Maneviyat Sultanına Gönülden Bağlanmak

somuncubaba-220-07maneviyat

Cenab-ı Allah (c.c.) halife olarak yaratıp yeryüzüne gönderdiği insanoğlunun emrine yeri ve gökleri vermiştir. Ayrıca onu sınırlarını kendisinin belirlediği bir tasarruf yetkisi ile donatmıştır. Bu tasarruf, İslâm kültüründe “Tekvinî Ahkâm” şeklinde adlandırılan tabiat kanunlarına uymakla gerçekleşir. Bu durum sünnetullahın da bir yönünü oluşturur ki Allah’ın bu sünnetinde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. İlk insandan bu yana oluşturulan kültür, medeniyet, teknik ve sanat bu tasarrufun birer meyvesidir ve bunlar olağan şeylerdir. Ancak, Yüce Allah dilediği zaman, kendisinin seçtiği kişilerin eliyle, onları vasıta/araç kılarak ve hikmetini de kendisinin bildiği olağan dışı (âdet dışı, olağanüstü, harikulade yani tabiat kanunlarını aşacak, onları işlemez hale getirecek şekilde) bazı olayların zuhuruna da meydan ve izin vermektedir.1
Tasarruf sözlükte, yetkiyi kullanarak iş yapma, sahip olma, kullanma, idare etme, serbest davranma, çekip çevirme gibi anlamlara gelir. Tasavvuf terimi olarak, olağanüstü yollardan iş yapmak ve tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek, Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları, genelde bütün insanlara özelde ise, peygamber ve veli kullarına musahhar kılması gibi anlamlara gelir. Mutlak tasarruf; İslâm âlimlerinin bütününe göre Allah’a aittir. Mutlak tasarruf iki anlamda anlaşılabilir: Cenab-ı Hak, hiç bir araç ve yardımcıya ihtiyaç duymadan ve sınırsız bir şekilde yaratıcısı olduğu varlıkta her türlü tasarrufta bulunabilir. İnsanlar arasında belli bazı kişilerin kullanabildiği bir tasarruf vardır ki, bu olağanüstü, tabiat kanunlarını aşan tasarruftur. Başta peygamberler olmak üzere, bazı seçkin kişiler bu yetki ile donatılmışlardır.
Tasarruf değişik şekil ve vasıtalarla cereyan etmektedir. Tasavvuf ehli bu konuda Allah dostlarının eliyle meydana gelen kerameti tasarruf sayarlar, bu da yine Allah’ın izni, dilemesi ve yardımı ile olur.
Tasavvuf ehli bu tasarruf şeklini de hilafet yetkisi ile açıklamaktadır. Örneğin, Abdülkerim el-Cilî şunları söyler: “Halife, halifesi olduğu varlığın bütün güç ve yetkilerini taşır. Şu halde sonsuz güç ve kudret sahibi Allah, varlıkta dilediği gibi tasarrufta bulunduğuna göre onun halifesi olan velinin de aynı özelliğe sahip olması gerektiğini savunur.” Ona göre mutlak anlamda insan-ı kâmil Muhammedî hakikat olduğu gibi mutlak hilafet de onun hakkıdır. Nebi ve velinin halife olmaları, onun sûretine sahip olmalarından kaynaklanır. Buna göre Muhammedî hakikat, Allah’ın halifesi; nebi ve veliler de Muhammedî hakikatin halifesidir.2
Sufilere göre mücâhede ve keşf ile kendilerinde hâsıl olan ilahî nur ve Rabbânî imdat sayesinde tabiat insan-ı kâmile ram olur, boyun eğer. Bu durumda ne feleklerin kuvvetlerine ne de başka şeylerin yardımına ihtiyaç duymazlar. Sufilerin riyazetlerinin gayesi asla tabiatta tasarruf değildir.3
Tasavvufta bir velinin Allahu Teâlâ’nın izniyle sevdiklerini mânen yetiştirmesi, tasarruf sahibi olmasının eseridir. Yaratılışı, kalb ve rûh mertebesine kadar olan kimseyi tasarrufu kuvvetli olan pîri, daha yüksek mertebelere ulaştırabilir.4 Tasavvufî eğitimini devam ettirirken, gönüllere hükmeden, kalpleri Allah sevgisine yönlendiren, Peygamber Efendimiz’in sünneti üzerine bir hayat yaşamayı amaçlayan maneviyat erenlerine “Mânevî Sultan” denilmektedir.
