KARÎBU'LLAH/ALLAH'A YAKINİHRAMCIZÂDE

Somuncu Baba

Tasavvuf¸ insanı ebedî saadete ulaştırmak için en güzel ahlâkı bir metod dâhilinde bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde sunan disiplindir. Mürşid-i kâmiller başta olmak üzere bu yola intisap edenler¸ dünyaya ibret nazarıyla bakar¸ gerçekleri alır¸ ilahî hakîkatleri öğrenmeye çalışırlar. Eşyanın hakîkatine bakmaya çalışır¸ yaratılış hikmetini düşünürler.

T asavvuf¸ insanı ebedî saadete ulaştırmak için en güzel ahlâkı bir metod dâhilinde bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde sunan disiplindir. Mürşid-i kâmiller başta olmak üzere bu yola intisap edenler¸ dünyaya ibret nazarıyla bakar¸ gerçekleri alır¸ ilahî hakîkatleri öğrenmeye çalışırlar. Eşyanın hakîkatine bakmaya çalışır¸ yaratılış hikmetini düşünürler.

Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi¸ tarîkat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim¸ öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. Ümmîlik sıfatıyla sıfatlananların irfanî bilgileri de ilim sayılmıştır. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakîkatler¸ seziş¸ feraset¸ keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir. Buna irfan denir. Ma’rifet deryasının yüzücüleri olan mürşid-i kâmiller¸ kitap ve sünnetten asla ayrılmazlar. Cenab-ı Allah âyeti kerimesinde velayetle ihsan buyurduğu kullarına şöyle müjdeler vermiştir: “Allah’ın velileri¸ (o Allah dostları) üzerlerine korku yoktur¸ üstelik onlar mahzun da olmazlar.”(1) Allah’ın velî kulları görülünce Allah hatırlanır…

Onları Allah Teâlâ sevmiş kalplerini¸ kendisinin sevgisi ile kuşatmıştır. Bir kalbin sahibi bu şerefe nail olursa onun her hareketi edep¸ saygı ve tevazu çerçevesi içinde olur. Her hallerinde Resûlü Ekrem Efendimizin ahlâk ve adabıyla süslendikleri için konuşmalarında¸ ibadetlerinde¸ yemelerinde¸ içmelerinde orta halde bulunurlar¸ ifrattan¸ tefritten kaçınırlar. İstikamet ehli oldukları için¸ her muameleleri noksansızdır. Kendilerini övenle yeren¸ nazarlarında eşittir. İsraftan kaçınırlar¸ fakat kat’iyyen hasis değildirler¸ Allah yolunda deryalar gibi infak ederler.

İlahî güzellikleri seyredebilen¸ Allah dostlarından biri de İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak (1880-1969) Efendi’dir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin böyle bir zat-ı muhteremin manevî rehberliğinde yetişmiş olması¸ ona olan muhabbetinin şiir diliyle ifade edildiği satırlarda kayıtlıdır. Yunus Emre:

Bize dîdâr gerek dünya gerekmez
Bize mânâ gerek dâvâ gerekmez

derken¸ Allah’ın hikmetlerini¸ nimetlerini¸ güzelliklerini görebilen sezebilen hakîkat nazarıyla bakabilen gözlere olan meftunluğunu dillendirmektedir. Zâhire değil öze itibar etmektedir.
Dîvân-ı Hulûsi-î Darendevî’deki bir gazelinin mısralarında Hulûsi Efendi’nin “Karîbu’llâh/Allah’a yakın” nisbesiyle tanınan¸ mürşidi İsmail Hakkı Efendi’ye olan muhabbet ve bağlılığını yine bir Ağustos ayında birlikte okuyalım:

Cân mürgünün ezkârı dîdâr-ı Karîbu’llâh

Her demdeki efkârı dîdâr-ı Karîbu’llâh

(Can kuşunun¸ ruhumun ismini hep ezberinde tuttuğunu ismini hep andığı ey Allah’ın yakın dostu Efendim¸ senin yüzünün güzelliğine meftunum. Seni gördükçe içerimde güller açılmakta¸ senin efsunlu gözlerinden bana hikmet nazarları saçılmakta. Ruhum seni fikrettikçe sana olan rabıtam arttıkça seninle oluyorum¸ seninle doluyorum. Sana yaklaşmakla Allah’a yaklaşıyorum.)

