NÂBÎ VE ÖĞÜTLER MANZUMESİ: HAYRİYYE

195-somuncubaba-hayriyye

Şanlıurfa’da doğan Yûsuf, Nâbî mahlasıyla tanındı. Seyyid Mustafa’nın oğludur. Gençlik yıllarını Urfa’da geçiren Nâbî, burada iyi bir eğitim almış, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Yâkub Halife adında bir şeyhe bağlanarak tasavvufa yönelmiştir. Bir süre çobanlığını da yaptığı şeyhi onu İstanbul’a gitmesi için teşvik etmiştir. Nâbî’nin İstanbul’a gitme sebebi olarak bir de onun Urfa’da arzuhalcilik yaparken mutasarrıfın dikkatini çekmesi ve onun telkini gösterilir. Her halükarda Nâbî, hayatını değiştirecek bir kararla İstanbul’a gider. Sultan IV. Mehmed’in musâhibi Damad Mustafa Paşa ile tanışır. Onun ölümüne kadar süren bu dostluk sayesinde oldukça rahat bir hayata kavuşur. IV. Mehmed’in yakın çevresine girdiği dönemde Musâhib Mustafa Paşa’nın maiyetinde Lehistan Seferi’ne de katılır ve Kamaniçe’nin fethi üzerine iki tarih düşer. Hac görevini eda etmek için padişahtan izin alır. Urfa yoluyla Medîne-i Münevvere’ye varan Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu” mısraıyla başlayan ünlü na’t-gazelini bu sırada kaleme aldığı sanılmaktadır.

Hac dönüşünde Mustafa Paşa’nın kethüdâlığına yükselir. Bundan sonra hayatında iniş çıkışlar olur. Halep’te bulunduğu sırada ünlü eseri Hayriyye’yi tamamlar.

Eserleri

Tuhfetü’l-Haremeyn, Münşeât, Fetihnâme-i Kamaniçe, Zeyl-i Siyer-i Veysî, Divan,  Dîvânçe, Hayriyye, Tercüme-i Hadîs-i Erbaîn, Hayrâbâd, Surnâme.

Sanatı

Nâbî’nin en başarılı olduğu nazım şekli gazeldir. Türk şiirindeki hikemî tarzın temsilcisi olarak görülmüştür. Nitekim sosyal meselelere işaret edip onları eleştirirken çözüm yolları da önerir. Nâbî’nin didaktik nitelikli şiirlerinde mevcut dünya ve hayat görüşü, ondan sonra bu tarzda şiir yazanların çoğalmasına ve ‘Nâbî Okulu’ diye adlandırılabilecek hikemî bir şiir okulunun doğmasına yardımcı olmuştur. Nâbî’nin şiirlerinde histen ziyade fikrin ağırlığı dikkat çeker. Edebî sanatlara meyil göstermekle beraber zamanına göre oldukça açık, sade bir dile sahiptir. Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz noktayı Abdülkadir Karahan şöyle dile getirir: “Nâbî, kendi zamanına kadar klasik edebiyatımızda yeteri kadar işlenmemiş, hayatı, haksızlıkları, ıstırapları, sakatlıkları en güzel yazı Türkçesiyle dile getirmesini bilmiş ve başarmış şairimizdir.”1

Zamandan Şikâyet ve Zamanıyla Çatışmaları

Her dönemde aydınlar, sanatkârlar çağından şikâyet ederler fakat bunların bir kısmı fantastik şikâyetler iken 18. asırda durum daha objektif, nesnel ve gözle görülür konular üzerinde gerçek değerlendirmelere dayanmaktadır. Yaşadığı dönemdeki aksaklıkları değerlendiren ve bunlara karşı duyarlı davranan şair Nâbî istikbalin gençlerde olduğu düşüncesindedir çünkü toplumun en dinamik yapısının gençler olduğunu iyi bilmektedir. Bunun için gençlerin iyi eğitilmesi ve onlara idealler verilmesi gerekmektedir. İşte Urfa’dan kalkıp Osmanlı’nın pay-i tahtına kadar gelip memleket meselelerine çözüm bulma şuuruyla hareket eden Nâbî, oğlu Hayrî için fakat Hayrî’nin şahsında bütün gençliği bir fikir bütünlüğü etrafında birleştirmeyi amaçladığı Hayrî-nâme’sini böyle bir ortamda kaleme alır.