Sultan; sözlükte “kandili tutuşturmak için kullanılan zeytinyağı” anlamındaki selît kelimesinden veya “karşı konulamayacak bir güce sahip olmak, mutlak üstünlük sağlamak” mânasına gelen selâta masdarından türemiştir. Tahakküm ve otorite anlamındaki sulta da aynı köktendir. Müslüman devlet başkanlarına sultan denilmesi bir telakkiye göre Allah’ın yeryüzündeki hücceti konumunda olmalarındandır.5 Yukarıda tasarruf hususu açıklanmaya çalışılırken, Allah’ın halifesi olan seçkin kimselerin gönüller eğitimine dair tasarrufları da salikler tarafından sultan olarak adlandırılmalarını sağlamıştır. “Gönüller Sultanı” olarak vasıflandırılan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bir beytinde gülistanın içindeki bir bülbüle benzettiği dervişe şöyle buyurur:
Her biri bir emre mahkûm hükm eden bir şâhı var
Sen kimin emrine bağlısın bu sultânın nedir6
(Her canlının bir emir ve nizam içinde hayatını devam ettirirken, içinde bulunduğu şartların kurallarına göre hareket etmesi beklenir. Senin gönlüne hükmeden sevgili sultanın kimdir, onun emirlerine ne kadar uyuyorsun?)
Maneviyat sultanına bağlılık konusunu bir menkıbe ve bir hatırayla açıklamaya çalışalım:
Dervişlik Devletinin Güneşi
Vaktiyle Gazneli Mahmud, Ebu’l-Hasan el-Harakânî Hazretleri’nin huzuruna gitmeye karar verir. Bu kararı üzerine Sultan Mahmud, Iyâz’a; “Seni padişah ve kendimi köle kıyafetine sokup şeyhin huzuruna gidelim.” der. Gazneli Mahmud, Şeyh’i ziyarete geldiğinde, bir elçi vasıtasıyla, “Sultan, senin için Gazne’den buraya geldi, sen de onun için hangâhtan çıkıp çadırına gel.” diye Şeyh’e haber salar, ayrıca elçiye, eğer gelmezse, kendisine Hak Teâlâ’nın, “Allah (c.c.)’a itaat ediniz, Rasûl’e ve sizden olan ulü’l-emre de itaat ediniz.”7 âyetini okuyunuz, der. Elçi haberi ulaştırınca, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harakânî Hazretleri; “Gidin ve Sultan Mahmud’a deyin ki: ‘Allah (c.c.)’a itaat ediniz.’ emrinde öylesine müstağrak olmuşum ki, ‘Rasûl’e itaat ediniz.’ emrinde bulunmaktan dahi ar ediyorum. ‘Ulûlemr’ ibaresine nereden ulaşırım?” der. Elçi geri dönüp Sultan Mahmud’a Şeyh’in sözlerini nakleder. Bu sözler Sultan Mahmud’un rikkatine dokunur ve: “Haydi kalkınız. Zira o, bizim sandığımız zararlı kimselerden değildir.” der.
Daha sonra kendi elbisesini Iyaz’a verip giydirir ve on tane cariyeyi de erkek kölelerin kıyafetine sokar, kendisi de silahtar olarak Iyaz’ın önüne düşer, maksadı Şeyh’i imtihan etmektir. Şeyh’in zaviyesinin yolunu tutar, kapısından içeri girince selâm verir, Şeyh: “Ve aleykümü’s-Selâm.” der, ama ayağa kalkmaz, sonra yüzünü Sultan Mahmud’a çevirir ve Iyaz’a hiç bakmaz. Sultan Mahmud; “Sultan için ayağa kalkmadınız? Bütün bunlar tuzak mı oluyor?” der. Şeyh; “Evet, tuzaktır, ama bu tuzakla avlanacak kuş sen değilsin.” der. Sonra Sultan Mahmud’un elinden tutup; “Mademki seni öne geçirmişler, şöyle öne gel, bakalım.” der. Sultan Mahmud; “Bana söz söyle, öğüt ver.” diye ricada bulununca Şeyh, nâmahremleri dışarı göndermesini söyler. Bunun üzerine Sultan Mahmud da işaret eder, nâmahremlerin hepsi dışarı çıkar. Gazneli Mahmud’un; “Bana Bâyezîd’den bir hikâye söyle.” ricası üzerine Şeyh; “Bâyezîd demiştir ki, her kim beni görürse, alnına bedbahtlık yazısı yazılmaktan emin olur.” der. Sultan Mahmud; “İyi ama onun rütbesi Peygamberinkinden daha mı büyüktür? Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha başka bir sürü münkirler onu gördükleri halde yine de cehennemlik olan talihsizlerden oldular.” diye karşılık verince. Şeyh, Sultan Mahmud’a; “Edebe dikkat et, kendi vilayetinden tasarrufta bulun, zira hakikatte Mustafa (s.a.v.)’yı onun dört dostundan ve ashâbından başkası görmemiştir. Bunun delili nedir, bilir misin? ‘Görüyorsun ki, onlar sana nazar etmedeler, hâlbuki (seni olduğun gibi) görmüyorlar.’8 âyeti”. Bu söz Gazneli Mahmud’un hoşuna gider ve “Bana öğüt ver.” talebini yeniler. Şeyh de; “Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazı cemaatle kıl, cömert ol, Allah (c.c.)’ın yarattıklarına şefkat göster.” der. Sultan Mahmud’un “Bana dua et.” talebi üzerine Şeyh onun hakkında şöyle bir duada bulunur: “Allah’ım, iman sahibi erkek ve kadınları affet.’9 Ey Mahmud! Senin de akıbetin mahmud/makbul olsun.”