Almış ezelî varın kılmış ana ikrârın
Görmüş gül-i ruhsârın dîdâr-ı Karîbu’llâh

(Ezel bezminde İlahî varlık hazinesinden alacağını almış¸ maneviyatla donanmış ve imanını o ân orada ikrar etmiştir. Manevi güzellikleri ezel âleminde seyreden¸ görme şerefine ulaşan¸ Allah’a yakın¸ Allah dostu mürşidim efendimin yüzünü seyrettikçe ben o güzelliklerin yansımasını müşahede ediyorum.)

Akvâl-i şerîat hep ef’âl-i tarîkat hep
Ahvâl-i hakîkat hep esrâr-ı Karîbu’llâh

(Efendimin sözleri hep dinin hükümlerine Kur’an ve sünnete uygundur. Davranışları hep tasavvuf geleneğine göredir. Manevî halleri ruhunun yüceliği¸ Hakkın esrar perdesini açan¸ Allah’a yakınlaşan bir makamdadır.)

Bu beyti okuduktan sonra¸ şerîat¸ tarîkat¸ hakîkat ve ma’rifet merhalelerinden biraz bahsetmek gerekir:

Şerîat: Şerîat kelimesi¸ türevleriyle birlikte Kur’ân’ın dört ayrı yerinde geçmektedir. Sözlükte “suyolu¸ bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su içmek ve almak için gidilen yol¸ doğru yol¸ Hak din yolu¸ büyük ve geniş cadde¸ aydınlık ve ışık” gibi manalara gelmektedir. Toplumlar için amelî hükümler¸ emir ve yasaklar anlamına gelen şerîat¸ bütün ilâhî dinlerde peygamberlerin aracılığıyla gönderilen ortak bir unsurdur. Câsiye suresinin 18. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Sonra da seni din konusunda bir şerîat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (2)

Nakşibendiyye tarîkatı mensupları şerîat esaslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir. Şeyh Ahmed Farukî (k.s)’nin; “Şer’î edeplerden birine riâyet¸ mekruhlardan birini bırakma¸ zikirden¸ fikirden¸ murâkabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir.”(3) Şeklindeki açıklamaları¸ bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Nakşibendî tarîkatının Hâlidiyye kolu şerîat ilimleri üzerine bina edilmiş­tir. Tarîkatta amaca ulaşmak isteyen kişi için esas olan şerîata dâir hiç bir şeyin değiştirilmemesidir.

Osman Hulûsi Efendi birçok sohbetinde dinî kurallara uyulması gerektiğini söyler; İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s)’nin şu kelamını hatırlatırdı: “Gardaşlarım¸ ömrümüz memuriyette geçti¸ nafilelerimizi bile terk etmedik¸” diyerek ihvânlarını ibadete teşvik ederdi. “Şerîatı olmayanın tarîkatı olmaz¸ şerîatı gözetmek gerekir. Tarîkatımız Halidî Hâkî Nakşi­bendî’dir. Evveli şerîat ortası tarîkat ve ahiri şerîattır.” der ve ihvânlarından isterdi. (4) Hulûsi Efendi de şöyle buyurmuştur: “Şerîat tarîkatın kabı­dır. Şerîatsız tarîkat olmaz. Şerîatsız tarîkat¸ elekle Toh­ma’dan su taşımaya benzer. Doldur¸ doldur boş çıkar.” Hulûsi Efendi Hazretlerini şu mısraları da bize daleletten kurtulmanın yolunun şer’î hükümlere uymakla olduğunu anlatır:

Şer’-i pâkin başa tâc et bul dalâletden rehâ
Şems-i tâbân-ı hidâyetdir Muhammed Mustafâ
Çâr yârı sıdk u adl ü hilm ü ilmin menba’ı
Cümle ashâbı hakîkatda nücûm-ı ihtidâ.”(5)

