RAMAZAN KÜLTÜRÜMÜZ

Somuncu Baba

Merhum Süheyl Ünver¸ Bir Ramazan Binbir İstanbul (Haz. İsmail Kara¸ Kitabevi¸ İstanbul¸ 1997) adıyla kitaplaşan Ramazan yazılarından birinde “Ramazan Medeniyeti” başlığını kullanmaktadır. Onun “Ramazan Medeniyeti” kavramıyla bize söylemek istediği önemli bir husus var;

Ramazan Medeniyeti

Merhum Süheyl Ünver
¸ Bir Ramazan Binbir İstanbul (Haz. İsmail Kara¸ Kitabevi¸ İstanbul¸ 1997) adıyla kitaplaşan Ramazan yazılarından birinde “Ramazan Medeniyeti” başlığını kullanmaktadır. Onun “Ramazan Medeniyeti” kavramıyla bize söylemek istediği önemli bir husus var; o da şudur: On bir ayın sultanı olarak tavsif edilen Ramazan ayı¸ sadece ibadet mevsimi değildir. Aynı zamanda bu aya mahsus inanç ve ibâdetlerin sosyal ve kültürel hayatı beslediğini¸ böylece kendisine mahsus bir edebî ve estetik alan inşâ ettiğini görüyoruz. İşte merhum Ünver’in işaret ettiği medeniyet olgusu da burada başlıyor.
Ramazan¸ içinde İslâm’ın beş esasından biri olan oruç ibadetinin tutulduğu ay olması itibariyle şehr-i siyamdır. Kur’an’ın insanlık âlemine sunulması hasebiyle Kur’an ayı ve İslâm’ın doğuş mevsimidir. Bin aydan daha hayırlı olarak kabul edilen Kadir gecesi dolayısıyla zamanın çoğaldığı¸ bereketlendiği rahmet¸ mağfiret ve esenlik ayıdır. Zekât ve fitre gibi malî ibadetlerin eda edildiği bir malî-muhasebe ayıdır. İftar sofralarında eşi-dostu¸ fakiri ve zengini bir araya getirmesi bakımından bir kavuşma¸ özveri ve fedakârlık ayıdır. Teravih namazı ile bir yöneliş¸ okunan mukabele ve dualarla bir münacaat ayıdır. Bütün bu yönleriyle Ramazan bir ibâdet mevsimidir. Ancak bedenî¸ malî ve zihnî tarafları olan bu ibadetlerin Müslümanın¸ akıl ve gönül dünyasında derin tesirler icrâ etmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla onun hayatı anlamlandırmasında¸ sosyal ve kültürel izdüşümleriyle kedisini bulmasında ve muhayyilesinin tabii yansıması olan estetik duruşunda bu tesiri görmek kaçınılmazdır. Sosyologların öteden beri tartışageldikleri¸ dinin kültürün bir unsuru mu¸ yoksa bizatihi kültürü meydana getiren¸ yoğuran bir temel mi olduğu hususu; Ramazan nokta-i nazarından bakıldığında¸ daha sahih bir çözümlemeye gidilir. Burada kültür analizi yapacak değiliz. Ancak şu kadarını söylemek mümkündür; milletimiz için din¸ sadece bir kısım amelî ve ahlâkî ilkeler bütünü değildir. Aynı zamanda asırlardır millî örfü ve geleneği yoğuran bir iksirdir. Din kültürel hayatı doğrudan doğruya tesiri altına alarak edebiyat¸ sanat ve bilimde muhkem bir nüfuza kavuşmuştur. Gerçekten de Ramazan ayında teşekkül eden rûhî hayat¸ klasik şiirimizden tekke şiirine¸ anonim ürünlerden çağdaş edebiyatımıza uzanan bir Ramazan Edebiyatının doğmasına imkân vermiştir.

