MANEVİYAT DEĞİRMENİ

Somuncu Baba

"Baklava¸ taş¸ kum¸ darı sembolleri ile vurgulanan varlıktan geçmek¸ hamlıktan
kurtulabilmek için¸ mâneviyat¸ muhabbet değirmeninin taşları arasında nefsin
öğütülmesi gerekmektedir."

Dünya var olduğundan bu yana değirmen misali dönmekte¸ insanlar da iki taşın arasında öğütülen buğday taneleri gibi¸ hayatın acı tatlı olaylarıyla ömrünü geçirmektedir. Yunus Emre şöyle der:


 


Bu dünyanın misali


Benzer bir değirmene¸


Gaflet anın sepeti¸


Halkı anda üğüne


 


Hz. Mevlana da gönlü buğdaya benzetiyor ve "Bizse değirmeniz sanki değirmen nerden bilecek bu dönüş niçin?" diyerek gönüle dikkat çekiyor.  Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri Dîvânı'ndaki bir beytinde şöyle buyuruyor:


 


Gönlüm seyl-âb-ı aşkın bir âsiyâbı olsa


Döndükçe devre gele devrânı ehl-i derdin[1]


(Gönlüm¸ aşk selinin değirmeni olsa… Değirmen döndükçe dert ehlinin dönüşü de artsa¸ kemale ulaşsa…)


 


Tasavvuf bir gönül terbiyesidir.  Hakikatte nefis terbiyesinin misâli buğday tanesinin hali gibidir. Bir buğday tanesi toprağa düştüğü zaman önce çürüyor¸ varlığı yok oluyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor¸ birçok başak yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli de onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında¸ makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara¸ saman samanlığa konuluyor.


Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmiyor. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilip un hâline getiriliyor.


Bu kadarla da bitmiyor¸ su ile yoğrulup hamur oluyor. Sonra fırına atılıyor. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanarak pişiyor ve güzel bir ekmek hâline geliyor. Ancak bundan sonra faydalı bir gıda hâline gelmiş oluyor.  Ekmek fırına girip piştiği gibi¸ insan da ibtilâ/dert çeke çeke pişer ve olgunlaşır.


Rivayet olunur ki Musa (a.s.) bir gün: "Yâ Rabbi! Mü'minleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun¸ kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?" diye münâcaatta bulunur. Bunun üzerine Allahu Teâlâ Cebrâil (a.s.)'ı göndererek ona buğday ekmesini emreder. Musa (a.s.) buğdayı eker¸ biçer¸ harman yapar. Buğdayı ambara¸ samanı samanlığa koyar. Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil (a.s.) gelir. "Yâ Musa ne yapıyorsun?" diye sorar. "Buğday ektim¸ biçtim¸ harman yaptım. Buğdayı ambara¸ samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum." diye cevap verir. O zaman Cebrâil (a.s.)¸ "Allahu Teâlâ da işte böyle yapıyor." buyurur.[2]


Bir insanın beşeriyete faydalı olabilmesi için önce mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi ondan sonra da çeşitli ibtilâlara¸ imtihanlara maruz kalması gerekir. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse¸ tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Sonra da mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur¸ ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur.


Hulûsi Efendi Hazretleri insanın değirmende öğütülen un gibi¸ varlığını yok etmesini tavsiye ederek şöyle buyurur:


Öğünmedik kum darı karışsa baklavaya


Elenince atılır karışmadan havaya[3]


 


Baklava unu en ince en güzel undan olduğu gibi¸ yufkasının da kırk kat olanı makbuldür derler. Baklava ununun içine herhangi bir sert cisim karışmış olsa¸ mutlaka ayıklanması gerekir. Çünkü yiyen insanın dişine ve sağlığına zarar verebilir. Bunu örnek gösteren Hulûsi Efendi Hazretleri insanın tatlı bir olgunluğa erişebilmesi için¸ sertliklerden¸ hamlıklardan kurtulması gerektiğine işaret etmiştir.


