KLASİKLERİ OKUMA YÖNTEMİMİZ ÜZERİNE

Somuncu Baba

Mükemmellik¸ sadece yaratan için söz konusudur. İnsan her ne yapıyorsa¸ onun için mutlak bir mükemmellik asla söz konusu değildir¸ insanla ilgili ve insan eseri olan her şeyi mükemmelliği noksan ve izâfîdir. Gerçek ve mutlak mükemmellik olmadığı içindir ki¸ insanoğlu her gün terakkî içindedir. Nitekim İmâd İsfehânî insanların kaleme aldıkları eserlerin her zaman eksiklikler içerecekleri bağlamında şöyle söylemişti

Mükemmellik¸ sadece yaratan için söz konusudur. İnsan her ne yapıyorsa¸ onun için mutlak bir mükemmellik asla söz konusu değildir¸ insanla ilgili ve insan eseri olan her şeyi mükemmelliği noksan ve izâfîdir. Gerçek ve mutlak mükemmellik olmadığı içindir ki¸ insanoğlu her gün terakkî içindedir. Nitekim İmâd İsfehânî insanların kaleme aldıkları eserlerin her zaman eksiklikler içerecekleri bağlamında şöyle söylemişti:

?Kitap yazan bir insanın ertesi gün mutlaka şöyle dediğini gördüm: ?Şurası değiştirilseydi daha güzel olurdu. Buraya bir ilave yapılsaydı tamamlanmış olacaktı. Şura öne alınsaydı¸ şu kısım da yazılmasaydı hoş olacaktı.? Bu¸ ibret alınması gereken önemli bir husustur. Çünkü insanın eksikliklerle malul olduğunu göstermektedir.?

Bu noktada¸ çoğu dilimize tercüme edilmiş durumda olan klasik İslâmî kaynakların okunmalarında dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Söz konusu kitapların okunmasında bunların dikkate alınması¸ hem anlaşılmaları hem de günümüze taşınmaları açısından önem arz etmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1-Rivâyet tefsiri dediğimiz ve âyetlerin Hz. Peygamber ve İslâm bilginlerinden gelen açıklamalarla yorumlanmasına yönelik tefsirlerin okunmasında öne çıkan husus şudur: Rasûlullah?ın bizzat kendisinden her bir âyetin ne için nâzil olduğu ve neyi hedeflediği hususunda rivâyet gelmemiştir. Özellikle geçmiş peygamberlerin kıssaları ve kevnî dediğimiz evrenin yapısıyla ilgili bilgiler veren veya âhiret hayatını anlatan âyetler hususunda Rasûlullah?tan nakledilen hadislerin sayısı oldukça azdır. Âyetleri tefsir etme durumunda kalan müfessirler söz konusu âyetlerde kastedilen maksadı açıklamak adına¸ maalesef bir kısmı sahabîlere dayandırılılarak nakledilen ve isrâiliyyat olarak adlandırdığımız rivâyetlere müracaat etmek durumunda kalmışlardır. Onların Kur?an?ı açıklamak adına ortaya koydukları çaba bahsettiğimiz tefsirlerin dikkatli okunmasını gerekli kılmaktadır. Zira söz konusu eserlerde yer alan rivâyetler bazen Kur?an?ın anlaşılmasını zorlaştırıcı veya farklı yöne çekici bir durum arz edebilmektedir.

2-Elimizde bulunan hadis kitapları¸ Hz. Peygamber?den nakledilen sahih hadisleri toplama çabasıyla derlenmiş çalışmalardır. Söz konusu eserlerin yazarları büyük sıkıntılara girerek ve uzun yolculuklara çıkarak Rasûlullah?ın hadislerini bizlere ulaştırabilmek amacıyla çabalamışlardır. Klasik kitaplarımızda onların katlandıkları sıkıntılar detaylı şekilde anlatılır. Bunlar okunduğunda insanın kalbinde onlara karşı bir sevgi oluşur. Bununla birlikte¸ unutulmaması gereken husuş söz konusu eserleri hazırlayan müelliflerin birer insan olduklarıdır. Bunun anlamı¸ insan elinden kaleme dökülen bu çalışmalarda¸ müelliflerinin kendi kriterlerine göre sahih kabul ettikleri¸ ancak yeni çalışmalarla öyle olmadıkları anlaşılabilecek rivâyetlerin bulunabileceğidir. Böyle bir şeyin olabilme gerekçesi şöyle açıklanabilir: Birkaç bin hadis barındıran hadis kitaplarında geçen her bir rivâyetin sıhhatini bugünün şartlarında tahlile tabi tutmak aylarca süren bir çalışmayı gerektirmektedir. Hadis kitaplarını hazırlayan müelliflerin bu genişlikte zaman ayırabilmeleri imkan dâhilinde değildi. Bunun yanında diğer önemli bir husus da¸ söz konusu eserleri yazan müelliflerin¸ İslamî ilimler yanında sosyal ve fizik ilimleri alanında hadisleri kritize edecek yeterli birikime sahip olmamalarıydı. Bu nedenle¸ bizler günümüzde sahip olduğumuz sosyal ve fizik ilimleri alanındaki bilgilerle rivâyetleri muhteva açısından değerlendirirken¸ bundan bin yıl önce yazılmış hadis kitaplarının müelliflerinden bu bilgiye sahip olmasını bekleyemeyiz.
Burada İslamî ilimlerde mütehassıs olmayan okuyucuya hatırlatılması gereken önemli bir husus vardır: Hadis kitaplarını yalın olarak okumak¸ bazen anlaşılmaz olabilir. Bu nedenle günümüzde yapılan¸ ama hâlâ emekleme döneminde olan yeni çalışmalar ışığında hadisleri okumak daha doğru olacaktır.