Nâbî’nin memleketi teslim etmek istediği, yönetimde, sokakta, evde görmek istediği Hayrî hangi karaktere sahip olmalıdır? Bütün bunların cevabını şairin eserinde arayalım. Çalışmamıza esas olarak aldığımız eser Mahmut Kaplan’ın “Hayriyye-i Nâbî” isimli yayınıdır.2

Eserde Nâbî’nin en çok dikkat çeken üslubu her bölümün başlangıcında oğluna tatlı bir söz ile hitap etmesidir. Bir babanın, annenin çocuğuna nasihat ederken, sözlerinin etkili olabilmesi için takınacağı üslubun böyle olması gerektiği modern pedagoji bilimlerinde de tavsiye edilen bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Nâbî’nin çağını aşmış bir sanatkâr olduğunu gösterebilir.

Nâbî’nin Özlediği Gençliğe Dinî Konularla İlgili Nasihati

Bu bölüme, yaptığımız uzun ve mukayeseli bir çalışmanın hülasasını alarak Nâbî’nin, din nasihattir, fehvasınca oğluna yaptığı nasihatlerden kısa kesitler alacağız.

Hayri, iyi bir Müslüman ve iyi bir mü’min olmalıdır. Bunun için İslâm’ın şartlarını öğrenmelidir.

Kelime-i Şehadet

Kelime-i şehadet, İslâm’ın önderi ve dinî hükümler denizinin ilk dalgasıdır. Milletin güvende olacağı yer, cennet kapısının süsü de olan kelime-i şehadettir. İman nuru ile küfür karanlığı onunla birbirinden ayrılır.

Bu şehâdetdür imâm-ı İslâm

Evvelîn mevc-i muhît-i ahkâm 

 

Bu şehâdetdür emân-ı millet

Zîver-i cephe-i bâb-ı Cennet

 

Bu şehâdetle bulur fark a’yân

Zulmet-i küfr ü şu’â’îmân

Namaz

Nâbî, her şeyden önce gençliğin İslâm üzere olmasını ve hayatını İslâm’ın şartları üzerine bina etmesi gerektiğine işaret eder. Çünkü İslâm’ın şartlarına uygun olan binanın içinde huzur, dışında ise fenalıkların ayakları altında kalmışlık vardır:

İdüp encâm-ı umûrın tedbîr

Eyleye hâne-i dînin ta’mîr

 

İtdi endâze-i hikmetle kıyâm

Penc erkân-ı binâ-yı İslâm

 

Bu binâ içre olan râhatdur

Taşrası pâ-zede-i âfetdür

İslâm üzere bina edilen bir hayatın şartlarını da yerine getirmek gerekir o halde Hayri namazını kılmalı ve asla aksatmamalı. Vakti gelir gelmez abdest alıp namaza hazır olmalı çünkü namaz müminin miracı kabul edilmiştir. Yalnız namaz kılarken de onu sıradan bir görev gibi savuşturmadan namazın erkânına riayet eylemeli. Zaten insan namazdaki güzelliği, secdedeki hikmeti anlayabilse dünyayı bir tarafa bırakır, başını secdeden kaldırmaz.

Anlayan secdeyi baş kaldurmaz

Devlet-i ‘âleme çeşm aldurmaz 

Anla ki “Namaz kılmayan kişi, hiç âdem olur mu?” sözündeki sırlar sana açılır.  Ve namaz dinin direğidir. Onun için Hayri’nin din direğini dik ve İslam sarayını mamur eylemesi gerekir.