(Dalaletten kurtulmak için Hz. Peygamberin (s.a.v) şerîatını başına tâc et. O kurtuluş güneşi ve aydınlıkların kaynağı olan övülmüş ve seçilmiş Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’nın dini ve şerîatıdır. (İslâmdır.) O¸ Sıdk¸ ada­let¸ hilm ve ilim gibi vasıflara sahip yardımcıları olan ve “Ashabım yıldızlar gibidir¸ hangisine yapışırsanız¸ sizi kurtuluşa götürür.” buyuran bir pey­gamberdir.) denilmektedir.

Tarîkat: Tasavvufta gidilen yolun kendine özgü metotları¸ usulleri vardır. Mürşidin nezâretinde¸ istekli müridin¸ Allah’a ulaşma¸ yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma kon usunda takip ettiği usule veya metoda tarîkat adı verilir. Tarîkat¸ bunu gerçekleştirmek maksadıyla¸ farz ve vacibin ötesinde bir takım nafilelere¸ özellikle sünnetlere ağırlık verir. Şerîat¸ tarîkat¸ hakîkat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür: “Şerîatta şu senin bu benim; tarîkatta¸ şu senin¸ bu da senin: hakîkatta¸ şu ve bu¸ ne senin ne de benim¸ her ikisi de Allah’ın”.(6)

Mehmet Ali Hilmi Dede bir şiirinde bunu şöyle anlatır:

Şerîattır tarîkatın kapısı
Tarîkattır hakîkatin yapısı
Hakîkattir ma’rifetin tapısı
Marifet gevheri hazinetullah.

Hulûsi Efendi tarîkatın inceliklerini şöyle izah etmiştir: “Tarîkatlının hatası¸ tarîkata girmeyene göre farklıdır. Şerîatta hata sayılmayan şey tarîkatta hatadır. Çünkü bilerek yapılan hata ile bilmeyerek yapılan hata farklıdır¸ müridin başı kesilir de haberi bile olmaz.”

Hakîkat: Gerçek manasına gelen Arapça bir kelimedir. Sûfîler şerîat¸ tarîkat¸ hakîkat ve ma’rifet şeklinde¸ Allah’a ulaşma yolunda dört mertebe kabul ederler. Görüldüğü gibi bunlardan üçüncüsü¸ “hakîkat” olmaktadır. Hacı Şaban Veli¸ şerîatın beden¸ tarîkatın kalp¸ hakîkatin ruh¸ ma’rifetin de Hak olduğunu söyler.(7) Hulûsi Efendi Hazretleri mürşidine mehdiye olarak yazdığı gazelin bir sonraki beytinde onun ma’rifet makamından bahseder:

Ol ârif-i dânâyî bul menzil-i a’lâyı
Tutmuş iki dünyâyı hoş şân-ı Karîbu’llâh

(Âriflerin içinde seçkin¸ bir tane olan¸ zamanın ulusu¸ yüksek mertebelere ulaşan Allah’a dost olan efendimin manevî şânı¸ ismi bu dünya kadar ahret âleminde de itibar edilen¸ Allah’a yakınlığından dolayı tanınan bilinen bir isimdir.)

Ma’rifet: Arapça’da bilgi anlamına bir sözdür. Tasavvufta¸ dört kapı bir birine geçmiş halkalar gibidir. Şerîat olmadan tarîkat¸ hakîkat ve ma’rifet olmaz¸ her şeyin başı¸ şerîatı yani İslâm dinini iyi yaşamaktan geçer¸ İslâm’ı yaşama ve anlamada¸ takva boyutunda olmak üzere derinleşme sonucu¸ bu mertebeler teşekkül etmiştir. Bu durumda¸ herkesin normal gündelik kurallara uyarak yaşadığı İslâm’a şerîat; dinde biraz takva cihetine ağırlık verenlerin yaşadığı ve ulaştığı inceliğe tarîkat; takva ve verâda titizlikle varılan sonuca¸ hakîkat; ve nihayet bu yaşamanın¸ mânâ açısından kişide ifade ettiği bilgi planındaki sonuca ma’rifet denir ki¸ meydana gelişi¸ yaşamakla sıkı sıkıya irtibatlıdır.(8)