Şiir Tuvalinde Ramazan

Şâirler¸ ressamlara benzer. Ressam kendi zaviyesinden¸ içinde bulunduğu sanat ekolüne de bağlı olarak¸ gördüğü ve görmeyi tasarladığı bir dünyayı tuvaline nakşeder. O fırça ve tuval marifetiyle renklerle konuşur. Boya onun elinde söz olur; bir ağıta¸ bir destana¸ bir şarkıya dönüşür. Şâir de böyle. O da kendi zaviyesinden¸ içinde bulunduğu ekolün estetik duyarlılığını ve duruşunu göz ardı etmeden¸ gördüğü veya görmeyi murat ettiği muhayyel (fiktive) bir dünyaya dizeleriyle rûh verir. Fakat onun yegâne malzemesi kelimelerdir. Bu kelimeler¸ ressamın renkleri gibidir; bu kelimeler söze dönüştükçe¸ sagu¸ mersiye ve ağıt olur¸ dinleyeni/ okuyanı ağlatır; destan olur kâh kurtuluşa¸ kâh kahramanlığa¸ kâh yeni bir medeniyetin doğuşuna tanıklık eder; şarkı¸ koşma¸ nutuk ve ilahî olur dinleyenleri cûş u hurûşa getirir¸ vecd halinde coşturur. Öyle ki söz¸ bir coğrafya¸ bir vatan olarak kabul edilmiştir. Şâir de bu söz mülkünün sultanıdır. Ramazan¸ söz mülkünün sultanının elinde nasıl bir şekil ve forma dönüşmüştür? Bu soruya cevap aramak için şâirin tuvalindeki resmi yorumlamaya çalışacağız.
Ramazan’a dair belli başlı unsurlar açısından genel olarak şiir tarihimiz içerisinde pek çok eserin kaleme alındığına tanık olmaktayız. Adeta bir Ramazan Edebiyatı vücut bulmuştur. Klasik şiirimizde ramazanı¸ orucu¸ kadir gecesini¸ fitre sadakasını¸ ramazan sofularını¸ mahyaları ve hilâl gözetlemeyi telmih eden mazmunları bir kenara bırakalım¸ doğrudan doğruya bu konuda yazılan müstakil eser ve şiirlere baktığımızda¸ çok zengin bir edebî hayatla karşı karşıya kalırız. Divan şiirinde ramazan ve orucu ele alan mesneviler¸ ramazannâmeler¸ kaside ve gazel olarak yazılan ramazâniyeler¸ tasavvuf şiirindeki ramazan ilahileri¸ anonim halk şiirimizdeki bekçi ve davulcuların okudukları maniler ve nihayet çağdaş şiirimizdeki ramazanı konu alan şiirler… Bir de tabii ramazan fıkralarını¸ orta oyun metinlerini¸ latifeleri ve hatıraları da eklersek¸ bu zenginlik daha belirgin bir şekilde kendini ele verecektir.

Ramazâniye

Klasik edebiyatımız içerisinde¸ ünlü Mesnevî şârihi Süleyman Nahîfî’nin Fazîlet-i Savm isimli mesnevisi gibi¸ popüler dînî kültürü besleyen manzûmeler vardır. Dinî düşüncenin halk nezdindeki kabullerini göstermesi bakımından önemli olan bu eserler¸ didaktik üslupla kaleme alınmış dinî mesnevilerdir. Bunlar üzerinde ayrıca durmak gerekir. Ancak Ramazan deyince¸ hemen akla ramazâniyeler gelir. Nedir ramazâniye? Divan şâirleri¸ ramazan ayı münasebetiyle dönemin devlet ve ikbâl sahiplerine sundukları kasidelerde ramazanın sosyal hayatta meydana getirdiği canlılığı tasvir ederler. Bu kasidelerin nesip bölümlerinde ramazanın gelişi¸ orucun faziletleri¸ müminlerin davranışları¸ camilerin mahyalarla süslenmesi¸ iftar ve sahurda hazırlanılan sofraları¸ teravih namazları ve ramazana mahsus eğlenceleri edebî çerçevede anlatırlar. Yine bu kasidelerin dua bölümlerinde Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramı (‘îd-ı fıtr) ile alakalı kavramlardan yararlanılır. İşte böylesi kasideler ramazâniye olarak isimlendirilmiştir. Sâbit¸ Surûrî¸ Nedim¸ Kâmî¸ Koca Râgıb¸ Haşmet¸ Vâsıf¸ Leylâ Hanım ve Enderunlu Fâzıl gibi şâirlerin kaside nazım şekliyle yazdıkları ramazaniyeler bilinmektedir.
Gazel tarzında yazılmış ramazâniyeler de vardır. Bilindiği gibi gazeller¸ aşkı ve şarabı konu edinen lirik şiirlerdir. Gazel tarzındaki ramazâniyeler¸ Ramazan coşkusunun işareti olarak değerlendirilebilir. Tacizade Câfer Çelebi¸ Fuzûlî¸ Zâtî¸ Bağdatlı Rûhî¸ Koca Ragıp Paşa¸ Nedîm ve Seyyid Vehbî gibi şâirler gazel tarzında ramazaniye yazmışlardır. Hatta Zâtî’nin sadece Kadir gecesini konu edinen bir gazeli de vardır. Bir de gazel¸ özellikle sûfi şâirlerin elinde¸ mecaz ve hakîkat düzleminde mistik bir lirizme kavuşmuştur. Bu türden ramazâniyeleri biz ilahi olarak zikrediyoruz. Mamafih bu türden manzumeler¸ Osmanlı toplumunun oruç karşısındaki tutumu ve bir dini ayinle ilgili zihinsel ve sosyal zeminde algılanış biçimini vermesi bakımından da önemlidir.

