OSMAN HULÛSİ EFENDİ: BİR DİVAN ŞAİRİ

Osman Hulûsi Efendi 20. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen ağırlıklı olarak klâsik Türk Edebiyatı nazım tür ve şekillerini kullanmış bir şair olarak karşımıza çıkmaktadır. Klâsik edebiyatın mazmunlarına¸ söz sanatlarına vâkıf bulunması¸ tasavvuf kültürünü biliyor ve hayatına tatbik ediyor olması da yazdıklarını taklit olmaktan kurtarmakta¸ şiirlerine samimi bir hava vermektedir.
Dîvânı üzerine yapılacak ciddî incelemeler¸ bir şair olarak Osman Hulûsi Efendi’nin şiir kuvvetini ve tasavvufa olan hâkimiyetini ortaya koyacaktır.
Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ını okuduğumda üç tü

Osman Hulûsi Efendi 20. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen ağırlıklı olarak klâsik Türk Edebiyatı nazım tür ve şekillerini kullanmış bir şair olarak karşımıza çıkmaktadır.  Klâsik edebiyatın mazmunlarına¸ söz sanatlarına vâkıf bulunması¸ tasavvuf kültürünü biliyor ve hayatına tatbik ediyor olması da yazdıklarını taklit olmaktan kurtarmakta¸ şiirlerine samimi bir hava vermektedir.
Dîvânı üzerine yapılacak ciddî incelemeler¸ bir şair olarak Osman Hulûsi Efendi’nin şiir kuvvetini ve tasavvufa olan hâkimiyetini ortaya koyacaktır.
Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ını okuduğumda üç türlü şiirle karşılaştığımı söyleyebilirim.
1. Klâsik Türk Edebiyatı etkisiyle yazılanlar ki¸ bu bölüm Dîvân’ın kâhir ekseriyetini oluşturmaktadır.
2. Geleneksel Halk Edebiyatını yansıtan dînî-tasavvufî ve âşıkane şiirler.
3. Şairin yaşadığı asrı temsil eden şiirler.
Osman Hulûsi Efendi’nin üzerinde kimlerin tesiri olmuş olabilir sorusuna cevap olarak şunları söyleyebiliriz: Dîvân tarzındaki şiirlerinde Fuzûlî; halk tarzı şiirlerinde Yûnus Emre¸ Eşrefoğlu Rûmî ve Niyâzî-i Mısrî’nin üslupları görülmektedir.
Klâsik şiirimizi yeni Türk şiirinden ayıran en önemli özelliklerden biri söz ve anlam sanatları ve mazmunlarla süslenmiş olmasıdır. Dîvân’da bu saydığımız özellikleri birçok şiirinde görmekteyiz. Osman Hulûsi Efendi¸ Dîvân’ını aruz vezniyle dîvân şiirinin gazel¸ kaside¸ müstezat ve rubâî gibi nazım şekillerinin yanında¸ halk edebiyatının nazım tür ve şekillerinden koşma¸ ilâhî¸ hatta türkü gibi formlarını da kullanmıştır.
