yapmak istediğinde ise¸ bunca iyilikleri karşısında kendisinden O'na doğru yükselen bunca hata ve günahlarını göz önüne getirir. Böylece¸ gönül kırıklığı ve tevâzu halini yeniden kazanır ve yararlı işlerle hatalarını telâfîye yönelik daha ciddî bir gayret göstermesi gerektiğini hisseder.


Zaman zaman bozulabilen korku ve ümit dengesini bu iki yöntemle yeniden kuran kişi¸ iki kanadı da sağlam bir kuş gibi kemâl mertebelerine doğru güvenle yükselebilir.


 


Hulûsî istersen murâd olmak iste nâ-murâd


Talebsiz tâlibânın hep matlûbu ol Sübhân olur[12]


(Ey Hulûsi Hakk'a kavuşmak istiyorsan¸ bir şey isteme. Bu yolda herhangi bir talepte bulunmayanlar¸ sadece Allah'ı arzu etmiş olurlar.)


Arif¸ Rabbinin ezelden kendisi için takdir ettiğine güvenerek¸ ilim ve rahmetini itham eder gibi O'na bile ihtiyacını arz etmekten hayâ eder. Böylesine¸ edep ve hayâ sahibi biri¸ kendisi gibi yoksul¸ âciz ve çaresiz insanlardan bir şey istemeye hiç tenezzül etmez.


Bunun için Ebu Ali Dakkak¸ “İrfan sahibi olmanın alameti¸ az olsun çok olsun ihtiyaçlarını Allah'tan başka hiç kimseden istememendir.” demiştir. İnsanlardan bir şey isteme ve beklemenin sakıncası¸ kulluğun özü olan ihlâsı zedelemesinden ileri gelir.


Gerçek dindarlığın aslı ihlâstır. İhlâsın aslı ise¸ Hz. Ali'nin de belirttiği ve Somuncu Baba Hazretlerinin tavsiyelerinde zikrettiği gibi¸ “İnsanların elindekinden ümit kesmektir." İnsanların elindekine karşı bir beklenti içinde olanlar¸ ihlâs denilen o tertemiz ruh halini yakalayıp muhafaza edemezler. Yaptıkları kulluk ve ibadetlere gösteriş ve başkaca dünyalık kaygılar karıştırırlar.


Özetle söyleyecek olursak¸ güzel ve hayırlı işler yapmanın temeli dinde ince anlayış ve duyarlılığa¸ bu da Allah'a güvenmeye¸ O'nu her şeye bedel yeterli görmeye ve ihtiyaçlarımızı O'na arz etmeye dayanır. Tevekkülün esası da bu güven duygusudur.  


 






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 163¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] Tirmizî¸ V¸ 184.



[3] Ateş¸ Dîvân¸ s.353.



[4] 3/Al-i İmrân¸ 101.



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s.80.



[6] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 3¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[7] Ateş¸ Dîvân¸ s.336.



[8] Ateş¸ Dîvân¸ s.337.



[9] Ateş¸ Dîvân¸ s.428.



[10] Ateş¸ Dîvân¸ s.78.



[11] Ateş¸ Dîvân¸ s.156.



[12] Ateş¸ Dîvân¸ s.81.

Sayfayı Paylaş