Ayrıca dervişlik eğitiminde kademe kademe geçilmesi gereken bazı kapılar vardır. Mutasavvıflar burada dört kapı sayarlar. Bunlar şerîat¸ tarikat¸ marifet ve hakikat kapılarıdır. Ayrıca her kapıdan sonra bunlardan daha ayrıntılı duraklar da vardır. Yine Yunus Emre şöyle der:


 


Dört kapıdır¸ kırk makam;


Yüz altmış menzili var


Erenlere açılır


Velâyet derecesi


 


Bu kapılardan her birini geçen için¸ bir gerideki kapıya dönmek artık sapıklık olur¸ hedef hep ilerdedir. Bu ilerleyiş sırasında ise hiçbir engel veya hoşluk¸ insanın imanını zedelememelidir. Kahır da¸ lütuf da aynı derecede görülür. Bu şekilde yetişmiş dervişler¸ tasavvuf eğitiminin kemale erdirmeyi amaçladığı güzel ahlâklı kişilerdir.


 


Osmanlı şairlerinden Sâbit¸ bir beytinde şöyle der:


 


Şu âsiyâbda ahlâkun eyleyüp tebdîl


Çuvâl-ı rîki dakîk idegör Halîl gibi


 


(Bu dünyada ahlâkını değiştirip¸ Halîl gibi kum çuvalını nazik¸ ince anlamlı¸ manalı gör.)


Bu beyitte Halîlu'llâh olan Allah dostu Hz. İbrahim Peygambere telmihte bulunulmuştur.  Beyitte vurgu yapılan¸ kum çuvalının un çuvalına dönüşmesi kıssası şöyledir:


 "Hz. İbrahim (a.s.) memleketinde kıtlık olduğu bir yılda civardaki bir dostundan zahire istemek için adamlarını yollar. Ancak onların "Bizde de kıtlık var¸ misafirlerimize bile verecek zahiremiz yok." diyerek özür beyanları üzerine; Hz. İbrahim'in adamları şehirlerine boş dönmemek için çuvallarını kum doldurarak gelirler. Durumu da sadece Hz. İbrahim'e bildirirler. Hz. İbrahim çok üzülür ve üzüntüyle uykuya dalar. İşin aslını bilmeyen hanımı çuvallardan birini açıp içinden aldığı unla ekmek pişirir. Hz. İbrahim sıcak ekmek kokusuyla uyanır ve hanımının  "Dostunun gönderdiği undan pişirdiğini." söylemesi üzerine; bunun "Hakk'ın bir lütfu"  olduğunu dile getirir ve Allah'a şükreder."[4]


Bu kıssada insanın ahlâkî değişimine işaret edilerek¸ karşılaştığı olaylar karşısında hoşgörüyle davranması isteği belirtilmiştir. Hayatın zorluklarını yük olarak görmediğimiz takdirde hayattan beklentilerimiz ve hayata bakışımız daha farklı olur. Kum sandığımız yükler Allah'ın yardımıyla una dönüşebilir.


 


Divan şairi Hayâlî Bey bir beytinde¸ kabalıkların yumuşatılması hususunda değirmen benzetmesi yaparak şöyle der:


 


Nerm eylerim dürüştünü halk-ı zamânenin


Âyîn-i fakrı gûş edeli âsiyabdan


 


(Değirmenden fakirlik¸ dervişlik ayinini dinlediğimden beri; zamane halkının kabalığını yumuşatırım¸ hoş karşılarım.)


Değirmen çalışırken sert olan taneyi un haline getirir. Tane sert¸ un yumuşaktır.  Tasavvufta fakr¸  salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının şuurunda olması¸ her şeyin gerçek ve malik sahibinin Allah olduğunu idrak etmesi anlamlarına gelir. İnsan¸ Allah'ın kulu olduğundan insan da¸ ona nisbet edilen diğer şeyler de hakikatte onun Mevla'sı olan Allah'ındır. Sâlikin kendisini dâima Allah'a muhtaç bilmesi¸  Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını kavramasıdır.[5] Kabalık¸  kendini büyük gören kişilerde var olan hoş olmayan bir haslettir. Şair¸ zamanın halkının kabalığını bir bakıma kişilerdeki cehalet olarak görmektedir. Dervişlik âyinini değirmenden dinlemek; değirmenin çalışmasını¸ çalışırken çıkardığı sesi ve yaptığı işi dervişlik zikrine veya merasimine benzetmiştir. Öğütme işi yapılırken sertliğin yumuşaması ile yapılan ibadetlerle kişinin mizacının yumuşaması¸ kendisinin Allah'a muhtaç olduğunu idrak etmesi ve ahlâkının değişmesi arasında ilişki kurulmuştur.[6]