Hilâli Görmek

Merhum Süheyl Ünver “Ramazan Ayını Görmek” başlıklı yazısında¸ rü’yet-i hilâle dâir uygulamaları anlatmaktadır. Buna göre hilâlin gözetlenmesi işi¸ İstanbul Kadısının uhdesindedir. Hilâl¸ bizzat kadı tarafından görevlendirilen câmi görevlileri ile halktan bu işe meraklı olanlar tarafından gözetlenir. Gözetleme mekânları Bayezid Yangın Kulesi¸ Fatih¸ Cerrahpaşa¸ Sultan Selim ve Edirnekapısı câmii minareleridir. Hilâl görülünce kadı makamına arz edilir. Orada hemen bir mahkeme kurulur; davalı ve davacı hazır olur. Dava şöyledir; davacı¸ Şabanın son gününde yeni ay görününce ödeme taahhüdüyle aldığı tesbihin kalan yüz kuruşluk kısmının tahsilini ister. Kadı da “bunun ispatı için şâhit gösterin” der. Hemen hilâli görenler huzura alınır¸ bunlar şâhitlerdir; “Akşam ezanından üç dakika sonra hilâli gördük. Bu gece ramazan gurresi (başlangıcı) olduğuna şehadet ederiz” derler. İyice tetkik edilir. Şâhitlerin doğruluğu tespit edilince de¸ davalıdan yüz kuruş tahsil edilerek davacıya verilir.
Bu dava görülürken¸ Fetvahânenin kapısı sıkıca kapanır. Sülemâniye Câmii’nin baş mahyâcısı da alıkonulur. Muhakeme bitip de ilâmı hazır olunca¸ mahyacı başı elindeki kandili ile Süleymaniye Câmii minaresinde beklemekte olan kandilcilere işaret verir. Onlar da hemen kandilleri yakar¸ mahyaları aydınlatırlar. Diğer minarelerde bunu görerek kandilleri ve mahyaları yakarlar. Ramazan böyle ilan edilir.

