NEREDEN GELDİK¸ GİDİŞİMİZ NEREYE?

Somuncu Baba

Mutasavvıfların¸ gururlanmaması için¸ üç beş damla kan şeklinde tarif ettiği insan¸ Kur'an-ı Kerim'de¸ düşüncesi ve yaptıklarına göre kâh hayvandan daha aşağı¸ kâh meleklerden bile üstün bir varlık olarak tanımlanır.

Mutasavvıfların¸ gururlanmaması için¸ üç beş damla kan şeklinde tarif ettiği insan¸ Kur'an-ı Kerim'de¸ düşüncesi ve yaptıklarına göre kâh hayvandan daha aşağı¸ kâh meleklerden bile üstün bir varlık olarak tanımlanır. Demek ki yaratılış itibarıyla aslında zayıf olan insan¸ bir bakıma yaptıklarıyla kıymet kazanıyor¸ yüceliyor veya insanlık kavramını taşıyamayacak kadar zaaf göstermek suretiyle aşağıların aşağısına kadar inebiliyor.
Bir kudsî hadiste¸ “Ben bir gizli hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım.” buyuruluyor. Biz bundan Allahü Teâlâ'nın insana karşı bir sevgisinin¸ aşkının olduğunu anlayabiliriz. Şairi bilinmeyen tasavvufî bir beyitte
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin1
deniyor. Yani Allahü Teâl⸠yarattığı her güzel şeye kendinden bir parça vermiş. Dünyada tezahür eden her güzellikte¸ insan-ı kâmil olan¸ O'ndan bir iz bulabilir. Fakat Allahü Teâl⸠birçok sıfatının cüz'ünü insana vermek suretiyle¸ onu diğer canlılar arasından mümtaz bir yere getirmiş ve eşref-i mahlûk (yaratılmışların en şereflisi) makamına yükseltmiştir.
Fizik olarak daha güçlü ve cüsseli mahlûkatı da yaratan Allahü Teâl⸠muhatap olarak insanı almış¸ kulluğa lâyık görmüş¸ diğer yarattıklarını da onun emrine âmâde etmiştir. Buna göre¸ yaratılmış canlı cansız her ne varsa insanın emrine ve emanetine verilmiş; emanet ise aynı zamanda insan için imtihan vesilesi kılınmıştır. Emanete ne kadar riayet edebiliyorsa o kadar kulluğa ve sevaba nail oluyor demektir insan…
Yaratılış hikmetini iyi kavrayan¸ bir Mevlevî şairi olan Şeyh Gâlip¸ insanı âdeta yüreğinden yakalar¸ tutar¸ sarsar¸ silkeler ve insanlığın ne kadar yüce bir mertebe olduğunu haykırır. Şeyh Gâlib¸ insanın eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığını¸ bu yüzden insanların da insanca yaşaması gerektiğini savunur. Yani insan¸ yaratılışındaki hikmeti kavramalı ve ona göre düşünmeli¸ ona göre hareket etmeli. Bir terci-i bendinde şöyle diyor:
Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvamsın sen
Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev'emsin sen
Sırr-ı Hak'sın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Günümüz Türkçesiyle ifade edelim: “Ey gönül¸ ey gönül¸ neden bu kadar gamla dolusun? Yıkıksın¸ kırık dökük bir haldesin¸ hâlbuki sen tılsımlı bir hazinesin. Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın. Bildiğin gibi değil¸ her varlıktan daha olgun¸ daha ilerisin. Ruhsun Cebrail'in üfürmesiyle ikizsin. Sen Allah'ın sırrısın Meryem'in oğlu İsâ gibisin. Kendine dikkatlice bir bak; sen âlemin özüsün. Sen varlıkların gözbebeği olan insansın.” Bu sözlerle Şeyh Gâlib insanı¸ yaratılışı üzerinde tefekküre teşvik etmek ister. Zira insan¸ kendisine meleklerin secde etmeleri emredilmiş mukaddes bir varlıktır.
Şeyh Gâlib'in şu mısraları¸ yine insanın yaratılışındaki ulviyetine işaret eder:
Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsmânın
Bu sîne-i berk-âşiyânın
Seynâ dahi görmemiş nişânın
Efrûhte-i inâyetindir
“Can mumunun öyle bir yalımı var ki gökyüzü fanusuna bile sığmaz. Bu şimşekler yuvası olan göğsün izini Tur Dağı bile görmemiştir. Onu senin inâyetin¸ senin lütfun yaktı¸ parlattı.”
Bütün yüceliğine rağmen Yaratanı yanında çok âciz bir durumda bulunan insan¸ daima Allahü Teâlâ'nın huzurunda olduğunun şuurunda olmalı; gururlanmamalı¸ kibirlenmemeli; çünkü bu hâller insanın sıfatı olamaz. Büyüklük¸ azamet Allah'ın sıfatlarındandır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi aslı üç beş damla kandan ibaret âdemoğlunun canı da bedeni de emanettir. İnsan cismi¸ ruhun emaneten giydiği bir elbise gibidir ki onu diken¸ arzuladığı biçimde keser¸ biçer; ona şekil verir. Bu yüzden insanın fiziğiyle övünmesi abestir. Çünkü beden rûha giydirilmiş emanet bir elbise gibidir. O emanetin de sınırlı bir yaşama müddeti vardır ki her geçen zaman da maddî güzelliğini hırpalamakta¸ bozmakta… Ve sonunda o fânî vücut geldiği yere geri dönecektir. Bütün bunların düşünülmesi gerekiyor. İnsan¸ ancak bunları düşünmekle mükelleftir. Yani “Nereden geldik¸ gidişimiz nereye?” sorusunu sık sık kendisine sorması gerekiyor.
Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden¸
Daha keskin eliyle¸ başını ensesinden¸

