NEFİSLE İMTİHAN

Somuncu Baba

"İnsan¸ kendisini diğer varlıklara üstün kılan akıl sayesinde nefsinin aşırı derecedeki isteklerini dengeler ve zararına olan şeylerden korur. Esasen insanın değeri de buradadır. Nefsini öldüren¸ onun boynunu tevhid kılıcıyla vuranlar¸ imanın gücünü gösterip¸ büyük savaşı kazanmış olurlar."

İnsanın dünyadaki vazifesi¸ Allah'a ve ahirete iman etmek¸ Allah'ın yüce kitabımızda  bildirdiği şekilde güzel ahlâk sahibi bir insan olmak¸ Allah'ın sınırlarını korumak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaktır. İnsan¸ Allah'a ve O'nun dinine gerçekten inandığını¸ nefis ve şeytanın kendisini saptırmak için göstereceği büyük çabalara rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini göstermelidir.

İyilik ve kötülük yapabilecek özellikte yaratılan¸ hayâ ve din duygusu¸ akıl ve sağduyu ile mücehhez kılınan; nefis ve şeytanın düşmanlığı ile muhatap olan insan; dünyada imtihan hâlinde olması hasebiyle inanç¸ söz¸ fiil ve davranışlarında özgür bırakılmıştır. Bununla birlikte¸ peygamber ve kitaplar vasıtasıyla iyi¸ güzel¸ doğru ve yararlı olan şeyleri yapmaya teşvik edilmiş; kötü¸ çirkin¸ yanlış ve zararlı olan şeyleri yapmaktan da sakındırılmıştır.


 


Dîvân'ı Hulûsî-i Darendevî'de¸ Hulûsi Efendi (k.s.) nefsi terbiye etmek¸ yani öldürmek hususunda şu beyitlere yer verir:


 


Bu nefsi katledip ey cân selâmet ber-kenâra çık


Anın katline tevhîd gibi bir keskin sinân olmaz[1]


 


Nefsin öldüren kişinin bahtı âlîdir yarın


Katl-i nefs etmek sana âlî gazâdır ey gönül[2]


 


İnsanı günah işlemeye sevk eden nefistir. Nefis¸ insanda bulunan kötülüklerin kaynağıdır. İnsan nefsi daima fena ve kötü olan tarafa meyleder. Bütün gücü ile kötülüğü telkin eder. Yani genel olarak insan nefsinin tabiatında şehvete¸ günaha ve kötülüğe meyil vardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: ''Muhakkak nefis¸ aşırı şekilde kötülüğü emreder." buyrulmuştur.[3] Ancak Allahu Teâlâ insana iyiyi ve kötüyü ayırt edecek ve insanın zararına olacak şeylerden koruyacak akıl vermiştir. İnsan¸ kendisini diğer varlıklara üstün kılan akıl sayesinde nefsinin aşırı derecedeki isteklerini dengeler ve zararına olan şeylerden korur. Esasen insanın değeri de buradadır. Nefsini öldüren¸ onu¸ tevhid mızrağıyla vuranlar¸ imanın gücünü gösterip¸ büyük savaşı kazanmış olurlar.





Nefisle savaş yapmayı ve zafere ulaşmayı etrafındaki gönül dostlarına her zaman tavsiye eden¸  bir güreş müsabakasında başpehlivana¸ “Oğlum elimden tut da beni kaldır.” deyince¸ elinden tutup kaldıramayan pehlivana: “Biz de nefsimizin pehlivanıyız.” diyen Hulûsi Efendi Hazretleri¸  Dîvân'ındaki ilk gazelin matla beytinde şöyle buyurur:


 


Gönül nefsine hâkim oluben eyle zafer peydâ


Ziyâsı kalbi rûşen kılmağa et bir kamer peydâ[4]


 


Hulûsi Efendi Hazretleri bir başka beyitinde şöyle buyurur:


 


Bu yolun merdinden olup nefsini basdın ise


Merd-i meydân-ı cihânsın gel yokuş düz arama[5]


 


 


 


 


İnsanın kıymeti nefsini terbiye etmeye bağlıdır. Temiz nefis sahipleri Allah katında yücedir. Üstün insanlardır. Aksi halde bulunanlar ise¸ kıymet ve değer sahibi değillerdir.


