SADAKATTE ZİRVE

Somuncu Baba

"Cenab-ı Hakk'ın izni ile O'nun himayesinde Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.)'e
en sadık arkadaşı Hz. Ebubekir (r.a.) ile birlikte Medine'ye hicret emri gelmiş¸ böylece
Allah en sevgili kulu ve elçisini korkunç bir suikastten kurtarmıştı. "

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e bağlılıkta en büyük iman sahibi¸  zirve şahsiyet Hz. Ebu Bekir (r.a.)'dir. Altın silsilenin Rasulullah (s.a.v.) Efendi­miz'den sonraki ikinci ismi olan Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) Efendimiz¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e olan sadakati ile malumdur. Kendileri hak­kında Peygamberimiz (s.a.v.): "Kimi İslâm'a çağırdımsa reddetti. Fakat Ebu­bekir (r.a.) hiç tereddüt etmeden çağrımı kabul etti." buyurmuşlardır. Peygamberimizin hicretinde yol arkadaşı olmuştur. Hafî zikri peygambe­rimizden Sevr Mağarasında bizzat talim etmiştir. Sa­dık bir peygamber dostu ve âşığı olan Sıddık-ı A'zam Efendimiz m. 573 yılında doğmuş¸ Hicretin 13. yılında (h. 13/m. 634) vefat etmişlerdir.


Divan-ı Hulûsî-i Darendevî'deki şu beyit bizlere Hz. Ebu Bekir Efendimizin güzel hasletlerini hatırlatır:


 


Atîk olursun refîk olursun


Sıddîk olursun yârın unutma[1]


 


 


Atîk¸ çok köle bağışlayan demektir. Zaten Hz. Ebu Bekir Efendimizin ön önemli hasletlerinden biri de cömertliğidir. Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:


 


"Şunu iyi bilmeliyiz ki¸ Allah yolunda cihad edecek olanı¸ teçhiz eden kimse bizzat gaza eden kimse gibi sevap alacaktır. Sevgili Peygamberimiz¸ bunu böylece haber vermiştir. Bu hususta ilk Müslümanları örnek alalım. Sevgili Peygamberimiz Hendek savaşında da ashab-ı kirâmı savaş hazırlığı için yardıma çağırmıştı. Herkes malından bir miktarını ortaya koydu¸ kimi malının üçte birini¸ kimi yarısını¸ kimi daha az¸ kimi daha çok koydu.


İşte bunları örnek alalım. Sevgili Peygamberimiz kendisine¸ "Ya Ebubekir kendine¸ çoluk çocuğuna ne bıraktın?" deyince Hazret-i Ebubekir "Onlara Allah ile Resulünü bıraktım." diye cevap vermiştir."[2]


 


Refîk: Yol Arkadaşı


Refîk yol arkadaşı demektir.


 Cenab-ı Hakk'ın izni ile O'nun himayesin­de Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.)'e en sadık arkadaşı Hz. Ebubekir (r.a.) ile birlikte Medine'ye hicret emri gelmiş¸ böylece Allah en sevgili kulu ve elçi­sini korkunç bir suikast­ten kurtarmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ ya­nında sadık dostu Hz. Ebubekir (r.a.) ile birlikte müşrikleri şaşırtmak¸ izlerini kay­bet­tirmek için Medine yönünün aksi istika­metinde hareket ederek "Sevr" dağında bir mağaraya sığınmışlardı. Düşman bu iki yolcuyu bulmak için her tarafı iyice ara­mış¸ mağaranın önüne gelmişlerdi. İçeri­de­kiler dışarıda­kilerin sesini duyuyorlardı. Bu arada Hz. Ebubekir (r.a.) heyecanlanmış¸ vücu­du titrer bir duruma gelmişti. Bunu gören Hz. Peygamber (s.a.v.) “Üzül­me¸ Allah bizimle beraberdir.”[3] buyurmuşlardı.


 


Hz. Ebû Bekir(r.a.)'in İslâm tarihindeki öncülüğünü şiirinde Hassan b. Sabit(r.a.) şu şekilde terennüm etmektedir:


Eğer sâdık bir dostu anıp üzüleceksen¸


Kardeşin Ebû Bekir'i hatırla güzel işleriyle.


O¸ Peygamberden sonra en iyisiydi yaratıkların¸


Ve en âdili¸ günahtan en sakınan¸


O¸ omuzladığı davaya en vefakâr¸


O¸ Peygamberi doğrulayan ilk insan.


O¸ en tehlikeli anda Muhammed'e yâr.


Düşmanlar dağı çepeçevre sarıp tırmandığında¸


İkinin ikincisiydi¸ yüksek mağarada.


Ondaki Resûl aşkını görünce bildiler¸


Hiç kimse denk olamazdı bu kahramana. [4]


 


Peygamberimiz (s.a.v.) ahirete irtihal etmeden birkaç gün önceki hutbelerinde şöyle buyurmuşlardır:


" Ey Ashabım! Allahu Teâlâ bir kulunu dünya ile kendi nezdinde olan âhiret nîmeti arasında muhayyer bıraktı. O da nezd-i Ilâhî'dekini ihtiyar etti. Nas arasında nefsi ve malı cihetiyle benim üzerimde Ebu Bekr bin Ebu Kuhafe kadar sehası bol hiçbir kimse yoktur.