Osman Hulûsi Efendi şiirlerini ilham ile¸ vecd ile yazmıştır. Özel bir edebiyat eğitimi almamıştır¸ gönül gözü açıklığı ve aşk ile yazmıştır. Bir beytinde:
“Hulûsi cezbe-i aşk ile yazdın sen bu güftârı
Şu dem kim bilmez idin nice elfâz nice imlâdır”
derken aslında şiirlerini nasıl meydana getirdiğine dair ipuçlarını da vermektedir.
Bu yazımızda yirminci asırda dîvân şiirini temsil eden Osman Hulûsi Efendi’nin Dîvân’ında bulunan bazı beyitleri klâsik şiirin¸ özellikle mazmunları ve telmihleri açısından incelemeye çalışacağız.
Oturtup ey gönül tahta o Yûsuf meh-likâyı çün
Erişdirsin hemân Ya’kûb-ı zâra bir haber peydâ
Dîvân şiirinin en çok kullanılan mazmunlarından biri Hz. Yakub’un¸ güzelliği dillere destan olan oğlu Yûsuf’un kaybolmasıyla gözlerinin kör olması; oğluna kavuşana kadar da hayatını bu şekilde sürdürmesi ve sürekli Hz. Yûsuf’tan haber beklemesidir. Beyitte bu hadiseye telmih vardır.
Mecnûn gibi giriftâr-ı derd-i aşkım ey Leylâ
Duâ kıl ki ermeye nâgehân bir devâ bana
Eski şiirimizin tükenmeyen kaynaklarından biri de Leylâ ile Mecnun hikâyesidir. Mecnun¸ Leylâ’nın aşkıyla yurdunu yuvasını terk edip çölleri mekân; kurdu kuşu dost edinmişti. Uzun süre neye baksa Leylâ’yı gören Mecnun¸ “Leyl⸠Leylâ!” derken bir müddet sonra “Mevl⸠Mevlâ!” demeye başlar. Mecnun’un bu hikâyesi¸ mecazî aşktan hakikî aşka geçişin de mazmûnu olmuştur. Nitekim Mecnun’un uzun süre insanlardan ayrı yaşaması¸ babasının Mecnun için yardıma koşmasına sebep olur. Mecnun’u alıp Kâbe’ye götürür ki derdine derman bulabilsin. Kâbe’de babası¸ oğluna dua etmesi ve böylece derdinin bitmesi için telkinde bulunur. Mecnun ellerini kaldırır -Fuzûlî dilince- şöyle bir duada bulunur:
Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni
Çünkü Mecnun ancak sevdâsı ile vardır. Derdi ile Mecnun’dur. Eğer bu dert ve belâ biterse aşk da biter. Aşkın bitmesi demekse Mecnun’un gerçekten yok olması demektir. Mecnun öyle bir yokluğu kabul etmek istemez. Osman Hulûsi Efendi de beytinde Fuzûlî’nin duasına benzer bir dilekte bulunuyor.
Ey ne mihrâbdır kaşın mihrâbı kim ana müdâm
Baş eğip tâat için her yan sücûd eyler ana
Klâsik şiirimizde mihrap¸ sevgilinin kaşını sembolize eder; çünkü sevgilinin kaşı şekil itibarıyla mihrâba benzer. Şairler böyle bir benzerlikten dolayı okuyucuyu bir fikir anaforuna sokarlar. Secde edilen yer elbette kaş değil¸ mihraptır.