A’mâ neyi görmüşdür ednâ neyi bilmişdir
Dânâ anı bulmuşdur erkân-ı Karîbu’llâh

(Gözleri görmeyenler¸ kalbi mühürlü olanlar onun güzelliğini bilemezler¸ çünkü onlar bu yüce kıymeti bilecek erginliğe ulaşmamışlardır. Seçkin insanlar onun güzel erkânını bulup¸ Allah’a yakın olmanın yollarına ulaşmışlardır. )

Âsâr-ı muhabbetdir esrâr-ı muhabbetdir
Envâr-ı muhabbetdir dîdâr-ı Karîbu’llâh

(Muhabbetin eseri olarak¸ ilahî sevginin sırları hep onun gönülünü aydınlatmış¸ böylece onu rehber edinenlerin de yüz aydınlığı¸ gönül ışığı olmuştur.)

Muhabbet: Arapça¸ sevgi¸ aşk demektir. Tasavvufta muhabbetin hakîkati¸ her şeyini sevdiğine bağışlaman¸ kendine de sende olan hiçbirşeyi bırakmamandır. Muhabbetle¸ perdeler yırtılır¸ sırlar ortaya çıkar. Gazelin şah beyitinde Hulûsi Efendi¸ İhramcızâde’ye olan samimi bağlılığını şöyle ifade eder:

Bu bende Hulûsî’nin efgende Hulûsî’nin
Dil-bende Hulûsî’nin dîdâr-ı Karîbu’llâh(9)

(Sâde bir kul olan bu Hulûsi¸ bîçare halimle gönlümü bağladığım sevgili mürşidimin huzurunda gönümle onun ilahî tecellilere mazhar olan yüzünü seyretmekten¸ yakınlık hissinden faydalanmaktan huzur bulmaktayım.)

İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s)’nin hayatı ve şahsiyetini anlatan kendi kelamları her hâliyle onun büyük bir şahsiyet sahibi olduğunu anlatıyor. Bazı güzel sözlerinden örnekler vererek kendi diliyle önder vasıflı insanlarda bulunması gereken hususları her sohbetlerinde ifade etmişlerdir. 2 Ağustos 1969 tarihinde ahirete göçen Pîr Efendimizi muhabbetle anarken yazımızı¸ kendi kelamlarıyla ve özlü nasihatlarıyla bağlayalım:

• Tasavvuf¸ yok olup¸ sonra var olmaktır.
• İnsan ne ararsa zannında bulur.
• Muhabbeti olan hata görmez¸ görse de göz yumar.
• Şerîatı gözetiniz¸ şerîatı olmayanın tarîkatı olmaz.
• Öl ama söz verme. Eğer vermiş isen o sözden de asla dönme.
• Sen seni sevdiğinle bil. O seninledir.

DİPNOT

1 10/Yunuş 62.
2 Komisyon¸ Dini Kavramlar Sözlüğü¸ Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.¸ Ank.¸ 2006¸ s. 617.
3 Muhammed b. Abdullah Hâni¸ Âdâb¸ terc. Abdulkadir Akçiçek¸ İstanbul¸ 1976¸ s. 13.
4 Palakoğlu¸ İsmail¸ Gönüller Sultanı¸ Ankara¸ 2005¸ s. 420.
5 Ateş¸ Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsi-î Darendevî (Haz: Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) Nasihat Yay.¸Ankara¸ 2006¸ s. 369.
6 Cebecioğlu¸ Ethem¸ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü¸ Rehber Yay.¸ Ankara¸ 1997¸ s. 687.
7 Cebecioğlu¸ Age¸ s. 313
8 Cebecioğlu¸ Age¸ s. 486
9 Ateş¸ Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsi-î Darendevî (Haz: Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) Nasihat Yay.¸Ankara¸ 2006¸ s. 273-274.

Sayfayı Paylaş