Ayırıp o genç adam¸ uzansa yatağına;
Yerleştirse başını¸ iki diz kapağına;

Soruverse: Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?
Yetiş¸ yetiş¸ hey sonsuz varlık muhasebesi!
(Necip Fazıl Kısakürek)
Evet¸ “Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?” İnsanın her an kendisine sorması gereken bir soru… Rûhun kendisiyle muhasebesi…
Rûh¸ muhasebesi ölçüsünce yücedir. Tefekkür insan yaratılışının gereğidir. İnsan¸ düşündükçe yücelir. Düşünmek¸ insanı hayvandan ayıran en önemli insanî özelliklerden biridir. 15. asır şairi Necâtî¸ kelâm-ı kibar bir beytinde:
“Cihânda âdem olan bî-gam olmaz
Anınçün bî-gam olan âdem olmaz” diyor. Yani insan her hâlükârda¸ fikir ve gam girdabı içinde olmalı ki insan-ı kâmil olabilsin. O zaman nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilebilsin. Madem ki Yûnus'un deyimiyle “Ecel erer kurur baş¸ tez tükenir uzun yaş / Düpdüz olur dağ u taş¸ gök dürülür yer gider” O hâlde biz de Şeyhî'ye kulak verelim ve onunla noktalayalım sözü:
Ömr-i bekâ diler isen ihsân yolun gözet
Çün kalır âdemîlik ü âdem gelir gider
Ölümsüzlük istiyorsan iyilik yolunu tut; çünkü insan dünyadan gider ama iyilik¸ yani insanlık kalır…

Dipnotlar:

1 (Ey Allah'ım) Sen¸ kendi güzelliğini¸ dünyada yarattığın güzeller ve güzellikler şeklinde ortaya koydun¸ sonra dönüp âşıkın gözüyle seyre koyuldun.
(Dünyada insan olan gamsız olmaz. Onun için gamsız olan insan olmaz.)

Sayfayı Paylaş