OSMANLI TOPLUMU VE RAMAZAN MEDENİYETİ

Somuncu Baba

Mübarek Ramazan ayında¸ fert ve cemiyet planında bir arınma¸ saflaşma ve yeniden dirilmenin yaşandığı; manevî¸ ahlakî ve insanî fazilet ve kemalatın zirvelerine çıkma fırsatının yakalandığı muhakkaktır. Bu anlamda yılın bir ayı gibi uzun bir zaman diliminde Allah¸ geçmiş hayatımızın muhasebesini yapma ve gelecek ömrümüzün rotasını sırat-ı müstakime kilitleme noktasında bize hayatî bir imkân sunmaktadır. Tarihten bugüne Ramazan'ın getirdiği manevî iklimi¸ hasenatı ve kullukta derinleşme gayretini bütün bir yıla ve ömre yayıp devamlı kılanlar¸ tabir yerind

Mübarek Ramazan ayında¸ fert ve cemiyet planında bir arınma¸ saflaşma ve yeniden dirilmenin yaşandığı; manevî¸ ahlakî ve insanî fazilet ve kemalatın zirvelerine çıkma fırsatının yakalandığı muhakkaktır. Bu anlamda yılın bir ayı gibi uzun bir zaman diliminde Allah¸ geçmiş hayatımızın muhasebesini yapma ve gelecek ömrümüzün rotasını sırat-ı müstakime kilitleme noktasında bize hayatî bir imkân sunmaktadır. Tarihten bugüne Ramazan'ın getirdiği manevî iklimi¸ hasenatı ve kullukta derinleşme gayretini bütün bir yıla ve ömre yayıp devamlı kılanlar¸ tabir yerindeyse "Ramazanlaşan" insan ve toplumlar¸ her anlamda büyük mutluluk ve başarılara imza atmışlardır. Çok uzağa gitmeye gerek yok; işte Ramazanlaşmayı idrak eden¸ manevî bir kıvam ve mertebeye erişen ve bu minvalde bir "Ramazan Medeniyeti" tesis eden Osmanlı'nın ve Osmanlı toplumunun yakaladığı huzur¸ mutluluk ve barış¸ göz kamaştırıcı bir misal olarak önümüzde durmaktadır.


 


Osmanlı'nın Huzur ve Mutluluk Sırları


Müslümanlığı devlet ve toplum hayatının daimi omurgası ve rehberi yapan; İslâm'ın insanlığa vaat ettiği ideal barış ve istikrarı¸ çatısı altındaki topluluklar arasında hiçbir etnik¸ dinî ve kültürel ayrım gözetmeksizin üç kıtada asırlar boyunca hâkim kılmayı mefkûre edinen Osmanlı'nın başarı ve mutluluk sırrını¸ Ramazan ikliminde erişilen Müslümanlık ruhunu bütün bir yıla yayması ve yaşamasında aramak isabetli olacaktır.


Osmanlı; insan¸ toplum ve devlet yapısıyla güzelliklerin her alanda teşhir edildiği sanki "Harikalar Diyarı" ya da "Masallar Ülkesi" gibiydi. İnsanlığın¸ adaletin¸ dayanışmanın¸ toplumsal barış ve huzurun remzi¸ timsali ve ilham kaynağı idi. Muhteşem medeniyetimizi özgün ve üstün kılan¸ onun ruhî ve fizikî bünyesini dokuyan¸ omurgasını teşkil eden muazzam kökler ve beslendiği ledünnî kaynaklara dair seçkin tespitlerden birisi de İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Porter'a aittir: "İmparatorluk kanunla birleşik hâle getirilmiş din temeli üzerinde öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın alaka ve heyecanlarıyla öylesine mükemmelleştirilmiştir ki¸ asırlar boyu süre gelen felaketlere göğüs gerdikten sonra hâlâ dimdik ayakta durmakta ve devrin her türlü düşkünlük ve zaaflarına cesaretle karşı koymaktadır." Fransız Tıpçı A. Brayer¸ Osmanlı toplumunun mutluluk reçetesini¸ Osmanlı medeniyetinin özündeki "Kur'an ruhu"na dayandırmıştır.


 


Mutluluk Reçetesi: Kur'an'la Amel


İngiliz Tarihçi Albert Howe Lybyer de Osmanlı'nın başarısını Kur'an hükümlerini amelî hayatıyla mükemmel bir şekilde bütünleştirdiği tespitini yaparak¸ bütün insanlığın kurtuluşunun buna bağlı olduğunu ifade etmekten kendini alı koyamamıştır: "Avrupalılar ahlâkî ve dinî peşin hükümlere kapılmasalar¸ Kur'an-ı Kerim'in amelî hayat ile sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizacını teşkil ettiğini¸ O'nun metafizik ve mücerret bir fazileti değil¸ beşerî hayata tam manasıyla intibak ettirilebilecek bir fazilet talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur'an ahkâmına tam manasıyla riayet ederek yaşasalardı¸ bütün örf ve âdetlerin ahenkli bir şekilde dengelendirildiği altın çağın geri geldiğini görürdük." Fransız Şair Lamartine ise Osmanlı insanının fazilet¸ mutluluk ve başarısını¸ Allah'a tam bir kulluk ve dini değerlere tam bir riayette görmüştür: "Türk'ün fazileti İrade-i İlahiye'ye daima inkıyadında ve akidesi de Takdir-i İlahî'de gösterilebilir. İşte bu imanla hem dünya fethedilebilir¸ hem aynı suhulet ve sükûnetle bütün fütuhat elden çıkıp gidebilir."