3-Gerek ilmihal türü ve gerekse daha geniş boyuttaki İslâm hukuku alanındaki çalışmaları okurken zaman zaman mezhep taassubuna kapılındığı görülebilmektedir. Bu nedenle bir mezhebin kitabında isim verilerek ?Bu konuda falanca mezhebin görüşü şöyledir.? tarzındaki hüküm cümlelerinin ihtiyatla karşılanması gerekmektedir. Çünkü bazen bu değerlendirmelerin yerinde olmadığı söz konusu olabilmektedir. Diğer mezhebin tâlî kitaplarından birine veya o mezhepteki bir şahsın kendi mezhebine aykırı düşen görüşüne bakılarak genelleme yapılabildiği olmaktadır.

4-İslam tarihi¸ tasavvuf ve Marifetnâme türü ansiklopedik çalışmalara gelince; bunları okurken dikkat edilmesi gereken en önemli husuş söz konusu eserlerin yazarlarının ele aldıkları konularda ellerinde bulunan kıssa¸ rivâyet ve hikâye türü dökümanı¸ bunların gerçekliğini fazla göz önünde bulundurmadan kullandıklarıdır. Örneğin bir tasavvuf kitabında¸ yazarının öncelikli hedefi okuyucuları güzel kul olmaya yöneltmektir. Bu nedenle ele aldığı konularla ilgili olarak¸ gerek geçmiş kavimlerden ve gerekse İslam sonrasına ait¸ konuya uygun malzemeyi¸ sıhhat durumunu göz önünde bulundurmadan rahatlıkla kullanmışlardır. Bunun yanında söz konusu eserlerin bir kısmında¸ Mevlânâ?nın eserlerinde olduğu gibi¸ bugün için ahlâken problemli görülebilecek hikâyelere rastlamak mümkündür. Bu hikâyeleri eserin geri kalan kısımları düşünülerek mütalaa edildiğinde¸ öncelikli olarak bir mesaj verilmeye çalışıldığı ve halkın dikkatini daha fazla çekecek örneklere yer verildiği görülecektir. Bu tür eserlerin bütünü göz önünde bulundurulmadan¸ seçmeci yaklaşımla içlerinden birkaç hikâye almak ve İslâm medeniyeti binasının inşasında yapı taşı olan çalışmaların değerini düşürmeye çalışmak¸ tarih boyunca gerçekleştirdikleri hizmeti inkâr etmek olur. Bunun yanında bu eserlerin¸ bizlerin tarihi inşa etmesinde sağladıkları büyük katkı yanında¸ kabul edilemeyecek hurafeler ve aslı olmayan bilgiler içermelerine karşın o dönem insanlarının bilgi hazinelerini aktardıklarını unutmamak gerekir.
Hem neden dikkatli okumamızı gerektirdiği¸ hem de o dönem insanlarının bilgi birikimlerini yansıttığını anlayabilmemiz için birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Örneğin Marifetnâme?de güneş ve ay tutulmalarıyla ilgili olarak şöyle geçer:

?Allahü teâlâ güneş ve ay tutulmaları için belli zamanlar takdir etmiştir ki¸ yeryüzünde kulları güneş ve ayın değişmesini görerek mütenebbih olup kendisine tevbe edip yönelsinler. Güneş tutulması zamanı geldiğinde güneş¸ arabasından düşüp semâya doğru¸ yukarıda adı geçen deryanın derinliklerine gider. Eğer tamamen düşerse tam güneş tutulması olup¸ yıldızları örten ışığı kaybolarak büyük yıldızlar görünür. Eğer yarısı deryaya düşerse düştüğü miktarı tutulur. Tutulma anında güneşe ait melekler iki kısım olurlar. Bir kısmı tesbih ederek güneşi arabasına doğru çekerler. Diğer kısmı da yine tesbih ederek¸ arabasını güneşe doğru yaklaştırırlar. Bu esnada yine batıya doğru hareket ettirirler. İki üç saat içinde güneşi arabasına koyarak ışık verir halde batma yerinden batırırlar. Ay tutulması vakti gelince de aynışekilde ay¸ arabasından deryaya tamamen veya bir kısmı düşer. Düştüğü kadar yeri tutulur. Ay?a ait melekler de ikiye ayrılırlar. Bir kısmı ay?ı arabaya diğer kısmı arabayı ay?a yaklaştırarak yerine yerleştirirler.?

