KANAAT TAHTININ SULTANI

Somuncu Baba

Kanaat; elindekiyle yetinmek¸ nefsanî zevklerden ayrılıp¸ ruhanî¸ manevî zevki kazanma halidir. Rasûlullah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: "Size kanaat etmek gerekir¸ zira kanaat tükenmeyen bir hazinedir." buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i şerifinde ise; "Zenginlik mal çokluğundan (ibaret) değildir¸ asıl zenginlik göz tokluğuyla gönül zenginliğidir." buyurmaktadır.

Kanaat; elindekiyle yetinmek¸ nefsanî zevklerden ayrılıp¸ ruhanî¸ manevî zevki kazanma halidir. Rasûlullah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde: "Size kanaat etmek gerekir¸ zira kanaat tükenmeyen bir hazinedir."[1] buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i şerifinde ise; "Zenginlik mal çokluğundan (ibaret) değildir¸ asıl zenginlik göz tokluğuyla gönül zenginliğidir."[2] buyurmaktadır.


Kanaat ehli elde olan nimete şükreder. Gerek mal¸ gerek sıhhat¸ gerekse sair hususlarda kendinden aşağı olana bakar. Kanaat ehli halini Allah'a arz eder¸ hırs sahibi ise¸ dünyalık kimselerden dilenir. Kanaatkâr olmak ve dilencilikten kurtulmak için Rasûl-i Ekrem Efendimiz¸ bizlere şu çareyi sunmuştur:


“Sizden biri¸ mal ve yaradılışça kendisinden üstün olan birini görünce¸ nazarını hemen kendisinden aşağıda olana çevirsin.”[3]Bu davranış¸ Allah'ın üzerimizdeki nimetini küçük görerek sıkıntıya düşmememiz için en müessir çaredir. Zira üzüntü ve mutsuzluğun başlıca sebeplerinden birisi de kanaatsizliktir.  Kanaat¸ dünya malı yüzünden gelebilecek birçok sıkıntı ve kederden sahibini korur. İmanını kuvvetlendirir¸ tevekkülünü artırır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)  “İslâm hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup¸ buna kanaat edene ne mutlu!”[4] buyurmuşlardır.


Mü'minin Kalbinde Kanaat Duygusu


Kanaat eden yücelir¸ kalbi olgunluğa ve zenginliğe erer.  Bişr-i Hafî (r.a.): "Kanaat bir melektir. O ancak mü'minin kalbinde ikamet eder." buyurur.  Akıllı kimse dünya işini kanaat ile ahiret işini hırs ve acele ile din işini de ilim¸ irfan ve itidal ile idare eder.


Kanaat¸ sahibine öyle güzellikler kazandırır ki¸  o kişinin gönlünde dünyalık muhabbeti giremez. Tamahkârlık ve dünya hırsı ile kalbi dolanlar bazen ufacık bir menfaat için başını verirken¸ kanaat sahibi fakir¸ altınla dolu bir hazine bile bulsa¸ şerefi uğruna ona dönüp bakmaz. İnsanlığın en büyük sermayesi kanaattir. Kanaatin zıddı¸ aşırı hırs¸ memnuniyetsizlik¸ açgözlülük ve şükürsüzlüktür. Kanaatkâr insan her zaman olumlu karşılanır ve sevilir.


Kanaat¸ sadece fakirlere mahsus bir haslet değildir. Bu hususta zenginler¸ çoğu zaman fakirlerden daha muhtaç duruma düşmektedirler. Çünkü mal arttıkça beraberinde mal sevgisi¸ hırs ve tamah da artmaktadır. İnsan¸ bütün yakınlarına yetecek kadar mal kazansa bile¸ bununla yetinmeyerek daha fazla kazanmaya ve mal yığmaya çabalar. Bu hırs¸ malik olduğu zenginliği gözüne az gösterir ve böylece malından hakkıyla istifade etmesine mani olur. Yunus Emre şöyle der:


Kem tamahlık eyleme


Aklın sana yâr ise!