Ümmetimden bir dost edinseydim. Muhakkak Ebu Bekr'i kendime dost ittihaz ederdim. Lakin din kardeşliği hepsinden efdaldir. Ebu Bekir'in kapısından başka¸ bu mesciddeki kapıların


hepsini kapatınız." (Buyurmuşlardır.)[5]


 


Bir gün ziyarete gelenlerden biri Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)'ye şöyle bir soru sorar: "Efendim Nakşibendî Tarikatının Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimizden geldiğini¸ Kadirî Tarikatının ise Hz. Ali Efendimiz (r.a.)'den geldiğini söylü­yorlar doğru mu?" Hulûsi Efendi (k.s.)  şöyle sohbet buyururlar: "Evet doğ­ru­dur¸ Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) hicrete giderken¸ ilk defa Gar-ı Şerifte (Sevr Dağı/Hicret Mağarası) Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimize ders tarif ettiler. Bugün size telkin edilen dersin¸ harfiyle aynısı¸ bu mağarada tarif edilen derstir. Mağarada olduğu için hafî zikri tarif ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.)'e de genç olduğu için cehrî zikri telkin ettiler. Hz. Ali Efendimiz (r.a.) yolda giderken bile cehrî zikir çekerdi. Ecdadımızdan dolayı bütün tarikatler bizde birleşir. Yeryüzünde tarikat çok¸ fakat işin ehlini bulmak lazım." diye buyururlar¸ sonra şöyle devam ederler: "Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Mes­cid-i Nebevîde hutbe irad ederken ashab-ı kirama buyurdu ki: "Ey Ashabım bana yakın gelin¸ bana yaklaşın. Mescidime açılan kapılardan¸ Ebu Bekir Sıd­dık'ın (r.a.) kapısı hariç¸ diğerlerini kapatın." diye buyurdular. Bugünkü tasavvufçular¸ Nakşibendî Tarikatı'nın haricindeki¸ diğer tarikatların ketmo­la­cağını¸ Nakşibendî Tarikatı'nın ise kıyamete kadar bakî kalacağını rivayet ederler. Birçokları bu tarikatı yıkmak için uğraştılar. Fakat muvaffak olama­dılar. Bu kaleyi yıkmak için merdiven dayadılar; merdivenleriyle beraber yandılar. Bu yol Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) zamanından bu yana sahih ellerde bozulmadan günümüze kadar geldi. Yine sahih ellerde bozulmadan halkalar eklenerek kıyamete kadar devam edecek. Bunu bozmaya¸ yıkmaya kimsenin gücü yetmez."


 


Sıddîk:  Sevdiğine Gönülden Bağlı


Sıddîk olmak¸ Peygamberimize hayatta iken bağlılıkla birlikte¸ onun dünyasını değişmesinden sonra da sünnetine gönülden bağlanmakla mümkündür. Bu yüce seciyyeyi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hayatının bütün safhalarında açık bir şekilde sergilemiştir.


 


Kendi varlık ve benliğinden sıyrılarak âdeta Allah Rasûlü'nde var olan Ebû Bekir  (r.a.)  Muhammedî ahlâkın canlı bir misâli olmuştur. O da Peygamberimiz gibi kendi derdini unutmuş¸ şefkatte zirveleşmiş¸ ümmetin derdiyle dertlenmişti. "Nefsî¸ nefsî" hodgâmlığından geçmiş; "ümmetî¸ ümmetî" diğergâmlığına ermişti. Onun bu hâli¸ duâlarına şöyle aksediyordu:


"Yâ Rabbî! Benim vücûdumu cehennemde o kadar büyüt ki¸ başka kullarına orada yer kalmasın!.."


Şüphesiz ki onun bu ifâdesi¸ hem şefkat ve merhametinin büyüklüğünü¸ hem de Allah korkusu sebebiyle nefsini nasıl bir tevâzû ve "hiçlik" iklîminde hakîr ve zelîl gördüğünü dile getiriyordu.


Ümmetin en fazîletlisi olan Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ¸ halîfe seçildiğinde de minbere çıkarak büyük bir tevâzû içinde şöyle hitâb etti:


"Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şâyet vazîfemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz…"[6]


Yani o büyük sahâbî¸ "îkaz ve tenbih kabûl etme" fazîletini de büyük bir tevâzu ve olgunlukla yaşadı. Halk kendisine biat ederken de şöyle buyurdu:


"Ben¸ hiçbir zaman hilâfet istemedim¸ ona rağbet de etmedim. Gizli ve âşikâr hiçbir şekilde bunu Allah'tan dilemedim. Çünkü (mes'ûliyet endişesinden dolayı) halîfelikte bana rahatlık yoktur."