Ramazan
Sofuları ve Cer

Ramazana mahsus tipler de vardır. Bu tipler şiirimizde ramazan imamı ve sofusu olarak isimlendirilir. Ramazan sofularına ilişkin olarak¸ Baltacı Mehmed’e sunduğu bir ramazâniyyesinde ünlü şârimiz Sâbit’in şöyle bir beyti vardır:
Alınır mı ramazân sûfîlerinden mushaf
Rahlenin nevbetini beklemeyince insân
Hiç rahlenin nöbetini beklemeden Ramazan mollalarının elindeki mushaf alınır mı¸ diye soruyor. Ramazanda saraylarda ve konaklarda Kur’an’ı güzel okuyan¸ musikiden anlayan hoş sohbetli imam ve müezzinler istihdam edilir. Yahut her daim bir imam ve müezzin bulunuyorsa takviye yapılır. Bunlar mukabele¸ kaside¸ na’t ve ilahiler okur; namazları kıldırırlar. Özellikle teravih namazı belirli bir usulle kılınır. Ramazan sûfîsinden bunlar kastedilir. Tabii bir de on bir ay için cami ve cemaatten izin alıp on ikinci ayda yeniden zahitliğe dönenler vardır. Ekseriya mahalle efeleridir bunlar. Camiye girdi mi¸ Kur’an’ı yüzünden okuyamasa da dosta düşmana karşı mukabele okuyan hafızı takip ettiği izlenimini vermek için hemen bir rahle ve Kur’an’ı kendilerine demir baş kaydederler. Faraza o rahle ya da Kur’an’ı almaya kalkışsan kesin çıngar çıkar. Bu sebepten Sâbit¸ rahlenin nöbeti beklenmeden ramazan sofilerinden Mushaf alınmaz diyor.
Bir de cerciler var malum. Cer deyince¸ hemen mollaların Ramazanda köy ve kasabalarda dilencilik yapması anlaşılıyor. Cer¸ bu anlama gelmez. Evet¸ ortada bir para toplama olayı var. Ama olayın aslı şöyledir: Malum Ramazan’da medreseler tatil edilir. Talebe-i ulûm da vaizlik¸ imamlık ve müezzinlik yapmak için kahir ekseriyetle kasaba ve köylere dağılır. Bunlar gittikleri yerlerde çocukları da okuturlar. Kaldıkları sürece iaşe ve ibâdeleri hizmet verdikleri kişilere aittir. Bayramdan sonra dönerlerken de ellerine harçlık mahiyetinde paralar verilir. İşte cer budur. Medreseli molla öyle ulu orta istediği köye ya da kasabaya gidemez. Kadı’nın referans mektubu ile işaret edilen yere giderler. Ayrıntılı malumat talep edenler İsmail Kara’nın”Ramazanlık: İki Cer Varakası ve Onlara Ulaşmak İçin Mahrem Hikayeler” başlıklı yazısına bakabilirler.

Oruç Ayı Merhaba

Ramazan ayının gelmesini dört gözle bekleyenler vardır. Çünkü bu ay gufran ayıdır¸ tevbe ve itikaf ayıdır. Bu aya erişecek ki¸ tasfiye-i kalbi gerçekleştirsin¸ dua etsin¸ ibâdât u tâatini artırsın. Bu çerçevede yazılan şiirlerden biri ünlü Celvetî Piri Üftâde’ye aittir.
Âşıklar edin salâ
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cûş edip
Âlemlere doldu yine
Sal⸠hem sevinç hem de matem ilanıdır. Orucun gelmesi¸ âşıkların sevinç gösterileriyle karşılaması gereken bir husustur. Nitekim bu ayda rahmet denizi cûş u hurûşa gelerek coşacak¸ âlemler rahmetle dolacaktır. Ümmete Allah’ın lütfü olan bu ayda¸ gönüller oruç ve zikirlerle aydınlanır¸ müminler mesrur ve camiler ma’mûr olur.

Elveda Mübarek Ramazan

Ramazanın gelişine övgüler düşen şâirler¸ gidişini de âdeta bir mâtem havasında tasvir ederler. Teravih namazları eda edilirken okunan kaside ve ilahilerde¸ ilk on beş günde “merhaba” fasılları bulunur; ne zaman ki ay yarılanır o vakit de “elveda” başlar. Ramazan ayının faziletlerine de değindiği bir şiirinde Niyazî-i Mısrî¸ “elveda” faslını adeta yaşayarak tekrar etmektedir.
Yine firkat nârına yandı cihân
Hasretâ gitti mübârek ramazân
Nûruyla bulmuştu âlem yeni cân
Firkatâ gitti mübârek ramazân

Ramazan şaire göre¸ cihanı ayrılığının ateşiyle yakıp gitmiştir. Tabii bir istiare var burada; ramazan sevgili¸ cihan da âşık. Sevgilinin âşıkı bir başına bırakıp gitmesinin tasviri var. Bu öyle bir sevgili ki¸ içinde bulunan o kutsal gecede¸ Kadir’de Kur’an inmiştir. Zikir¸ dua¸ niyaz ve namazlarla ölü kalpleri dirilten¸ cin ve şeytanın bağlandığı mübarek bir aydı¸ gerçek bir sevgili idi ramazan ve gitti. Sahip olduğumuz pek çok nimetin kadrini bilmediğimiz gibi¸ bu ayın da kadrini bilemedik; gitti. Bari artık hep birlikte Hakk’a iltica edelim ve Kur’an nuru ile doğru yola gidelim.

Sayfayı Paylaş