Mevlânâ Hazretleri de şöyle söyler: “Allah'ın¸ has kullarını davet ettiği kanaat ziyafetinden uzak kalan kimse¸ padişah bile olsa dilenci gibi açgözlüdür. Sen¸ Allah'ın verdiklerine razı olmadıkça¸ rahat etmek¸ kurtulmak ümidi ile nereye kaçsan¸ orada karşına bir afet çıkar¸ bir bela gelir sana çatar.”[5]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de¸ özel notları arasında yeni rastladığımız bir rubaisinde şöyle buyurur:


Mihnet köşesinde perîşân olma¸


Safâ-yı hâtırla ömrünü geçir


Gel kanâ'at tahtının sultânı ol


Pençe-i nefse düşüp olma esîr


(Dünyanın bütün yükü senin omuzunda imiş gibi¸ kendini dünyalık için yorup perişan olma. Tevekkül sahibi biri olarak Allah'a güvenerek¸ sevinç içinde ömrünü geçir. O zaman kanaat tahtına kurulursun; nefsinin sultanı olur¸ yücelirsin. Eğer kanaat ehli olmaz¸ dünyalığa aşırı meyledersen nefsinin elinde esir olursun. Sakın nefsinin esiri olma."


Gönül Zenginliğine Kavuşmak


Kanaat¸ kalbî bir olgudur. Kanaat sahibi olmak¸ bir kimsenin aç kalmasını veya çalışmayı terk etmesini gerektirmediği gibi hakkı olan şeyleri almasına da mani değildir. Önemli olan malın elinde esir olmamaktır. Dünya malını ahiret için kullanmaktır. Allah için harcamaktır. Böylece gönüllere taht kurmaktır.  Gönül zenginliğine kavuşmaktır.  Peygamber Efendimiz bu husustaki ölçüyü en güzel şekilde ortaya koymuştur. Ömer (r.a.) şöyle anlatır:


“Rasûlullah  (s.a.v.) arada sırada bana gazilik bahşişi verirdi. Ben de kendisine:


– Bunu benden daha fakir birine verseniz¸ derdim. Allah Rasûlü de cevaben:


– ‘Sen bunu al. Göz dikmediğin ve istekli de olmadığın halde sana gelen böylesi malı al. Kendine mâl et¸ istersen onunla tasaddukta bulun. Fakat böyle olmayan bir malın da peşine düşme' tavsiyesinde bulunurdu.”[6]


Kanaat Ehli Bir Genç


Asr-ı saadette vukû bulan bir hadise de özetle şöyledir:


Peygamber Efendimizi (s.a.v.) ziyarete gelen Benî Tücîb heyeti yurtlarına dönmek istediklerinde¸ Rasûlullah (s.a.v.) bunlara¸ diğerlerine verilen bahşişlerden daha fazla verdi ve:


– Sizden¸ bahşiş verilmeyen kimse kaldı mı¸ diye sordu.


– Evet¸ yaşça en küçüğümüz olan bir genci binitlerimize bakmak üzere bırakmıştık¸ dediler.


Allah Rasûlü:


– Onu da gönderiniz¸ buyurdu. Onlar binitlerinin yanına dönünce¸ gence:


– Rasûlullah Efendimizin yanına git de hediyeni al. Biz bahşişimizi aldık ve kendisine veda ettik¸ dediler. Genç¸ Peygamber Efendimizin yanına gelince:


– Yâ Rasûlallah! Ben¸ Ebzâoğullarından bir kimseyim. Biraz önce senin yanına gelen¸ dileklerini yerine getirdiğin cemaattenim. Benim talebimi de yerine getirir misiniz¸ dedi. Habib-i Ekrem Efendimiz:


– Senin arzun nedir¸ diye sordu. Genç:


– Yâ Rasûlallah¸ benim dileğim arkadaşlarımınki gibi değildir. Onlar İslâm'ı özleyerek geldiler¸ zekâtlarını da sürüp getirdiler. Fakat sen Allah'a beni mağfiretine mazhar kılması¸ rahmetiyle muamele etmesi ve bir de kalbime zenginlik vermesi için dua et¸ dedi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz:


– ‘Ey Allah'ım! Onu affet ve rahmetinle muamele eyle! Kalbine de zenginlik ver!' diye dua ettikten sonra¸ ona da ötekiler gibi bahşişinin verilmesini emir buyurdu.