 


Yukarıda arz ettiğimiz Hulûsi Efendi Hazretlerinin beytine yeniden dönersek;  baklava¸ taş¸ kum¸ darı sembolleri ile vurgulanan varlıktan geçmek¸ hamlıktan kurtulabilmek için¸ maneviyat¸ muhabbet değirmeninin taşları arasında nefsin öğütülmesi gerekmektedir. Normalde taş¸ kum veya darı eğer öğütülme esnasında değirmenden geçerse böylece o da un özelliğine kavuşur. Daha doğrusu undan sayılır. Önemli olan değirmenden geçmesidir. Fıtri olarak iyilerle kötüler bir arada bulunamayacakları için¸ mutlaka kum darı gibi sert maddeler¸ varlık emaresi gösteren cisimler elenip¸ dışarı atılacaktır. Öyleyse¸ insanlar da bir mürşid-i kâmil eliyle kötü huylarını bırakıp ahlâkını güzelleştirmelidir. Ancak o zaman Hz. İbrahim kıssasında olduğu gibi¸ kum un olur¸ nimet olarak ele alınır.


 


Allah'ın izniyle kâinatta tasarruf sahibi olan büyük mürşid-i kâmile "Kutup" denir. Kelime anlamı olarak kutub¸ değirmen taşının miline verilen isimdir. Tasavvufta¸ evrenin mânevî yönetimden sorumlu velilerin başkanına kutub denilir. Tasavvuf ehline göre¸ değirmen taşı milin çevresinde döndüğü gibi bütün mânevî âlem de kutbun çevresinde döndüğüne inanılır.


Mürşid-i kâmil¸ kozmik çarkın merkezine yerleşir ve herhangi bir dış etkiyle hareketlenmezler. Onlar bizatihi hareket ettiricidirler. Bilgelerin sakin¸ sessiz¸ hareketsiz duruşları bu sırdandır.  Maneviyat dünyası¸ Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den bu yana yüzlerce tasarruf sahibi mürşid¸ kutup¸ gavs¸ imam ve halifeye şahitlik etmiştir. Her biri Sevgili Peygamberimizin nuru üzerinden İlahî feyiz alan kâmil varisleridir.  Anadolu'ya kutb-ı azamlığı getiren Somuncu Baba Hazretleri bir şiirinde:


 


Bizim illerde ay ü gün


Sebât üzre durur daim


Televvün erişip ona


Gehi bedr ü hilal olmaz


 


derken "Sebât üzre durur dâim" ifadesinde kutbun sürekli aynı konumda ve sessiz bir biçimde oturuşunu¸ manevî merkezde bulunduğunu belirtir. Çünkü bilge kişi¸ kozmik çarkın merkezindedir ve İlâhî Hakikat'le arasında ya çok az perde kalmıştır veya gözlerinden o perdeler tümüyle giderilmiştir.[7]


  Hâsılı¸ olgun insan¸ başka bir deyişle insan-ı kâmil olma yolunun¸ bir kutbun tezgâhındaki ateş potasında pişmekten ya da değirmen misali olan bir mürşid-i kâmilin değirmeninde un hâline gelene kadar mücadele etmekten geçtiğini anlamak gerekiyor. 


 








[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.¸ s.153.



[2] http://www.hakikat.com/dergi/221/tasavvuf221.html



[3] H. Hulûsi Ateş Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Arşivi. No: B.200.



[4] Tunç¸ Semra¸ "Divan Şiirinde Hz. İbrahim ve Ades (Mercimek) Kıssasına Dâir"¸ Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi¸ (12.09.2005 )



[5] Uludağ¸ Süleyman¸ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü¸ İstanbul¸ 1996¸ s. 184.



[6] Birici Sevim¸ Klasik Türk Edebiyatında Âsiy⸠Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi; Cilt: 17¸ Sayı: 1 Sayfa: 97-113



[7] Yılmaz Sadık¸ Diriyiz Dâim Ölmeyiz¸ Somuncu Baba Dergisi; Sayı: 82¸ Ağustos 2007¸ s. 38.

Sayfayı Paylaş