MEVLÂNA'YI ANLAMAK

Somuncu Baba

"Anadolu insanının mayasını Mesnevi¸ Divan- Kebir kardı. Mevlevihaneler¸ birer tasavvuf ocağı olarak sanatın¸ ilmin merkezleri haline geldiler. Buralardan yansıyan ışık hayatı da şekillendirdi ve ortaya sonraki çağlara da ışık tutacak çok önemli bir tecrübe çıktı."

"Mesnevi¸ vahdet dükkânıdır. Orada Bir'den başka ne görürsen puttur." Mevlâna


 


Din¸ felsefe¸ tarih¸ edebiyat¸ siyaset… hangi sahayı ele alırsak alalım bu sahalarda "büyük" kabul edilen kişiler¸ Köprülü'nün de dediği gibi yaşadıkları sosyal muhitin mahsulsüdürler. Bu yüzden¸ onları "büyük" ve "önemli" yapan sebepleri anlamak için öncelikle yaşadıkları çağın şartlarına bakmak lazımdır. Fakat bu meselenin sadece bir yönüdür. Diğer yandan¸ bu kişilerin hangi inanç ve düşünce zemininde hareket ettikleri¸ söylemlerinin nasıl olduğu da onları anlamada bizim için birer imkân oluşturur.


 


Mevlâna Celaleddin Rumi¸ Tanpınar'ın ifadesiyle tarihimizin "büyük adamlar galerisi"ndeki en önemli isimlerinden biridir. Onu¸ yaşadığı asrın şartları içinde tanımak¸ bugün de ondan nasıl istifade edebileceğimiz konusunda önem arz etmektedir. Mevlâna'ya bu açıdan baktığımızda şunları söyleyebiliriz. Mevlâna¸ 13. asırda yaşadı. Bilindiği gibi bu asır¸ Selçuklu Devleti'nin "can çekiştiği" bir bunalım devridir. Böylesi karanlık bir çağda Anadolu insanı¸ kendisi için birer "manevî sığınak" bulmak ihtiyacı içindeydi.. Bu¸ öyle bir sığınak olmalıydı ki¸ insanlar¸ kaybettikleri istikametlerini yeniden bulabilsinler¸ yeniden ayağa kalkıp bir inanç ve kültürün¸ bir hayat ve medeniyetin inşası mümkün olabilsin.


 


Mevlâna¸ böylesi bir karanlık çağda bir "kutup yıldızı" gibi yol ve yönlerini kaybedenlere "emin bir rehber" oldu. Çok geçmeden Konya'da başlayan bu aydınlanma hareketi önce Anadolu'da sonra bütün dünyada tesirini gösterdi. Selçuklu sonrası kurulan Osmanlı Devleti'nin en önemli manevî dinamiği haline geldi. Mevlâna ve Mevlevilik düşüncesiyle İslâm medeniyeti yeniden neşvünema buldu. Anadolu insanının mayasını Mesnevi¸ Divan- Kebir kardı. Mevlevihaneler¸ birer tasavvuf ocağı olarak sanatın¸ ilmin merkezleri haline geldiler. Buralardan yansıyan ışık hayatı da şekillendirdi ve ortaya sonraki çağlara da ışık tutacak çok önemli bir tecrübe çıktı.


 


Osmanlı'nın duraklama ve çözülme devirlerinden sonra yeni bir bozgun çağına girdik. Bizim dışımızdaki dünya da maddî manada çok ileri noktalara ulaşmasına rağmen maneviyat noktasında bir "cahiliye çağı"nı yaşadı. Böylece¸ ilim ve teknikteki ilerleme ne olursa olsun¸ manevî ve insanî noktada çok gerilere gidildi. İşte tam da böyle bir noktada meşhur kelamda belirtildiği gibi "tarih¸ tekerrür etti.". Yeni bir Selçuklu inkıraz çağına girdik ve Mevlâna da yeniden gözümüzü çevirmek durumunda kaldığımız bir ışık oldu. İşte bu noktada çağımızda Mevlâna'ya nasıl bakmamız gerektiği önümüzde ciddi bir konu olarak durmaktadır. Zira Mevlâna gibi insanlar¸ derde deva ilaçlar gibidir. Bir ilaçtan nasıl ne şekilde yararlanacağımız nasıl bir bilgi ve bilinç meselesi ise aynı şekilde büyük adamların her biri deva hükmündeki görüşlerinden yararlanmamız da aynı şekildedir.