Bülbül eyler nâle vü zâr gül-izârından cüdâ
Gül de çâk etmiş girîbânın nigârından cüdâ
Bülbül ile gül hikâyesi de edebiyatımızın bilhassa şiirimizin değişmez konularındandır. Efsaneye göre bülbül¸ güle âşıktır. Bu yüzden bir tomurcuk hâlinde olan gül dalına her seher gelip güneş doğana kadar öter durur; güle olan aşkını izhar etmeye çalışır. Ne var ki¸ gül bu aşka karşı hemen cevap vermez¸ bülbülün kendisine karşı bu âşıkane tavrının sürekli devam etmesini ister. Fakat bülbülün artık tahammülü kalmaz ve gülün dikenine bırakır gövdeciğini. Bülbül ölür; gül o zaman acıyla –şair deyişiyle- çâk-i girîbân eyler/yakasını yırtar/açılır. Ama artık iş işten geçmiştir. Yine efsaneye göre önceleri beyaz renkte olan gül¸ o günden sonra kırmızı açmaya başlamıştır.
“Elest” hitâbındaki “belâ”yı lâ’ya sa’y etme
Ol hükmü unutma olan ahd ü vefâyı tut
7/A’râf sûresi 172. âyette işaret edildiği üzre Allahü Teâlâ ruhlarımızı yarattığı zaman ruhlarımıza “Elestü 7/A’râf sûresi 172. âyette işaret edildiği üzre Allahü Teâlâ ruhlarımızı yarattığı zaman ruhlarımıza “Elestü bi rabbiküm” istifhamını yöneltir.  Ruhlarımız bu suale “belâ” (evet) şeklinde mukabelede bulunur. Bu¸ Rabbimizle yaptığımız kulluk sözleşmesidir. Ne zamandan beri Müslümansın sorusuna çocukluğumuzdan beri verdiğimiz¸  “Kâlû belâ’dan beri Müslümanım.” cevabı bu âyete dayanıyor. Osman Hulûsi Efendi bu beyitte diyor ki kulluk sözleşmesinde verdiğin evet cevabını hayır şekline çevirmek için mücadele etme; çünkü orada bir söz verdin¸ sözünden dönme.
S’ay eder zâhid ki zühd ile rızâ tahsîl ede
Bilmez o kim bu amel zerk (-i ) riyâ hâsıl kılar
Şairlerimiz kendilerini rind kabul etmişler ve zâhidlere her fırsatta çatmışlar¸ onların yaptığı ibâdetlerin boşa gittiğini¸ riyâ olduğunu ileri sürmüşlerdir. Osman Hulûsi Efendi de bu minvaldeki beytinde diyor ki: “Ham sofu kendine göre yaptığı ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanmaya çalışır; ama bilmez ki onun bu ameli kendisine ancak riyâ kazandırır.”  Şair niçin böyle söylüyor? Çünkü ham sofular dînin ve imanın künhüne eremedikleri için sadece cennet hayaliyle ibadet ederler. Allah’ı sevdikleri için değil¸ O’nun nimetlerine vasıl olamama korkusunun verdiği telaşla ibadet ederler. Bu da tabii ki riyadan başka bir şey kazandırmaz.
Zülf-i “ve’l-leyl”den ezhâr-ı semen müşg-i Huten
Aldığı bûyu saçar âleme dâmân-ı seher
“Ve’l-leyl” “Geceye yemin olsun” (92/Leyl¸ 1) anlamında Kur’anî bir ifadedir. Bu âyet âşıkta sevgilinin siyah saçlarını çağrıştırır. Muhteşem Süleyman namıyla maruf¸ Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman bir beytinde şöyle der:
Sûre-i Ve’l-leyl okurdum dün namâz-ı şâmda
Zülfin andum dilberün n’itdüm ne kıldum bilmedüm
Sevgilinin saçları daima siyahtır¸ yani gece karanlığındadır ve siyah saçlar misk kokuludur. Misk ya da müşk¸ ceylanın göbeğinden elde edilen güzel kokunun adıdır. En güzel misk de Huten diyarında bulunurmuş. Seher vakti¸ sevgiliden haber yahut kokuların geldiği bir zamandır. Beyitte leyl (gece) ile seher kelimeleri bir arada kullanılmak suretiyle tezat sanatına başvuruluyor.
Âkilin her gördüğü bir perdedir mahbûbuna
Âşıkın aynı müdâm dostun likâsıyla gezer
Osman Hulûsi Efendi’nin şair olduğunu ispat için yetecek estetik değer taşıyan bir beyit… “Akıllı insan için her gördüğü güzellik¸ sevgiliyi görmeyi engelleyen bir perdedir; âşığın gözünde daima dostun/sevgilinin yüzü vardır.”
Tasavvufî anlam yüklü bu beyitte kast edilen sevgili Allah’tır. İnsan dünyaya geldikten sonra nefsin etkisi ile peşine düştüğü hevâ ve heves sebebiyle dünyadaki birtakım güzelliklere gönül bağlamak suretiyle asıl güzelliği¸ güzelliğin sahibini unutabilmekte¸ ihmal edebilmektedir. Dünyadaki geçici¸ yalancı sevdalar¸ gerçek sevgiliye ulaşmayı; onun sevdasıyla mest olmayı engelleyici unsurlardır. Mâsivânın göze¸ gönle girmesi asıl sevgiliyi perdelemektedir. Hâlbuki Allah’a gerçek âşıkların gözleri Allah’tan başka bir şey görmez. Her neye baksa O’nu görürler¸ O’nu duyarlar.
Anı bir kimse taş urup yıkarsa
