NİHAD SAMİ BANARLI VE TÜRKÇENİN SADELİĞE KAVUŞTURULMASI

NİHAD SAMİ BANARLI VE TÜRKÇENİN SADELİĞEKAVUŞTURULMASI

Nihad Sami Banarlı Türkçenin saf, sade ve temiz bir lisan haline gelmesi konusunda Ömer Seyfettin’in 1911 yılında Genç Kalemler dergisinde yayınladığı Yeni Lisan makalesinde ileri sürdüğü görüşleri bilgili ve şuurlu bir dil hareketi olarak görür.

“Yeni Lisan, Türkçede kullanılan bütün yabancı terkipleri terk etmek; yabancı cemi kaidelerini artık hiç kullanmamak ve yazı dilimizi, bilhassa İstanbul halkının konuşma dilinden ses ve söz alan, en güzel, en işlenmiş, en temiz ve millî bir lisan hâline koymak ülküsündeydi. Yeni Lisancılar bunu yapmak istiyor ve yapıyorlardı. Böyle bir dil anlayışıyla eserler, hem de güzel ve kıymetli eserler verdikleri için de hareketleri tutunuyor ve seviliyordu. Çünkü çirkin bir şey yapmıyorlardı. Milletin diline müdahale etmiyor, Türkçeyi çirkin yollara sürüklemiyor; halka tam manasıyla halk diliyle seslenmeğe çalışıyorlardı.”

Dildeki Kelime İhtiyaçlarının Karşılanması

Gelişmelere paralel olarak dilde her zaman yeni kelimelere ihtiyaç duyulması bir vakıadır. Ancak Nihad Sami Banarlı bu kelimelerin masa başında uydurulmasından yana değildir.

“Bazen, şu uydurmacılar, derim, Türkçede tilcik, sözcük, tümce, özne, eleştirme, ilginç, ilişki, zorun, koşul, yapıt, yaşantı, görüt, aşama, görkem, doğal, kuday, aygıt ve benzeri kelimeleri piyasaya sürecek kadar zevksiz ve bilgisiz olmasalardı da halkımız kadar olgun ve arif olabilselerdi, Türk Dili muhtaç olduğu kelimeleri kim bilir ne güzel sözler hâlinde kazanırdı?”

İhtiyaç halinde kelime halk tarafından bir şekilde oluşturulur. Banarlı bunu bir örnekle şöyle izah eder: “Meselâ, halkın spor edebiyatındaki buluşlarını hatırlarım. Futbol lisanı, Fransa’da bile İngilizcenin kuvvetli tesiri altında iken, Türk çocuğunun sağ ile açık sözünü birleştirerek sağaçık kelimesini yaratması bizim bağlı olduğumuz o millî dehânın eseridir. Futbolda, sağiç, soliç, solaçık, hele kaleci gibi buluşlar hep bu dehânın mahsulleridir.”

Banarlı, başka bir makalesinde bunu şöyle izah eder: “Bir kelime millet tarafından bir günde yapılmaz. Her kelimenin sesinde ve manasında onu yaratan milletin, yontuluşu asırları kaplamış emeği vardır. Minare kelimesinin Arapça manârâ’dan yontulup Türkçe minare güzelliği ve inceliği alması için, büyük bir millet, minarenin hem adı hem de mimarisi üzerinde kaç asır işlemiştir? Ona hatta bütün Türk vatanı için millî bir çizgi karakteri verebilme yolunda kaç gönül ürperiş duymuş, kaç dudak ve kaç göğüs bu kelimeye bir nağme değeri kazandırmıştır? Ve nasıl mimaride bir sanat değeri var, yapı’da bu yoksa şimdi eser yerine uydurulan yapıt’da da bu yoktur. Bir cemiyet, Mimar Sinan’ın eserine yapıt diyecek seviyeye düşmeyegörsün, o artık mimari yapamaz.”

Dilin İfade Şekli

Nihad Sami Banarlı özellikle sanatkârların neyi söylediklerinin önemi yanında nasıl söylediklerinin önemine de dikkat çeker ve güzel hayallerin anlaşılmaz kelimelerle dile getirilmesine üzülür. “Rakseden Dil” isimli makalesinde bunu üstad şair Abdülhak Hâmid’in bir beytiyle izah eder.