 


Mevlâna'ya yaklaşımı bir "mesele" olarak görmemizin bir sebebi de karşılaşılan kimi yanlışlardır. Zira gerek bilgisizliğin gerekse bir kastın neticesi olarak karşımızda birden çok Mevlâna fotoğrafları durmaktadır. Sufi Mevlân⸠filozof Mevlâna¸ hümanist Mevlâna.. Bunlardan hangisi gerçek¸ hangisi değildir? Bunu iyi anlamak gerekir. Bu noktada bizim şahsi bir yorum yapmamız aslında gerekmiyor. Mevlâna¸ eşsiz ferasetiyle bu tür yaklaşım yanlışlıklarını önlemek için kendi tavrını yine kendi sözleriyle çok net biçimde ortaya koymuştur. Böyle bir durumda onun sözlerine bakmak meselenin doğru anlaşılması için yeterlidir. Bu konuda aklımızda hep tutmamız gereken sözü şu olmalıdır:


 


" Bu canım var oldukça ben Kur'an'a tutsağım


Muhammed Mustafa'nın yolundaki toprağım


Benden başka bir sözü nakledenler olursa


Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım"


 


Bu ifade¸ Mevlâna fotoğrafının sahih bir görüntüsünü sunmaktadır bize. Buna göre Mevlâna¸ Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v) gerçeğine samimiyetle bağlı bir yol göstericidir. Zaten¸ bu anlayış ortak bir benimsemeye konu olduğu için onun şaheseri Mesnevi¸ asırlar boyunca bir tür "Kur'an tefsiri" olarak görülmüş ve bu bağlamda okunmuştur.


 


Tabi ki¸ tasavvufun kendine mahsus bir yorum dili vardır. Bu dil¸ dikkate alınarak Mesnevi okuduğumuzda onda gerçekten de "Kur'an ve Hz. Peygamber" gerçeğinden başka bir şey göremeyiz. Fakat Mevlâna¸ bu yorumu tasavvufun diliyle yaptığı için kimi anlama zorlukları ortaya çıkmış¸ bu zorluklar¸ beraberinde "yanlış anlamaları" da getirmiştir. Bunların en vahimi ise¸ Mevlâna'yı Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v) gerçeğinden soyutlayarak bir "filozof" yahut "hümanist" gözüyle görmektir. Oysa ortada böyle bir durum yoktur. Mevlâna¸ bilhassa o asırda pek çok kültürde görülen Bâtınî yorumların tasavvufun bünyesi içine sızmaya çalıştığını da görerek tasavvufu doğuş kaynağına göre ve evrensel bir duyuş ve dille anlatarak söz yerindeyse insanları "suyun asıl kaynağı"na çağırmıştır. Nitekim doğabilecek yanlış anlamalara karşı da bizzat kendisi tavrını şu şekilde açıklama ihtiyacı hissetmiştir: "Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde¸ öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum."


 


Mevlâna'nın mealen aktardığımız bu sözü de onu anlamak noktasında önemli bire imkândır. Buna göre onun durduğu asıl zemin şeriat(din) zeminidir. Bu noktada sabitkadem olduktan sonra¸ diğer kültürlere¸ coğrafyalara¸ anlayışlara açılmanın hiçbir mahzuru yoktur. Hatta bu¸ bir gerekliliktir. Çünkü insan¸ her yerde insandır. Bir mutasavvıf için insana ve ona ait olan şeylere ilgisizlik düşünülemez. Öte yandan esmanın tecellisi her varlıkta ve her yerde olduğu için var olan her şey bire ayet hükmündedir. Dünyaya¸ insana böyle bir evrensel gözle bakan bir mutasavvıf elbette diğer âlemleri de seyredecek¸ yetmiş iki millete ulaşmanın onlarla ortak bir dil oluşturmanın yollarında yürüyecektir. Ama asıldan uzaklaşmamak şartıyla… Zira su kaynaktaki¸ kadar hiçbir yerde temiz olamaz.