Sonra Sultan Mahmud, Şeyh’in önüne bir kese altın koyar, Şeyh de onun önüne arpadan yapılmış bir yufka koyar ve: “Buyur ye.” der. Sultan Mahmud ekmeği çiğniyor, ama ekmek boğazından geçmiyordu. Şeyh; “Galiba boğazına durdu.” der. Sultan Mahmud; “Evet öyle.” cevabını verir. Şeyh; “İster misin ki, bu altın kese de bizim boğazımıza dursun? Kaldır şunu, zira biz onu üç talakla boşamışızdır.” der. Sultan Mahmud; “Mutlaka bir şey yapmalısın, (bu parayı bir yere sarf etmelisin).” deyince, Şeyh; “Asla olmaz.” der. Sultan Mahmud, “Şu hâlde bana senden bir hatıra ver.” der. Şeyh de hâkî gömleğini kendisinden bir yadigâr olmak üzere ona verir. Sultan Mahmud geri dönerken; “Ey Şeyh! Zaviyen de hoşmuş.” der. Şeyh; “Bunca şeylerin var! Sana bu da mı lâzım?” der. Sonra Sultan Mahmud oradan ayrılacağı vakit, Şeyh onun için ayağa kalkar. Sultan Mahmud; “İlk defa geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdiyse ayağa kalkıyorsun, o hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sorar. Şeyh; “Önce padişahlık gururu ve imtihan için geldin, şimdi inkisar ve dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Evvelce padişah olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum.” der.10
“Zahmet Değil Rahmet Olur.”
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’ye gösterilen bir saygı hatırasını bu arada zikretmekte fayda var:
Darendeli işadamı Hakkı Tunç, Hulûsi Efendi Hazretleri’nin Darende’ye hizmet için çok büyük fedakârlıklar yaptığını herkesin saygı gösterdiği bir mâneviyat sultanı olduğunu bir hatırasında şöyle anlatıyor:
“1987 yılında, Millî Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu’nun Malatya ziyaretinde Darende Belediye Başkanı ve Kaymakam Bey’in de içinde bulunacağı ilçeden bir heyetin, Emiroğlu’nu Doğanşehir ilçesinde karşılamaya gideceğini söyleyip Hazret’in de heyette yer alıp teşrif etmesini isterler.
Ertesi gün sabah araba göndereceklerini beyan ederler. Ben de bir gün önce, ani bir kararla Darende’ye ziyarete gitmek için arabamla İstanbul’dan yola çıkmıştım. Sabah 8.00’de Devlethane’nin önündeydim. Baktım ki, Hulûsi Efendi Hazretleri paltosunu giymiş, bir yolculuğa çıkacak vaziyette dışarı çıktı. Ben kendilerini görünce şaşırdım. “Oğul, iyi ki geldin, biz de Belediye Reisi ve Kaymakam Bey’le Bakan Bey’i karşılamaya gidecektik.” dedi. Hemen yola koyulduk. Belediye Başkanı’na Efendi Hazretleri’ni benim götüreceğimi, araba göndermelerine gerek kalmadığını söyledim. Yola devam ettik. Yolda gönlümden, “Hulûsi Efendi Hazretleri bu yaşına rağmen acaba niçin bu zahmetlere katlanıyor, buna ne gerek var?” gibi duygular geçti.
Aradan bir dakika geçmeden Efendi Hazretleri “Oğul, memleketimize bir hizmet olur diye uğraşıyoruz. Zahmet değil rahmet olur.” buyurdu. Karşılama yerine gittik. Vali Bey, Malatya Belediye Başkanı, kaymakamlar, ilçe belediye başkanları, il müdürleri, siyasi parti başkanları sıraya geçmişler, bekliyorlardı.