“Diğer raksan bir şiir, Abdülhak Hâmid’in:

Hübûb eder gibi reftârmız ne halettir,

Aceb nesîm-i seherden mi âferîdesiniz?

mısralarındadır. ‘Böyle, eser gibi yürüyüşünüz nasıl şeydir? Acaba, siz, seher rüzgârından mı yaratıldınız?’ deyişi… Fakat ne yazık ki sır, söylenende değil, söyleyiştedir. Abdülhak Hâmid’in pek haklı olarak, bugün yaşamayan lisanı hesabına üzülerek düşünüyorum ki böyle bir şiir, eğer daha Türkçe kelimelerle söylenmiş olsaydı, lisanımız bugün onun raksından mahrum kalmayacaktı. Çünkü şiirin nesre çevrilişi asla kendisi değildir. Bütün rakseden sesler, o mısralardaki hübûb, reftâr, nesîm-i seher ve âferîde gibi, yaşayan Türkçeye artık yüz yıllarca uzak kalmış kelimelerin sihirli izdivacında toplanıyor.”

Güneş-Dil Teorisi Hakkındaki Düşünceler

Nihad Sami Banarlı, Atatürk’ün öne sürdüğü görüşün yeterince anlaşılamamasından şikâyetçidir. Çünkü:

“Bu teori, Türkçeleşmiş her kelimenin Türkçe olduğunu ispat yolunda kullanılıyordu. Böylelikle 1935 sonlarında, ilk bakışta biraz fantastik gibi görünen fakat vazifesi Türkçeyi korumak ve kurtarmak olan yeni bir güneş doğmaya başlamıştı.”

Ancak daha sonra iş çığırından çıkar:

“Daha sonra Türk Dili Belletenlerine güneş kursu’nun resmi konmuş ve o zamanın Dil Kurumu azası, aldıkları emir üzerine Türkçeye Arapçadan, Farsçadan hatta Fransızcadan geçmiş kelimelerin Türkçe olduklarını harıl harıl ispata koyulmuşlardı. Atatürk’ün hayatının son dört yılı, Türkçeyi kendi tabiî yoluna getirmek için yaptığı çalışmalarla geçti. Yaptığı inkılâbın alaylı âlimlerin veya bozguncuların oyununa geldiğini çok iyi anlayan Atatürk, şimdi bütün gücünü Türkçeyi bu oyundan kurtarmaya sarf ediyor ve bu işi de milletin uydurmacaya inandırılmak istenmiş ruhunu zedelemeyecek, yeni bir incelikle yapıyordu. Atatürk’ün dünyaya göz yumarken son sözünün ‘dil’ olması da milletine Türkçeyi korumak ve kurtarmak için bulunan son yolda devam manasında, aziz işaretiydi. Çünkü o alaylı dil âlimleri Atatürk’ün huzurunda dil adına ne şaklabanlıklar, Lilliput’un devlet adamları gibi, ne cambazlıklar yapmamışlardı.”

Bunun mantıksız bir yola girdiğini anlayan Atatürk, ömrünün son yıllarını Türkçeyi kendi mecrasına çekmeye çalışmakla geçirmişti. Nihad Sami Banarlı’ya göre Atatürk oyuna gelmişti. Bunu şöyle bir hatıra ile anlatır:

“O günlerde Atatürk, yine bir meclis topladı. Mecliste Atatürk’ün çok yakınında yer verilen şaire, büyük kumandan, şiirlerinden birini okuması ricasında bulundu. Bunun sebebini hemen sezen Yahya Kemal, o mecliste Ses gibi, Açık Deniz gibi yeni şiirleriyle bir kaç gazelini okudu. Şiirleri büyük zevkle dinleyen Atatürk, meclistekilere:

– Beyler! İşte hakiki ve güzel Türkçe budur, dedi ve aynı büyüklükle devam etti:

– Yahya Kemal Bey!… Hatırlıyor musunuz? Sizi dil çalışmalarına davet ettiğim zaman, bana:

‘Benim dilde ilmim değil, sâdece vehmim vardır, müsaade edin, ben bu vehimle baş başa kalayım.’ demiştiniz. Şimdi hep birlikte anlıyoruz ki dil davasında siz haklı çıktınız.

Yahya Kemal, derhal, o kendine mahsus ve o büyük vücuttan beklenmeyecek bir incelikle doğruldu, eğildi ceketini düğmeledi ve:

– Paşam, dedi. Size karşı haklı çıkmak, çok tehlikeli değil mi?

Mustafa Kemal Paşa, bu sözdeki nükteyi ve bu sözdeki ince vehmi, tabiî çok iyi anlamıştı:

– Hayır, asla, diye çok samimî konuştu. Çünkü bu aynı zamanda bizim millete ve tarihe karşı haklı çıkmamız demektir, sizin o zamanki vehminiz, bizi bugün mesut ediyor.