Benî Tücîb heyeti yurtlarına döndüler. Bunlardan bir cemaat hac mevsiminde Mina'da Peygamber Efendimiz ile buluştu.


– Biz Ebzâoğullarıyız¸ dediler. Vefa sahibi olan Peygamber Efendimiz:


– ‘Geçen sene sizinle birlikte bana gelen genç ne yapıyor?' diye sordu.


– Yâ Rasûlallah! Yüce Allah'ın verdiği rızka ondan daha kanaatlisini görmemişizdir. İnsanlar dünyayı aralarında bölüşecek olsalar¸ o genç ona hiç iltifat etmez¸ dediler. Bu sözleri sevinçle dinleyen Peygamber Efendimiz¸ Allah'a hamdetti ve o genç için hayır temennilerinde bulundu.


Bu genç¸ davranışlarıyla kavmi arasında bir fazilet timsali olmuştur. Dünyaya değer vermeyen ve Allah'ın kendisine verdiği rızka en çok kanaat eden bir kul olarak hayatını sürdürmüştür. Peygamber Efendimizin vefatı üzerine Yemen halkının İslâm'dan döndükleri sırada da¸ onlara Allah'ı ve İslâm'ı hatırlatmaktan geri durmamış; onun sayesinde kavminden bir tek kişi bile İslâm'dan dönmemiştir. Daha sonra Hz. Ebu Bekir (r.a.) o genci araştırmış¸ halini sormuş ve o bölgedeki valisine bir mektup yazarak gence hayırla muamele etmesini tavsiye etmiştir.[7]


Kanaat Ehli Bir Hanım


Aynı hayat şartlarına farklı iki bakış açısını önümüze seren¸ kanaat ehli olmayı öğütleyen şu hadis-i şerif de oldukça calib-i dikkattir:


"…Hz. İbrahim¸ oğlu İsmail'in durumunu öğrenmek üzere Mekke'ye geldi. Fakat İsmail'i evde bulamadı. Gelinine:


– İsmail nerede diye sordu. Hanım:


– Rızkımızı temin etmek için avlanmaya gitti¸ dedi. Hz. İbrahim geçimlerinin ve durumlarının nasıl olduğunu sordu. O:


– Çok kötü durumdayız. Büyük bir sıkıntı ve darlık içindeyiz¸ diye hâllerinden şikâyet etti. Hz. İbrahim de:


– Kocan gelince ona selâmımı söyle; kendisine hatırlat da kapısının eşiğini değiştirsin¸ dedi. Hz. İsmail eve gelince¸ bir şeyler olduğunu sezdi ve hanımına:


– Ben yokken eve biri mi geldi¸ diye sordu. O da:


– Evet¸ yaşlı bir adam geldi¸ seni sordu¸ ben de söyledim. Nasıl geçindiğimizi öğrenmek istedi. Ben de büyük bir geçim sıkıntısı çektiğimizi anlattım¸ dedi. Hz. İsmail:


– Peki¸ sana bir şey tavsiye etti mi¸ diye sordu. Hanımı:


– Evet¸ sana selâm söyledi ve kapısının eşiğini değiştirsin¸ dedi. Hz. İsmail:


– O gelen benim babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiş. Haydi¸ ailenin yanına dönebilirsin¸ dedi. O kadını boşayıp Cürhümlüler'den bir başka kadınla evlendi.


Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra Hz. İbrahim tekrar oğlunun evine geldi. Fakat Hz. İsmail'i yine evde bulamadı. Nerede olduğunu sordu. Hanımı:


– Rızkımızı temin etmeye gitti¸ dedi. Hz. İbrahim:


– Geçiminiz¸ haliniz nasıl¸ diye sordu. Kadın:


– Çok iyi durumdayız. Rahat ve bolluk içindeyiz¸ diyerek Allah'a hamd ü senada bulundu. Konuşma şöyle devam etti:


– Ne yiyorsunuz?


– Et yiyoruz.


– Ne içiyorsunuz?


– Su.


