Peygamberimiz’e (s.a.v.)Can Feda Edecek Derecede Yakın Olmak Sünnetine Uymak

somuncubaba-218-can_feda

Tasavvufî düşünceye göre Cenab-ı Allah (c.c.), gizli bir hazine iken bilinmeyi istemiş ve bu sebeple insanları yaratmıştır. Onları müjdelemek, uyarmak vb. yöntemlerle dosdoğru yola iletmek amacıyla, varlığın hakikatinin şahitleri olan peygamberleri ilahî vahiyle birlikte göndermiştir. Son gönderilen peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Rivayete göre, önce gelen bütün peygamberler, onun geleceğini haber vermişlerdir.
Kur’an’da, Hakk’a yakınlaşmak için vesile aranması istenilmektedir. Bu hususta en güzel vesile, şüphesiz Allah’ın Rasûlü’dür. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) üsve-i hasene, yani model şahsiyettir. İslâm tasavvuf anlayışına göre, hâl ve hareketlerinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uyan, onun gerçek vârisi durumundaki ârifler de Allah’a yakınlaşmak için bir vesiledir.1
Tasavvufî anlayışın genellikle dört ana esas üzerinde yoğunlaştığı görülür. Bunlar; ilahî emir ve yasaklara teslimiyet, Allah ve Rasûl’ünü çok sevmek, Allah ve Rasûl’ünün ahlâkıyla süslenmek, Allah’tan başka her şeyden kalben uzaklaşmaktır. Nitekim tasavvuf eğitiminde manevî sevginin basamakları, fenafilihvân, fenafişşeyh, fenafirrasûl ve fenafillâh olarak sıralanmıştır. Görüldüğü üzere ilahi aşkın ilk mertebesi yol arkadaşını, ikincisi mürşidini, üçüncüsü Peygamber (s.a.v.)’i, dördüncüsü ise Allah’ı sevmektir. Yani mü’minleri Allah için sevmeyen, kardeşlik sevgisiyle benliği ve bencilliği aşamayan, Hz. Peygamber ve Allah’ın sevgisine erişemeyecektir.2
Peygamber sevgisi tasavvufun en önemli rükünlerinden biridir. Hz. Peygamber (s.a.v)’i lâyıkıyla sevebilmek için O’nu iyi tanımak ve sünnetine uygun hayat yaşamak gerekmektedir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurmaktadır:
Hulûsî ne devletdir bin lutf u inâyetdir
Olmak ne saâdetdir kurbân-ı Rasûlu’llâh3
(Hulûsi; Peygamberimiz’e can feda edecek derece O’nun manevi yakınlığını kazanmak; çok değerli bir lütuf ve inayettir. O maneviyat devletinin gölgesinde olmak; O’na yakın olmak en büyük mutluluktur.)
Bu yazımızda Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin manevî silsilesine müntesip olduğu tasavvuf büyüklerinin kelamlarıyla Peygamber sevgisini ve sünnete uymanın önemini açıklamaya çalışacağız.
Rasûlullah’ın Bendesi             Halkın Hizmetçisi Olabilmek
Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri, eserlerinde her halükârda Allah ve Rasûlü’nün kölesi, halkın hizmetkârı olduğunu dile getirmiş ve kendisine has üslupla: “İlahi, her halükârda senin ve Rasûlü’nün bendesi halkın hizmetçisiyim.” derken, Mevlâna’nın meşhur, “Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ın bendesiyim. Ben seçilmiş Hz. Muhammed (s.a.v)’in yolunun toprağıyım.” sözünü hatırlatmıştır. Her iki güzel kelam da sahiplerinin Allah ve Rasûlü’ne bağlılıklarını aşikâr ortaya koymaktadırlar. Ancak Harakânî Hazretleri, Mevlâna’dan farklı olarak, maksada ermek için halkın hizmetinde bulunmayı kendisine şiar edindiğini belirtmektedir.