Din ‘imâdını ikâmet eyle

Kasr-ı İslâm’ı imâret eyle

Oruç

İslâm’ın şartlarından biri de oruç tutmaktır. Hasta olmayıp sıhhatte oldukça Ramazan orucunu terk eylemek doğru olmaz. Oruç, Allah’ın kullarına bir lütfudur. Orucun mükâfatını verecek olan bizzat Allahu Teâlâ’dır. Oruç rahmetin sofrasıdır. Oruçlu olan, nurdan bir elbise giymiştir. Peygamber efendimiz diyor ki oruç kokanın nefesi, Allah katında miski amberdir.

Bî-maraz tâ ola cismünde tüvân

Eyleme fevt-i siyâm-ı Ramazân

 

Savmdır kullarına lutf-ı Hudâ

Savma bizzat ider Allah cezâ

 

Savm bir mâide-i rahmetdür

Nûrdan sâime bir hil’atdür

 

Nefes-i sâim içün didi Rasûl

Müşkden pîş-i Hudâ’da makbûl

Hac

Seyahat edilecekse mutlaka Kâbe yolu tutulmalıdır. Kâbe’de insan için birçok nimet vardır. Meselâ Hacer-i Esved, Allah’ın sevgili kullarının, öperek şifa buldukları bir taştır.  Günahlardan minnetsizce yıkanıp temizlenmek için Altın Oluk’tan rahmet dökülür. Zemzem suyu ferahlık verici bir ilaç gibidir. Ondan içen kullar şifa bulur, günahlarından arınır. Allah’ın evini tavaf etmek gibi bir ikbal olamaz.

Bu ne devlet ne sa’âdet bu ne câh

K’olasın tâ’if-i dergâh-ı İlâh

Zekât

Nâbî’nin en çok üzerinde durduğu konulardan biri zekâttır.

İnsan üzerinde zekâta ait olan bir tanecik bile bırakmamalı. Zekâtını verenin malında bereket ve hayır vardır. Zekâta ayrılan o mal Hazret-i Allah’ın hakkıdır, bu yüzden Hayri’nin zekâtı ihmal etmemesi gerekir. Zekât, fakirlerin hakkıdır. Üstelik zekâtını veren Allah’ın emri üzerinedir ve Allah zekâtını verenin malının birine on verir. Malın telef olması, zekâtını vermemektendir. Ayrıca zekâtı vermemek bazı musibetlere de hedef olur.

Bir toplumda huzur ve refahın bulunması gelirin eşit dağılımıyla mümkündür. İdeal bir devlette zengin ve fakir arasında uçurum bulunmaz. Zekât ise dengeyi sağlayan hassas bir terazidir. Zekât, zenginin fakire vermesi gereken bir haktır. Sosyal hayatta fakirliği ve zenginliği yaratan Allah, zekâtı fakirlere tahsis etmiştir.

Eyleyen fakr ü gınâyı temkîn

İtmiş anı fukaraya ta’yîn

Her şeye kadir olan Allah’ın birini zengin yaratırken diğerini fakir etmesinin elbette bir hikmeti vardır. Bu yüzden zenginlerin, fakirlerin hakkını kesmeyip senesi geldikçe zekâtını vermesi gerekir.

Ey Hayri, senin elinden bir açın doyması, nice camiyi tamir ettirmenden yeğdir.  Bir susuza su vermen, her yıl Kâbe’yi ziyaret etmenden daha hayırlıdır. Senin yüzünden ihtiyaç sahiplerinin sevinmesi ne büyük saadet, ne büyük yücelik, ne büyük devlettir.  Hem gizli gizli ve çok çok şükret; hem de aynı şekilde ihtiyaç sahiplerine ihsanda bulun. Yaptığın hayrı da başa kakma.

Fakirlere lütuf ve ihsanda bulunduğunda riyakâr davranmamak da ayrıca teşekküre değer.

Sayfayı Paylaş