Sonra yanındakilere döndü:

– Görüyorsunuz ya beyler, dedi, Yahya Kemal Bey’in vehmi sizin ilminizi mağlûp etti!…

Bazen öyle olurdu. Vehimler, sahte hatta sahte olmayan ilimleri bile yenebilirlerdi. Bu, vehmi duyan ruhların büyüklüğüyle ölçülürdü.”

Nihad Sami Banarlı Türkçeye doğal olmayan yollarla müdahale edilmesinin dili zenginleştirmek yerine kısırlaştırdığı hatta bozduğu kanaatini taşır ve “Köşe” isimli makalesinde bunu şöyle dile getirir:

“Bizim dil hengâmemizde işlenen suç, Türkçeyi yalnız Türkiye topraklarında dokuz asır işlenmiş bir dil olmaktan kopararak fakir bırakmamızdır. ‘Ne diye üzülüyorsunuz? Bir tek sözcük atıyor, yerine yenisini oturtuyoruz; bunda dilin ne ziyanı var?’ sözü, ilk bakışta tehlikeli değildir, hatta saf Türkçe sevgimizi destekler. Ne var ki Türkçe, bir mecazlar ve cinaslar lisanıdır. Onda her kelimenin birçok manası olmuş, her kelime birçok başka sözle birleşerek, zengin bir mana âlemi, bir kelime ailesi kurmuştur. Türkçeden, Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime atmak çok kere bir kabile halkını toptan öldürmek kadar kabarık sayıda bir harcayıştır.”

İstanbul Türkçesi

Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan makalesinde İstanbul Türkçesi’nin esas alınması gerektiğine dair düşüncesi Nihad Sami Banarlı’da sebepleri ile şöyle dile getirilir.

“Türkçenin son yıllarda şiddetle ziyan edilen bir hazinesi de İstanbul konuşmasıdır. İstanbul konuşmasının bir şehri, diğerlerinden üstün gören bir zihniyetle övüldüğünü sanmak büyük hatadır: Türk tarihinin son yedi yüz yılında Oğuz Türkleri tarafından kurulan en büyük medeniyet, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’ndeki Osmanlı Medeniyeti’dir. 500 yıldan beri, böyle bir medeniyete dil, kültür ve sanat merkezliği yapan İstanbul şehrinde ise Türkçemizin büyük tekâmül göstermesi çok tabiîdir.”

Medeniyet dili ise medeniyetin beşiğinde yapılır ki bütün dünyada bu böyledir. Banarlı görüşlerini desteklemek için diğer dillerin merkezlerinden bahseder:

“Esasen her medeniyet dili, o medeniyete kültür merkezliği yapan şehirlerde işlenir. Bu sebeple dünyanın her ülkesinde her dilin en iyi konuşulduğu bir yer, bir bölge bir şehir vardır. Londra İngilizcesi; Berlin Almancası ne ise İstanbul Türkçesi de öyledir.”

Sonuç

Türkçeyi bir medeniyet dili olarak gören Nihad Sami Banarlı dile gereken önemin verilmemesinden şikâyetçidir. Bunun için de “Bu dil ağzımda anne sütüdür.” diyerek ona sevgi ile sarılan Yahya Kemal Beyatlı başta olmak üzere Fuzulî, Ali Șir Nevayi, Kaşgarlı Mahmud, Fuat Köprülü, Faruk Nafiz gibi yazar, şair ve ilim adamlarını ve eserlerini örnek gösterir.

Türkçenin içinde yabancı kelimelerin de bulunabilmesine herkesin tahammül göstermesi gerektiğini düşünür. Ancak bunların ihtiyaç halinde alınabileceği görüşündedir fakat dile masa başında müdahale edilmesini asla doğru bulmaz. Çünkü o zaman Atatürk’ün de ifade ettiği gibi “Dil tabii yolundan uzaklaşır.” Hâlbuki asırlardan beri Türkçenin bir akışı vardır. Dil bir zevktir, o yüzden dilde estetik bir yapı aranır.

Nihad Sami Banarlı, Türkçenin gelecek nesillere bu estetik yapısının bozulmadan devredilmesinin de ancak Türkçenin her kelimesine hatta her hecesine saygı ve sevgi gösteren bir dil anlayışıyla hareket etmekle mümkün olabileceği düşüncesindedir.

Dipnot

1.    Geniş Bilgi İçin Bkz: Nihad Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, 26. Baskı, İstanbul 2008

Sayfayı Paylaş