Denir yık Ka’be’yi yıkma gönüldür
Gönül Allah’ın tecellî ettiği yerdir. Bir hadîs-i kudsîde Allahü Teâl⸠“Ben yere göğe sığmam müminin kalbine sığarım ve onun gören gözü işiten kulağı tutan eli yürüyen ayağı olurum.” diyor. Demek ki kalp/gönül bu kadar mukaddestir. Bu yüzden kulun gönlünü yıkmak Kabe’yi yıkmaktan daha tehlikelidir. Bunun için Yûnus Emre:
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil”
der. Çünkü namazın sahibi de Allah’tır. Hem O’nun evini yıkmak hem de namaz kılmak tezattır.
Toprak gibi ol her ayağın altına yüz koy
Devlet ki Hulûsi sana yüz göstere ol gülden içindir
Osman Hulûsi Efendi’nin şiirlerinde nasîhat ön plândadır. Birçok şiirinde insanlara doğrunun¸ iyinin mesajı vardır. Burada da tevazuun önemi üzerinde duruluyor. İnsanlara kibirli davranmak¸ insana hiçbir şey kazandırmaz. Bilakis yücelere erişmenin yolu alçakgönüllü olmaktan¸ tevazu sahibi olmaktan geçer.
Yakıp şem’-i cemâl-i nârına pervâneler-âsâ
Yok olmak âşıka hem lutf hem ayn-ı inâyetdir
Yine tasavvufî mânâlar taşıyan bir beyit. Âşık¸ sevdiğinde yok olduğu zaman asıl mutluluğa erer. Mevlân⸠ölümü şeb-i arûs (düğün gecesi) sayarken böyle bir düşünce içerisindedir. Pervane ışığın etrafında yanacağını bildiği halde döner de döner… Yandığı anda¸ yani kendini ateşte yok ettiği zaman mutluluğu bulur. Bülbülün¸ gülün uğrunda teslîm-i cân etmesi de bu aşk iledir. İnsanın gerçek sevgilisinde yok olması¸ yani fenâ-fi’llâha ulaşması da onun için en büyük inayettir.
Aşkdır şem’ oduna yandıran pervâneyi
Aşkdır gül için bülbül bunca zâr zâr eder
Aşkdır Mecnun’a kûh u sahrâyı gezdiren
Aşkdır Leylâ’ya hüsnüne i’tibâr eder
Bütün bunlar Taşlıcalı Yahyâ Bey’in:
Bir demür tağı  delüp boynına almak gibidür
Her kişi âşık olurdı eğer âsân olsa
“Âşık olmak bir demir dağı delip boynuna almak gibidir; âşıklık kolay olsaydı¸ herkes âşık olurdu.” dediği aşk sebebiyledir.
Aynın mı sönük nûru yüzün yâr mı kapatmış
Dilber mi küsük göz mü o yâra nazar etmez
Her kanda gözüm baksa görürken o nigârı
Şimdi ne için göz yüze yüz gözde yer etmez
Bir gazelinde yer alan ve peşpeşe gelen bu iki beyite gerek tasavvufî¸ gerek beşerî açıdan bakalım¸ her hâlükârda şairane ve orijinal bir söyleyişle karşılaşıyoruz. “Gözün nûru mu sönmüş¸ yoksa sevgili yüzünü mü kapatmış? Sevgili mi küsmüş¸ yoksa göz mü onu görmekten âciz? Her nereye baksam o sevgiliyi görürken şimdi ne için gözüm o sevgilinin yüzünü görmüyor ya da o sevgilinin yüzü gözümüzde canlanmıyor?”
Osman Hulûsi Efendi’yi¸ yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi¸ 20. asrın yetiştirdiği geleneğe bağlı¸ klâsik tarzda yazan ve şiirlerinde gerek dîvân¸ gerekse tasavvufî halk şairlerinden bazı meşhurların etkisi görülmekle birlikte kendine has üslubu ile dikkati çeken bir şair olarak görüyoruz. Onun aşağıya aldığımız şiiri de şahsına münhasır ve özgün söyleyişlerinden biridir. Bu şiirde Osman Hulûsi Efendi¸ lirik ve yumuşak bir üslupla insanlara nasihatte bulunurken aynı zamanda da şiir ikliminin nâzenîn sahrâlarından okuyucusuna hoş râyihalar sunmayı ihmal etmiyor. Yazımızı yek-âhenk ve yek-âvâz diyebileceğimiz ve Mevlânâ’nın yahut Yûnus’un Osman Hulûsi Efendi dilince söylenen bir örneği olan aşağıdaki şiirle bitirmek istiyoruz:

Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma
Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol

Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma
Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol

Allâh için herkese hürmet et de sev sevil
Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol

İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol

Nefsine yan çıkıp da Ka’be’yi yıksan dahi
İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol

Güneş gibi şefkatli yer gibi tevâzu’lu
Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol

Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya
Suçluların suçundan geçip hoşgörülü ol

Varlığından boşal kim yokluğa erişesin
Sözünü söyle gerçek Hulûsi’nin dili ol

Sayfayı Paylaş