Bakan Emiroğlu arabasından iner inmez uzaktan Hulûsi Efendi Hazretleri’ni gördü. Oraya dizilmiş il heyetini ve bütün bekleyenleri geçerek; “Efendim, zahmet etmişsiniz, bizi mahcup ettiniz. Ben sizin yanınıza gelecektim. Bütün arzularınız bizim için bir emirdir.” diyerek iltifatta bulundu. Sonra diğer erkânla görüştü.”
Yukarıdaki menkıbe ve hatıra aslında gönüllere hükmeden sultanların tasarrufunu izaha kâfidir. Tasavvufta sultanlık nedir, kölelik nedir; bir başka menkıbeyle yazımızı tamamlayalım:
Allah’ın Aşkına Kul-Köle Olup Kendi İsteğiyle İradesini Esir Edenler
İbrahim Ethem Hazretleri bir handa oturmuş yemek yemektedir. Gezgin bir derviş onu fark eder ve yanına gelir:
“Allah âşıklarına ve Rabb’ini arayanlara selam olsun, müsaadeniz olursa oturabilir miyim?” der.
İbrahim Ethem de: “Elbette buyurun oturun, size de selam olsun!” der.
Gezgin der ki: “Rabb’ine olan aşkından saltanatını terk edip onu arayan biri olarak kulluğun hakikati olan âşıklık konusunda bana bir nasihat verir misiniz?”
İbrahim Ethem sıcak bir tebessümle gezgine bakar ve şu cevabı verir:
“Aşk insanı aratır ve yollara düşürür ve abid odur ki, Allah’ın aşkına kul-köle olup kendi isteğiyle iradesini esir eder, gönlünü Rabb’ine rehin eder.
Bir gün, bir esir pazarında ruhunun güzelliği yüzüne aksetmiş bir köle gördüm. Ucuz bir pahaya satılıyordu. Azad etmek için o köleyi satın aldım.
Oradan ayrılıp o köle ile beraber yürürken sordum ona, dedim; ‘Adın nedir?’
Köle dedi; ‘Ne diye çağırırsanız adım odur, efendim!’
Ben dedim; ‘Aç mısın, bir şeyler yiyelim bir yerde, ne yemek istersin?’
O dedi; ‘Yedirirseniz yerim ve ne verirseniz onu yerim, efendim!’
Köleye sordum; ‘Ne iş elinden gelir, ne yapabilirsin?’
O dedi; ‘Ne emrederseniz onu yaparım, istediğiniz her şeyi yaparım efendim!’
Ben dedim; ‘Şimdi ne yapmak istersin, ne arzu edersin?’
O bana dedi; ‘Kölenin arzusu olur mu efendim! Efendisinin arzusu isteği, kölenin arzusu isteğidir.’
Rabb’im o köle üzerinden kalbimi o kadar avucuna alıp sıktı ki duyduğum cevaplar karşısında kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. Ve içimden kendime dedim; ‘Be hey kulluk nedir bilmez miskin, kulluğu köleden öğren! Sen hiç ömründe Rabb’ine karşı böyle kul olabildin mi?’
O sırada köle gözyaşımı gömleğinin yeniyle siliyordu. Ve ben ona dedim; ‘Allah senden razı olsun, artık özgürsün.’
Bu defa köle sevinçten ağladı ve ben onun gözyaşlarını sildim.”
Bunu dinleyen gezgin çok duygulanır. Ve peş peşe o köle hakkında sorular sorar: “Gidecek yeri var mıydı, kalacak yeri var mıydı, savaşta mı esir düşmüştü, aslen nereliydi?” gibi bir sürü soru!
Çünkü gezgin konunun ana temasını anlamamıştır.
Ve İbrahim Ethem tebessüm edip onun için de bir çorba ister.

Dipnot
1.    Abdulhakim Yüce, “Kozmik Yetki: Tasarruf”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 6 (2005), sayı: 15, ss. 37-49.
2.    Yüce, a.g.m, s. 40-41.
3.    Hatice Çubukçu, “Sayı Sembolizminin Tasavvuftaki Zikir Sayılarına Etkisi”, Akademik Bakış Dergisi Sayı: 60 Mart – Nisan 2017, s. 7
4.    http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Dini-Terimler-Sozlugu/Detay/Tasarruf/1792
5.    TDV, İslam Ansiklopedisi, Sultan mad. C. 3, s.496.
6.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 60.
7.    4/Nisâ, 459.
8.    7/A’râf, 198.
9.    14/İbrahim, 41.
10.    Kadir Özköse- H. İbrahim Şimşek, Altın Silsileden Altın Halkalar, Nasihat Yayınları, Ankara, 2009, s. 119-120.

Sayfayı Paylaş