Gerçekten de Ebû Bekir  (r.a.)  halîfe olunca¸ önceki hayatına göre daha mütevâzı¸ daha zâhidâne¸ daha müstağnî bir hâle bürünmüştü. Halîfe olmadan önce çevresindeki yetim kızların koyunlarını sağıverir¸ ihtiyaçlarını karşılardı. Halîfe olduktan sonra komşuları¸ artık onun meşgalelerinin artacağını¸ belki hayat şartlarının değişeceğini¸ bundan böyle yetimlerin koyunlarını sağmayacağını düşünmeye başlamışlardı. Ancak değişen bir şey olmadı. O¸ aynı mütevâzı hâliyle yetimlerin koyunlarını sağmaya ve ihtiyaçlarını bizzat karşılamaya devam etti.


Halîfeliğinden önce de sonra da aslâ dünyâya meyletmedi. Tıpkı Rasûlullâh Efendimiz gibi¸ bütün arzusu; âhiret yolculuğunu¸ ilâhî vuslat iştiyâkı içinde ve dünyâ sıkletlerinden âzâde bir gönül huzûruyla tamamlamaktı. Bu sebepledir ki vefâtına yakın¸ büyük bir istiğnâ hâli içinde¸ kendisine âit bir arâzinin satılıp halîfeliği müddetince zarûreten aldığı maaşların devlet hazinesine geri ödenmesini vasiyet etti.[7]


 


Rasulullâhın Halifesinin Örnek Ahlâkı


Şüphelilerden sakınma konusunda gösterdiği titizlik¸ ondaki vera duygusunun tezahürü olduğu gibi¸ tasavvuftaki "helâl lokma" inceliğinin de esasıdır. Hz. Âişe annemiz anlatıyor:


"Ebû Bekir Sıddîk'ın bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını Ebû Bekir (r.a)'e verir¸ o da bundan yerdi. Yine bir gün¸ köle kazandığı bir şeyi getirdi¸ Hz. Ebû Bekir (r.a)  de onu yemeğe başladı. Köle Ebû Bekir (r.a)'e; ‘Yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Ebû Bekir (r.a)  de; ‘Söyle bakalım¸ neymiş?' diye açıklamasını istedi. Köle şunları söyledi; ‘Falcılıktan anlamadığım halde¸ cahiliye devrinde falcılık yaparak birini aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık¸ işte bu yediğin şeyi verdi.' Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a) ¸ parmağını ağzına götürerek yediklerinin hepsini kustu."[8]


 


Hz. Ebû Bekir (r.a)  ile ilgili olarak anlatılan şu olay¸ onun dünyaya hangi zaviyeden baktığını ve Resûlullâh'ın hayatından ne kadar etkilendiğini¸ açıkça göstermektedir:


"Bir gün¸ içmesi için bal şerbeti ikram edilmişti. Ne var ki o¸ şerbeti ağzına yaklaştırdığında ağlamaya başladı. Yanındakiler de gözyaşlarını tutamadılar. Ağlamasının sebebi sorulunca şu cevabı verdi: ‘Rasûlullâh (s.a.v) ile birlikte bulunuyordum. O sırada; ‘Uzaklaş benden¸ uzaklaş benden!' diyerek¸ bir şeyi yanından kovmaya çalıştığını gördüm. Ancak¸ ben bir şey göremiyordum. Ne olduğunu öğrenmek isteyince¸ Efendimiz şunları söyledi: ‘Dünya bütün varlığıyla bana gösterildi. Ona¸ benden uzaklaş dedim. O da uzaklaştı¸ ancak şöyle seslendi; ‘Allah (c.c)'a yemin olsun ki benden kaçıp kurtulsan da senden sonra gelenler benden kaçamayacaklar!'" Hz. Ebû Bekir (r.a) ¸ sözlerine devamla: "İşte ben de dünya sevgisine kapılmaktan korktum ve bu sebeple ağladım."[9]


 


Bizler de bu yüce¸ bu zirve şahsiyeti büyük bir dağ olarak kabul edersek¸ hiç olmazsa o dağın eteklerinden güller dermeye çalışalım…


 






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 10¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Şeyhi Hamid-i Veli Minberinden Hutebeler¸ (Haz.:Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸  s. 36¸  Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[3] 9/Tevbe¸ 40.



[4] İbnü'l-Cevzî¸ Cemaleddin Ebü'l-Ferec Abdurrahman b. Ali¸ Sıfatü's-safve¸ tahk.: Abdüsselâm Muhammed Harun¸ Dâru'l-Fikr¸ Beyrut 1992¸ c. I¸ s. 98.



[5] Ateş¸ Hutbeler¸ s. 447.



[6] İbn-i Sa'd¸ et-Tabakâtu 'l-Kübr⸠c. III¸ 182-183.



[7] İbnü'l-Esîr¸ el-Kâmilfı't-Târîh¸ (trc. Ahmet Ağırakça ve arkadaşları) II¸ 428-429¸ Beyrut 1965.



[8] Buhârî¸ Menâkıbü'l-Ensâr¸ 26.



[9] el-Isfehânî¸ Hılyetü'l-evliy⸠c. I¸ s. 30-31.

Sayfayı Paylaş