 


Nefis eğitiminde sadece¸ haram ve mekruhların terki kâfi gelmemektedir. İnsan¸ meşru olan bazı işleri dahi belirli bir süre terk eder. Bu terk sayesinde iki güzellik gerçekleşir. Birincisi¸ kişi Rabbinin emrine itaat etmek gibi en güzel bir maksada ulaşır. İkincisi¸ nefis hâkimiyeti sağlanır¸ ömür boyu nefse karşı durmak ve onun telkin ve tavsiyelerinden¸ vesvese ve hilelerinden korunmuş olunur. İnsanın aslî mertebesinin farkında olması ve tecrübî olarak kendi nefsini¸ kendi nefsinde zuhur eden tecellîleri bilmesi onu yücelere taşıyarak Rabbini bilmesine götürür. Es'ad Erbilî Hazretlerinin "Nefsini bilen Rabbini bilir." sözünü yorumlarken söylediği şu sözü bu hususla ilgili olarak hayli mânidârdır: "el-Fakru fahrî" hadis-i şerifine uyarak halle¸ sözle¸ bedenle ve malla¸ bütün insanoğluna emaneten verilen eşyayı Cenâb-ı Hakk'ın bilip kendimizi fakir ve muhtaç hissettiğimiz zaman "Nefsini bilen Rabbini bilir." hadisine göre Cenâb-ı Hakk'ı bilmiş oluruz. İnsanın nefsini bilmesini ve rızaya kavuşabilmesini¸  Hulûsi Efendi şu beyitle bize hatırlatıyor:


 


Ey Hulûsî nefsini bilmek sana farzdır işit


Nefsini bilmek hakîkatda rızâdır ey gönül[6]


 


İman ehli nerede olursa mutluluk görür¸ yücelir. Hâl ve kemâl sahibi bahtiyarların meclisine katılmakla mânâlara dalar ve Mevlâ'ya vasıl olur… İnsanın sâlih kimselerle gönül ikliminde buluşması¸ konuşması ne kadar hoştur. O sâlih kimseler seni sana tanıtır¸ sen de âriflerden olursun.  Bu da ancak¸ feragat ve hakikatleri kavramakla olur.


 


Nefisini bilip¸ Rabbini tanıyan kişi¸ öyle bir yere dayanmış¸ öyle bir kudrete yaslanmış ki; bütün hilkat¸ bütün kuvvet onun azameti önünde erir¸ yok olur.


"Allah varlığı¸ Allah dayanağı"dır bu yaslanış…


O¸ feragat¸ sabır ve sebat içinde Mevlâ'sına yönelir ve yürür. Bu imanlı¸ irfanlıca davranış; onun nasip ve kaderidir.


Allah(c.c.)'a dost olabilmenin yolu ise feragattir. Fena dünyasından geçmek ahiretten geçmek¸ varlığından geçmek ancak feragat ve hakikatleri kavramakla olur. Bunda sade Hakk'ın rızâsı vardır.


Nefis ve şehvet bağlarından sıyrılınca insan¸  Allah'a yaklaşır¸ zaferlere erişir.


 


Gönül âleminin aydın yaşayışında¸ ilâhî ikramlar belirir. "Özü ne ise sözü de o olur." Dervişin fikri ne ise zikri de bu olur. Hakikatler yolunda¸ marifet: Rıza¸ tevekkül ve mahviyette yaşamaktır.[7]


 


Nefs-i Emmâre


 


Hulûsi Efendi Hazretleri Dîvân'ında şöyle buyurur:


 


İhlâs ile hâs eylemeden gönlü Hulûsî


Emmâre-i nefsin yönü Rahmân'a yönelmez[8]


 


“Emredici nefis” anlamına gelen nefs-i emmâre¸ dinî bir kavram olarak¸ kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis demektir. Kur'an'da Hz. Yusuf'un dilinden şöyle buyrulmaktadır: “Ben nefsimi temize çıkaramam. Kuşkusuz nefis¸ kötülüğü durmadan emreder…”[9] Nefs-i emmâre¸ kötü fiil ve davranışların kaynağıdır. Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir. Ancak o bulunduğu duruma göre çeşitli sıfatlarla nitelenebilmektedir. Şehvete tâbi olup¸ üzerine gazap hâkim olduğu zaman sahibine kötülük yapmasını emreder. Kötülüğü şiddetle arzulama¸ nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet ederek¸ ilâhî rahmetin gölgesi altına sığınanlar¸ nefsin arzuladığı haram şeyleri işlemekten kaçınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır.[10]


 


Nefs-i emmarenin hazzı masiyette açık; ibadette gizlidir. Gizli hazzın çaresi daha zordur. İnsan nefis ve ruh olmak üzere iki fail kuvveti hâizdir. İnsanın nefsanî kısmı daima haz almak ister¸ ruhaniyeti de tersine hazlardan kaçar. Ruh kulluk vazifelerini yapmaya çalışır¸ nefsin maksadı ise hayvanî arzu ve şehvetlerdir. Nefis¸  tat alma düşkünlüğünden dolayı¸ insanı günah işlemeye cesaretlendirir. Bu yüzden masiyette nefsin hazzı açıkça bellidir. Mesela zinaya bu yüzden cesaret eder. İbadette nefsin hazzı ilk bakışta anlaşılmadığı için gizli kalır. Bu yüzden nefis hazzı illetinin tedavisi pek güçtür.  