Ebu’l-Hasan Harakânî, kendisine verilen manevî derecelerden bahsettiği bir sözünün devamında: “Eğer bu makamda Muhammed Mustafa’nın şeriatından başka bir şey görecek olsam derhal gerisin geri dönerim. Çünkü ben başkomutanı Hz. Muhammed (s.a.v.) olmayan bir kervanda bulunmam.” diyor ve böylelikle maneviyat yapısını oluşturan esaslarda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymayan bir unsura asla yer vermeyeceğini kesin bir dille ilan ediyor. Bu ifadelerden yola çıkarak Allah ve Rasûlü’nün Harakânî (k.s.)’nin hayatında büyük bir mevkie sahip olduğu hiçbir şüpheye mahal kalmayacak şekilde söylenebilir.4
Hâce Bahâeddin Şah-ı Nakşbend Hazretleri mürîdlerine dinî kâidelere uymayı, takvâyı, ruhsatla değil azîmetle amel etmeyi ısrarla tavsiye etmiş ve velîlik derecelerine ancak bu şekilde ulaşılabileceğini söylemiştir. Tarîkatını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine ve ashâbının sözlerine tâbi olmak diye özetlemektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hadisleriyle Amel Etmenin Kazandırdıkları
Hâce Bahâeddin Nakşbend Hazretleri tarîkatını sağlam kulp ve Hz. Peygamber ile ashâbının sözlerine uymak diye târif eder. Haram ve helal konusunda çok titiz olduğu için durumu şüpheli olan yemekleri yemez, mürîdlerine de yedirmezdi. Şöyle diyordu: “Biz Allah’ın lütfu ile (mânen) her ne elde ettiysek, Kur’ân âyetleri ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadisleriyle amel etmek sûretiyle elde etmişizdir. Bu amelden bir netice alabilmek için takvâ ve şer‘î kurallara riâyet etmek, azîmete sarılmak, ehl-i sünnet ve cemâat prensipleriyle amel etmek ve bid‘atlardan kaçınmak gerekir.”5
İmâm-ı Rabbâni (k.s.)’ye göre Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği şerîat dünya ve âhiret saadetinin tümünü içine alır. Bu sebeple sûfî için seyr-i sülük esnasında üzerinde hassasiyetle durulması gereken en önemli müessese şerîat; yani dinin emir ve yasaklarıdır. Tarikat ve hakîkat şeriatın hizmetinde sayılırlar, yani bu ikisinin vazifesi şeriatın eksiksiz yerine getirilmesine yardımcı olmaktır.6
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hatırına
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne göre Allahu Teâlâ bu âlemi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hatırına yaratmıştır. Zira o insanlık ağacının meyvesidir. Ağacın dikilmesinde amaç meyve almaktır, bütün kâinatın meyvesi ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. İmâm-ı Rabbânî, Peygamberimiz’e verilen bu yüce konumunun sadece O’nunla sınırlı kalmadığını ümmetine de verildiğini ifâde eder. Nasıl ki Peygamber Efendimiz insanların en hayırlısı ise O’nun ümmeti de ümmetlerin en hayırlısıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Allahu Teâlâ’nın mahbûbu olduğu için, O’nun izinde giden de aynen O’nun gibi mahbûbluk derecesine yükselir. Çünkü Allahu Teâlâ sevgilisinin ahlâkını, alâmetlerini kimde görürse, onu da sevecektir. Durum böyle olunca Hz. Peygamber (s.a.v.)’i sevmeden ilâhî rahmete ulaşmak mümkün değildir.7
Bütün Feyizlerin Kaynağı
Muhammed Masum Hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in büyüklüğü, sevgili olmaklığı ve herkese rahmet oldukları hakkında buyurdular ki: “Arşın en üstünden yerin merkezine kadar her şey onun etrafında dönüyor. Melekler, insanlar, cinler ve diğer her şey, Allahu Teâlâ’nın yarattığı her mahlûk ona muhtaçtır. Ondan feyiz alırlar. Her ne kadar hakîkatte bütün feyizlerin mebdei Allahu Teâlâ ise de, herkese ulaşacak feyizden, kime ne kadar verileceği onun şerefli tevessülü ve eli ile oluyor. Görüyorum ki, Ravda-i Mutahhara’dan, gece gündüz, devam üzere, bütün mahlûkata nimetler ve bereketler su gibi akıyor. Nitekim O’nun hakkında Kur’ân-ı Kerim’de Allahu Teâlâ: ‘Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’ buyuruyor.”8
Mevlâna Halid Bağdadî Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
“Âlemi halkdan olup görünen nimetlere şükr etmek, manevî mîrâsa kavuşmakla olur. Manevî mîrâsa kavuşmak ise, o yüce Peygamber (s.a.v.)’e tam uymakla olur. Bunun için, Ona tâbi’ olmaya çalışınız! O’nun emirlerine sarılınız ve yasaklarından kaçınınız!