O zaman Hz. İbrahim¸ "Allah'ım¸ etlerine ve sularına bereket ver!" diye dua etti. Sonra da:


– Kocan eve gelince selâmımı söyle ve kendisine hatırlat da kapısının eşiğine sâhip olsun¸ dedi. Hz. İsmail dönünce:


– Eve gelen oldu mu¸ diye sordu¸ Hanımı:


– Evet¸ güzel görünümlü bir ihtiyar geldi¸ seni sordu¸ ben de anlattım. Geçimimizi öğrenmek istedi¸ ben de çok iyi olduğunu söyledim¸ dedi. Hz. İsmail:


– Sana bir tavsiyede bulundu mu¸ diye sordu. O da:


– Evet¸ sana selâm söyledi ve kapının eşiğine sâhip olmanı emretti¸ dedi. Hz. İsmail:


– O benim babamdır. Evin eşiği de sensin. Babam seni hoş tutmamı¸ seninle iyi geçinmemi emretmiş¸ dedi.”[8]


Hz. İbrahim Hz. İsmail'in ilk hanımının kanaatsizliğine hükmetmiş ve aile hayatının devamı¸ saadet ve selâmeti için fertlerin her yönüyle güzel ahlâk sâhibi olmaları gerektiğine işaret etmiştir. Buna halel getirecek düşünce ve davranışlardan kaçınılmasını istemiştir.


Müslüman Sadece Allah'a Muhtaçtır


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri Divân'ında kanaat ve fakirliğe sabretmek hususunda şöyle buyurmuştur:


Gel kanâat kenzini hâmil olup


"Fakru fahrî" remzini âmil olup


"Küntü kenz"in sırrına nâil olup


Âşık isen özge kârın olmasın


Yâr olup her varı varın olmasın


(Kanaat ehli olup¸ gönül zenginliğini kazan. Dünya yükünü değil¸ manevi güçlere sahip biri olarak¸ gizli hazine olan kanaat güzelliğini üzerinde taşı. "Fakirlik benim övüncümdür." hadisinin bütün gereklerini yerine getir. Bir tek Allah'a muhtaç olduğunu beyan et. "Gizli bir hazine idim bilinmeyi diledim." hadisinin sırrına vakıf olarak kazancın kanaat ve sevgi olsun. Muhabbetten başka bir şeyin peşine düşme. Sevdiğine kavuşmayı dilersen¸ başka şeyleri¸ dünyalık varlıkları terk etmiş olursun. Varlığın sahibini arzulayan dünyevî varlıklara¸ dünyalıklara itibar etmez. Sen de böyle ol.)


Peygamberimizin "El-Fakru Fahrî / Fakirlik benim övüncümdür." kelâmı¸ fakir ve yoksul olmayı özendirmemekte¸ onun dünya görüşünü ortaya koymakta ve onun Allah'a muhtaçlığını seslendirmektedir. Bu rivayetteki fakirlikten maksat¸ kulun Allah'a olan ihtiyacıdır. Genellikle tevazu ve kanaatin önemini; dünyanın geçiciliğini vurgulamak gibi amaçlarla zikredilir. Hulûsi Efendi bu rivayeti Dîvân'ında iktibas yoluyla birçok yerde benzer amaçlarla kullanmıştır. Bir beyit ile sözü bağlayalım:


"Fakru fahrî" kisvesidir kisvemiz ammâ bugün


Ma'rifet gencînine vermez zarâr ihsân duyar


(Fakru fahri kisvesi¸ marifet hazinelerine zarar vermediği gibi; bu ridayı giyenler cihanın gösterişine aldanmazlar; dünyaya meyletmezler.)


 


 






[1]FeyzülKedir C:4¸ S:34.



[2]Buhari¸ Rikak 15; Müslim¸ Zekât 120¸ (1051); Tirmizi¸ Zühd 40¸ (2374).



[3]Buhârî¸ Rikâk¸ 30.



[4]Tirmizi¸ Zühd 35¸ (2350).



[5]Mesnevî¸ beyt: 588-590.



[6]Buhârî¸ Zekât¸ 51.



[7]İbn-i Kayyım¸ III¸ 54-55; İbn-i Sa'd¸ I¸ 323.



[8]Buhârî¸ Enbiy⸠9.

Sayfayı Paylaş