Mesela nefs-i emmarenin ibadet etmek istemesi hâlinde iyi düşünülüp araştırılmalıdır. Zira ibadet¸ meşakkat ve zahmettir; hazlardan uzaktır. Nefs-i emmarenin ibadet edip Allah'a yaklaşmak perdesi altından gizli gizli şan şöhret kazanmak ve bu sebeple haz ve tat almak sevdasında olduğunu basiret sahipleri anlamışlardır. Zaten daima nefislerini hesaba çekip kontrol atında tutanlar bunu bildikleri için¸ ibadette bir tek tat buldukları zaman o ibadeti bırakıp nefsin hoşlanmadığı bir ibadete başlamayı âdet etmişlerdir. Çünkü ibadet nefsin istemediği hâl ve harekettir. Nefis bir ibadetten zevk alıyorsa o ibadet mutlaka Allah rızasından ziyade kötü nefsin hazzına uygundur. Aşağıdaki yaşanmış bir olay bunun bir örneğidir:


Ebî Muhammed el-Murteiş Hazretleri anlatıyor: “Birçok defa yalnız başıma hac yaptım. Fakat hepsinde de nefis nazlarından kurtulamamış olduğumu sonradan anladım. Zira bir gün annem benden bir güğüm su getirmemi istemişti. Bu nefsime pek ağır geldi. O zaman anladım ki¸ nefsime uyarak zahmetsizce defalarca yaptığım haclarımda nefis hazzı bulunmamış olsaydı¸ onlar da bana mutlaka ağır gelecekti.”


Ahmed bin Erkam Belhî Hazretleri de şöyle demiştir: “Bana nefsim İsbîcab denilen yerdeki kâfirlerle çarpışmak üzere Müslim ordusu ile birlikte bir gazaya katılmamı teşvik etmeye başladı. Daima fenalığa meyilli olan nefs-i emmarenin böyle en güzel amellerden olan cihadı istemesine şaştım kaldım. Zannettim ki tek başıma halktan uzak yaşadığımdan dolayı üzülüyor ve halkın içinde bulunmak ve insanlar arasında onların saygısını kazanmak istiyor. Bu arzusunu kırmak için gazaya giderken mamur bir yere varırsam da bilinecek bir yerde durmayacağımı söyledim. Ona da razı oldu. Çarpışma sırasında zırhsız ve miğfersiz savaşacağım için ilk hücumda şehid edileceğimden buna benzer savaş sıkıntılarından bahsettim. Hepsini de memnuniyetle kabul etti. Şaşıp kaldım ve çaresiz Cenab-ı Hakk'a yalvarıp: ‘Ya Rabbi¸ kötülükle emrettiğini bildirdiğin nefs-i emmare bana ibadet ve güzel ameller teklif ediyor. Elbette senin sözün doğrudur. Bana bu sırrı ilham et!' diyerek dua ettim. Derhal işin iç yüzü açığa kavuştu. Nefsim hep arzusunun hilafına davrandığım mücahedeme nispetle; günde bin defa ölmek yerine bir kere ölüp şehadet mertebesine erişmek¸ üstüne kullar arasında ilelebet güzel bir namla anılmanın daha uygun bir iş olacağını düşünüyormuş. Bu yüzden o sene cihada gitmedim. İnziva hâlinde mücahede ile vakit geçirmeyi seçmeye mecbur oldum.”[11]






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 98¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] Ateş¸ Dîvân¸ s. 167.



[3] 12/Yusuf¸ 53.



[4] Ateş¸ Dîvân¸ s. 2.



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s. 9.



[6] Ateş¸ Dîvân¸ s. 167.



[7] Bedri Özbey¸ Velilerin Bahçesi s.16¸ İst¸ 1968.



[8] Ateş¸ Dîvân¸ s. 101.



[9] 12/Yûsuf¸ 53.



[10] Heyet¸ Dini Kavramlar Sözlüğü¸ s. 523¸ DİB Yay. Ankara 2006.



[11] Ahmed Mahir Efendi¸ Hikem-i Ataiyye Şerhi s. 270-271¸ Sufi kitap¸ İst¸ 2010.

Sayfayı Paylaş