Muhammed (s.a.v.)’e tam ve kusursuz tâbi’ olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lâzımdır. Tam ve olgun sevginin alâmeti de, O’nun düşmanlarını düşman bilmektir. İslâmiyet’i beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete,  gücü yettiği halde gevşeklik eylemek sevgi anlayışına sığmaz. Âşıklar, sevgililerin dîvânesi olup, onlara aykırı bir şey yapamazlar. Aykırı gidenlerle uyuşamazlar. İki zıt şeyin muhâbbeti bir kalpte, bir arada yerleşemez.
…Bu dünyâ malları, mülkleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhirette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyâda iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer dünyâ ve âhiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed (s.a.v.)’e tâbi’ olarak geçirilirse,  sonsuz necat, kurtuluş umulur. Yoksa O’na tâbi’ olmadıkça her şey hiçtir. Ona uymadıkça her yapılan hayır, iyilik burada kalır, ahirette ele bir şey geçmez.
Muhammed (s.a.v.), yüzü suyudur cihânın,
Kapısının toprağı olmayan toprak altında kalsın!”9
Abdullah Dehlevî Hazretleri de Rasûlullah (s.a.v.)’in varlığının bütün âleme rahmet olduğunu kâfirlere küfürleri sebebiyle ve fâsıklara fıskları sebebiyle olan cezâların  dünyâda durdurulduğunu beyan eder.10
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mübarek Sünnetlerine Uymak
Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetine gönülden bağlı olan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Rasûlü Ekrem Efendimiz’e ittiba onun mübarek sünnetlerine, riâyet etmekle onun âdâb ve ahlâkıyla ittisafa çalışmakla kabil olabilir. Mâlumdur ki: Aleyhisselatu vesselâm Efendimiz’in birçok sünnetleri vardır. Bizim yapacağımız, ibâdetlerin kemâl-i nezd-i ilâhide daha ziyade makbuliyeti ancak bu sünen-i şerifeye riâyetle hâsıl olur.
Bir hadis-i şerifte “Ümmetimin ahlâkı bozulduğu bir zamanda, benim sünnetime sarılan bir Müslüman için yüz şehid sevabı vardır.”11 buyrulmuştur. Binaenaleyh; Nebi-i Zişan Efendimiz’in mübarek sünnetlerine riâyete çalışalım. Aleyhisselatu vesselâm Efendimiz’in âdâbıyla tedibe gelince; bu son derece mühimdir. Mâlumdur ki Hatemü’l-Enbiya Efendimiz’in mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır. Nitekim bir hadis-i nebevîde “Beni Rabb’im te’dib ettiği için güzel bir te’dib ve terbiyeye mazhar buyurdu.”12 buyurmuştur. Fahr-i kâinat Efendimiz bir muhimm-i ahlâk mucizesi idi. Onun içindir ki, şan-ı âlisine “Güzel ahlâk üzre yaratıldın.”13 buyrulmuştur.
Sa’ad bin Haşim diyor ki, ben Hazret-i Ayşe’den Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını sordum. Müşarünileyhüma, Kur’an okumaz mısın, dedi. Ben, evet okurum, deyince buyurdu ki: İşte Rasûlullah’ın ahlâkı Kur’andır. Onu Kur’an-ı mübin te’dib tehzib etmiştir. O Kur’an ki insanlara bütün güzel huyları tâlim eder, insanları bütün fena huylardan men-i tahzir buyurur. Aleyhisselatu vesselâm Efendimiz Kur’an-ı Kerim’in nur-ı semavisinden feyz almış, bu ulvî nurdan ümmetini de müstefid etmiştir. Hazret-i Peygamber’de zühd ve takva, tevazu, vakar, sabr u sebat, ahde vefa, hukuka riâyet afv u kerem, merhamet ve şefkat gibi bütün ahlâkı, kemâlât ile bir halde inkişaf etmişti ki insan bunları düşündükçe hayran olmamak kabil olamaz.”14
“Ehli Sünnet Yolu Sırat-ı Müstakimdir.”