 


Muhteşem İnsandan Muhteşem Topluma


Bahsi geçen sağlam temellere ve sihirli düzene dayanan Osmanlı¸ kendi medeniyetinin hususiyetlerine yaraşır "insan tipini" meydana getirmeyi bilmişti. Osmanlı toplumu¸ geçmişten günümüze toplumların sosyal bünyelerini tehdit eden ve çöküşlerine yol açan marazlardan arınmış; İslâm adabı muaşereti ve ahlâkî faziletleriyle donanmış nezih bir insan tabakası teşekkül ettirebilmişti. Şu hâlde¸ Osmanlı toplumunu imrenilecek bir mertebeye yükselten ve hadsiz bir sitayişe nail eyleyen alâmet-i farikalar neydi? Elbette ki doğruluk¸ dürüstlük¸ namus¸ nezaket ve asalet gibi haslet ve hususiyetler bunların başında geliyordu. Temel ahlâkî değerleri şahsında temsil ve teşhir eden Osmanlı insanının¸ "ideal temiz toplum modeli" inşa etmesi tesadüf olamazdı.


Hayatın her katmanında olduğu üzere içtimaî intizam ve sulhun belkemiği yine İslâmî esaslardı. Kanunî Sultan Süleyman döneminde başşehir İstanbul'da¸ yılda ortalama sadece 1 (bir) cinayet işlendiği görülmüştü. Bu devirde huzur¸ emniyet ve güven kök saldı ve tüm ülke sathına yayıldı. Bununla ilgili bir Avrupalı yazar¸ İstanbul'da yaşanmış şöyle çarpıcı bir hadiseden bahsetmiştir:


Arkadaşım içinde bin kuruş bulunan bir torbayla İstanbul'un Beyoğlu semtine gidiyordu. Tophane İskelesi'ne çıkarken torba yırtıldı. Paralar rıhtıma dağıldı. Bazıları da denize düştü. Çevreden görenler¸ arkadaşımın yardımına koştular. Herkes bulduğu parayı torbaya doldurdu. Paranın sahibi şaşkınlık¸ hatta endişe içindeydi. Paralarının çalınacağından korkuyordu. Fakat denize düşen paraların bile çıkarılıp kendisine teslim edildiğini görünce hem rahatladı hem hayret etti. Bütün paraları toplanmıştı. Kendisine yardım edenlere şöyle teşekkür etti: "Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum! Bana büyük bir iyilikte bulundunuz. Bu soğukta denize dalıp paralarımı çıkardınız. Bir sürü zahmete katlandınız. Bu iyilikleriniz karşılıksız kalmamalı. Size borcumu ödemem lazım."


Elini torbaya atıp¸ yardım edenlere para vermek istedi. Ama hepsi de itiraz etti: "Bize hiçbir borcun yok. Biz sadece vazifemizi yaptık. Kim olsa aynı şeyi yapardı…" Arkadaşım hayretler içinde kalmıştı: "Ama nasıl olur? Bunca iyilik¸ karşılıksız yapılır mı?" Yardımseverlerden biri cevap verdi: "Neden olmasın? İnsanlık¸ yardımlaşmayı gerektirir. Hem ne yaptık ki!" Arkadaşım defalarca teşekkür ederek oradan ayrıldı. Evine döndüğünde hâlâ olayın şoku üzerindeydi. Aceleyle torbayı boşalttı ve paralarını tek tek saydı. Bir kuruşu bile eksik değildi. Osmanlı Müslümanlarının bu asil davranışı karşısında şöyle düşündü: "Halkın en fakir kesiminde bile incelik ve yardımseverliğin bu derece yaygın olması¸ Osmanlıların ahlâk ve medeni hayatta¸ bütün dünyaya en büyük örnek olduğunun delilidir." 


 


Batılılar Ne Diyor?


Sözünü ettiğimiz konuyu Batılı otoriteler de teyit etmektedir. İsveç'in İstanbul Elçisi Mouradgea D'Ohsson şu enfes tespitleri yapmıştır:


"Osmanlı Türkleri¸ umumî ve ferdî ahlâklarını¸ Şeriat'ın iffet ve hayâ ahkâmına medyundurlar. Namus¸ dürüstlük ve doğruluk gibi Kuran'ın en kuvvetli ahkâmına dayanan meziyetleri itibariyle şayan-ı takdirlerdir. Münasebetlerin hepsine temiz yüreklilikle hüsn-i niyet hâkimdir. Vatandaşları birbirlerine karşı taahhüt altında bulundurmak için başka memleketlerde olduğu gibi her zaman vesikaya ihtiyaç yoktur. Methedilecek meziyetlerinden biri de sözlerine sadık olmaları¸ hemcinslerini aldatmaktan ve emniyeti su-i istimal ile insanların safderunluğunu istismar etmekten vicdan azabı duymalarıdır. Dünyada huzur ve sükûna bunlardan daha müptela millet yoktur. Sokakta toplanmak¸ birini kovalamak¸ sevinç veya hayret taşkınlıklarına kapılmak gibi hâller Müslüman Osmanlı şehirlerinde görülmeyen hareketlerdir."


Monsieur de Thevenot da şu çarpıcı müşahedeleri kaydetmiştir: "Türkler¸ çok dindar ve merhametlidirler. Birbirleriyle pek az münakaşa ve kavga ederler¸ düello bilmezler. Az yerler; bundan dolayı çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık hamama gitmeleridir. Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir. Türkleri dilencilikten men eden yegâne amilin¸ zenginlerde görülen şefkat ve merhamettir."

Sayfayı Paylaş