Erzurumlu İbrahim Hakkı?nın bu anlatımı¸ yukarıda değindiğimiz üzere¸ insanlığın geçirdiği bilgi serüvenini ve o dönemlerde yaşayanların birikimlerini ve bunların düzeyini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Toplumların gelişimini bu çalışmalar vasıtasıyla takip etmek mümkündür. Aynı durum Evliya Çelebi?nin Seyahatname?sinde de söz konusudur. Örneğin Avusturya kralını tanıtırken şöyle der:
?O¸ orta boylu¸ fazla yakışıklı ve güzel olmayan bir yaratılışa sahipti. Ne fazla şişman ve ne de zayıftı. Suratı¸ ince ve uzun bir yapıdaydı. Tilkinin suratına benzemekteydi. Her birine üç parmağın birden girebileceği burun deliklerinden eşkıyaların bıyıkları uzunluğunda kıllar sarkmış¸ uzun bıyıkları ve saçları birbirine karışmış¸ perişan bir manzara arz etmekteydi. Dudakları deve dudağına benziyor. Ağzı bir somun ekmeğini rahatlıkla bir lokma edebilecek kadar büyük ve çirkin. Konuşurken ağzından o kadar tükürük çıkıyor ki¸ hizmetçiler hiç yanından ayrılmadan her an başucunda bekliyorlar ve ellerindeki kocaman mendillerle sık sık ağzının kenarlarını silmek zorunda kalıyorlar. Sürekli karmaşık olan saçlarını taramaya çalışıyor. Parmakları langa hıyarına benziyor. Yüce yaratıcının hikmeti¸ bu hanedana mensup olan kralların hepsi aynı kabalıkta¸ aynı yaratılışta çirkin ve hoşa gitmeyen bir yapıya sahip insanlardır. Kiliselerde¸ ülkelerinin değişik yerlerinde ve paralarının üzerinde basılı resimleri¸ aynı çirkinliklerini olduğu gibi yansıtmaktaydı. Eğer bir ressam bunların bu çirkin ve kaba yapılışahsiyetlerini olduğu gibi orijinal şekliyle değil de gerçeğine aykırı olarak¸ güzelleştirerek çekici bir hale getirip nakşederse onu hemen buldurup katlettirirlerdi. Çünkü bu güzel resimler¸ onların gerçek şahsiyetlerini göstermiyordu. Halbuki onlar¸ çirkinlikleri ve kabalıklarıyla övünüyor¸ gurur duyuyorlardı.?

Bir örnek de İslâm tarihi kaynaklarından olan Mes?ûdî?den verelim. Onun anlatımına göre¸ deniz hayvanlarıİskender?in İskenderiye?yi inşasına mâni olduklarında¸ İskender ağaçtan bir tabut yaptırmış¸ tabutun içine de camdan bir sandık koymuş¸ kendisi de içine girerek denize dalmıştı. Deniz altında gördüğü bu şeytani hayvanların suretlerini çizmiş¸ çıktıktan sonra bunların madenden heykellerini yaptırmıştı. Deniz hayvanları denizden çıktıklarında karşılarında heykelleri görünce kaçmışlar¸ onlar da bunların şerrinden böylece kurtulmuşlardı. İskender bundan sonra şehrin inşasını rahatça tamamlayabilmişti.

Sözün özü¸ geçmişine sahip çıkmayanın geleceğinden bahsedilemez. Bu nedenle klasik çalışmaları kendimize dayanak yaparak¸ köklerimizden kopmadan geleceğe uzanmaya çalışmak durumundayız. Köksüz ve geçmişinden koparak dünyaya güzellik katacak bir medeniyet inşa etmek imkânsızdır. Burada belki sözü edilecek husuş geçmişi tamamen tasdik edici bir gözle okumak yerine eleştirel bakış açısına sahip olmak gerektiğidir. Zira eleştirinin olmadığı ve mutlak tasdikin söz konusu olduğu yerde¸ zihinsel üretimden söz etmek mümkün değildir. Ebû Hanîfe ile öğrencilerinin tartışmalarıyla ve birbirlerine itirazlarıyla dolu olan Hanefî fıkıh kitapları bizim için en güzel örneklerdir.

Sayfayı Paylaş