Çeşitli sohbetlerinde, “Ehli sünnet yolu sırat-ı müstakimdir; Kur’an ve sünnet yoludur.” diyen H. Hamideddin Ateş Efendi’nin kelamlarıyla yazımızı bağlayalım:
“Cenab-ı Allah’a giden yol; Rasûlullah (s.a.v)’den geçer. Âl-i İmran Suresi’nde şöyle buyurulmaktadır: “De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın.”15
O zahirde ümmî idi, okuma yazma bilmez idi. Gerçekte ise ümmü’l-kitaptı. İlimler deryası idi. Allah (c.c.) bütün ilimlerle onu kuşatmıştı. O bütün insanlığa gönderilmiştir. Ona “Abdullah’ın oğlu Muhammed” gözü ile bakanlar yıkıldılar, “Muhammedü’r-Rasûlullah” olarak görenler bahtiyar oldular. Onun hayatı edep, nezaket, iyilik, temizlik, sevgi, vefa, merhamet, ihlas ve faziletlerle dolu bir hayattır. Cenabı Allah onu beşeriyete takdim ederken: “Şüphesiz sen büyük ahlak, büyük seciyye ve büyük fazilet üzerinesin.”16 buyurmaktadır.
İki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’i bizzat Allah (c.c.) sevmiş, ondan razı olmuş ve kendisini de razı edeceğini va’d buyurmuştur. Bir ayet-i kerimede: “Ey Rasûlüm! Muhakkak Rabb’in sana verecek ve sen de razı olacaksın.”17 buyurmuştur. Bu da ahirette kendisine Makam-ı Mahmud’un, yani şefaat makamının verileceğine işarettir. Bir hadîs-i şerifte: “Rabb’im bana, ‘Razı oldun mu?’ buyuruncaya kadar ben şefaat edeceğim.”18 buyurmuştur. Bundan daha büyük, daha yüksek bir mertebe olur mu?
Böyle bir peygambere ümmet olmak ne büyük bir bahtiyarlık ve ne büyük bir şereftir! İnsanoğlu gelişinde gidişinde, maddesinde manasında, edebinde erkânında O’na uymadıkça hüsrandadır, felakettedir. Beşeriyetin ebedi huzur ve saadete kavuşması ancak O büyük insanı her zaman ve mekânda, her işte ve herhalde örnek almakla mümkündür. O bizim sebebi hidayetimizdir, halaskârımızdır. İslâm’ın hakikatini, hayatın ve mematın zevkini bize o öğretmiştir. Kalbimizin tek ziyneti O’nu hatırlama, dilimizin biricik virdi O’nu anmak olmalıdır. Onsuz nasıl yaşarız? Allah cümlemizi şefaatine mazhar buyursun.”19

Dipnot
1.    Bilal Gök,  “Ebu’l-Hasan El-Harakani’de Peygamber Sevgisi”,  Harakani Dergisi Sayı: 1, 2014, ss.49-74, s.52.
2.    Gök, a.g.m, s.56.
3.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 268.
4.    Gök, a.g.m, s.60.
5.    Necdet Tosun, Şah-ı Nakşbend Hazretleri, Nasihat Yayınları, Ank, 2013, s. 40.
6.    Süleyman Derin, İmam-ı Rabbani’nin İzinde Manevi Yolculuk, Erkam Yayınları, İstanbul, 2016, s. 119.
7.    Talha H. Alp, Ömer F. Tokat, Ahmet H. Yıldırım, Mektûbât-ı İmâm Rabbânî, Yasin Yayınevi, 2008, İstanbul, c.I, s.230-232.
8.    Süleyman Kuku, Urvetü’l-Vuska Muhammed Masum, Alioğlu Yayınları, İstanbul, 2017, s. 256.
9.    Süleyman Kuku, Ziyaeddin Mevlâna Hâlid, Damra Yayınları, İstanbul, 2008, s.266-267.
10.    Süleyman Kuku, Abdullahı Devhlevi ve Eserleri, Damra Yayınları, İstanbul, ty, s.476
11.    Taberâni, el-Mu’cemu’l-evsat, V, 315.
12.    Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12
13.    68/el-Kalem, 4
14.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s.11-12.
15.    3/Ali İmran, 31
16.    68/el-Kalem, 4
17.    93/ Duha, 5
18.    Safvetü’t-Tefasir, 3/573.
19.    H. Hamideddin Ateş Efendi Hutbe Arşivi, Nisan 1995.

Sayfayı Paylaş