 


Bütün bunlardan sonra şunları söyleyebiliriz. Mevlâna'ya da ait olduğu inanış ve düşünce zemini içinde bakmalıyız. Böylesi bir imkândan ancak bu şekilde faydalanabiliriz. Ona ait kimi kavramları mesela aşk ve hoşgörüyü öne çıkarıp bu duyguların kaynağı olan membaı görmezden gelmek samimi bir tutum değildir. Eğer¸ bu bütüncül olmayan anlayış böyle giderse Mevlâna'ya evet ama İslam'a hayır diyebilme çelişkisini ortaya koyacak demektir. Bir kez daha belirtelim ki¸ Mevlâna¸ bir İslâm bilginidir ve sufisidir. Ondan bugün için de faydalanabilmek önce bu gerçeği kabul etmekle mümkün olabilir.


 


Diğer bir konu da şudur: Mevlâna hakkında bir biyografik bilgi dahi edinmeden onun eserlerini okumak¸ doğrusu anlaşılır bir durum değildir. Sufilerin dili mecazlıdır. Malumat kabilinde dahi olsa tasavvufun temel kavramlarına aşina olmadan Mesnevi'nin veya diğer eserlerinin bize söyleyeceği fazla bir şey yoktur. Şüphesiz¸ biz bir metinden bir şeyler anlayabiliriz ama bu anladığımız şeyin anlatılan gerçeğine ne kadar tekabül edeceği şüphelidir. O yüzden¸ insanları Mevlâna okumaya çağırırken bir ön bilgilenme ihtiyaçları olduğunu onlara anlatmak gerekir. Peki¸ bu tür bir donanımla anlama faaliyetimiz amacına ulaşır mı? Bu soruya da tümüyle evet dememiz mümkün değildir. Çünkü Mevlâna'nın da anlattığı gerçek bir bilgi ve malumat toplamından ibaret değildir. Yaşanan bir hale tekabül eder. Mesnevi'de geçen şu anekdotu hatırlayalım öyleyse… "Biri ‘Âşıklık nedir?" diye sordu. "Benim gibi olursan anlarsın" dedim. Kalem ki¸ çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsiri bahsine gelince¸ tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl¸ aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı."


 


İşte metafizik bilgi ile metafizik olanın farkı burada… Birinde bir cd'ye yükler gibi bütün bilgileri beyninize yüklersiniz; ama bunlar sizin insanî gerçeğiniz üzerinde sizi inşa edici bir etki yapmaz. Diğerinde ise¸ bilgi hal içinde anlam kazanır ve sizi değiştirir. Bu yüzden Mevlânâ'yı anlatmak iddiasındaki aşk temalı kitaplar yerine bizzat suyun kaynağından içelim. Mesnevi okuyalım. Ama bilgilenmemiz sadece kaal (söz) düzeyinde kalmasın hal olarak yaşanırlık kazansın. Bu yüzden kendisin de dediği gibi "taş içinde gizli olan firuze"yi görebilmek gerek. Sıradan bir bakış¸ bir balığı yer ama ondaki denizi¸ bir meyveyi yer ama ondaki ağacı görmez. Hâlbuki deniz olmadan balık¸ ağaç olmadan meyve olmaz. Öyleyse Mevlâna'yı Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v) gerçeği dışında düşünmek ne boş bir çabadır. Ondan faydalanacaksak¸ onun anlayışını¸ bunalan insanlığa bir derman olarak sunacaksak ilk adımı doğru atmak durumundayız. Unutulmamalıdır ki ilk adım yanlış atılmışsa sonrakilerin doğru olması mümkün değildir.

Sayfayı Paylaş