KALB-İ SELÎM

Somuncu Baba

"Kalbindeki gizli hazineleri keşfet¸
gayb bilgileri ilahi sorları özünde ara.
Güneşin nurundan daha saf ve parlak
olan ilahi nurları kendi kalbinde bul."

İnsanın güzelliği;  kalbinin/gönlünün güzelliği ile ölçülür.  Kalpten/gönülden doğup hareketlere yansıyan bu güzelliğin görüntüsü elbette selîm bir kalbin ayna olarak kendindeki tecellîlerin dışa yansımasıdır.  Kulun işlediği günahlar¸ kalbinin kirlenmesine ve kararmasına sebep olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Kul bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta¸ bir leke yapar. Eğer tevbe edip vazgeçer¸ mağfiret dilerse kalbi temizlenir ve parlar." buyurmaktadır.  Kalbi günah kirlerinden ancak aşk¸ şevk¸ muhabbet¸ zikir¸  hizmet ve tevbe istiğfar temizler. İlâhî sevgiden aldığı feyizle güzellikleri fark edenler¸ Hakk dostlarına yakın olan gönüller¸ âşıklar meclisine erer ve muhabbet gülleri dererler. Büyüklerin civarında kalpleri aydınlanır ve etrafa aydınlık saçarlar. Kıyamet gününde günahlardan arınmış bir kalp ile Allah'ın huzuruna gelmek için muhabbet deryasına yelken açarlar. Maldan mülkten geçerler. 


Âlemde âşıkane bir hayat sürerek¸ selîm bir kalp ile huzura varmanın hoşluğunu Hulûsi Efendi Hazretleri (k.s.) şöyle dillendirir:


Mâlınızı mülkünüzü nidevüz


Âleme hoş gelmişiz hoş gidevüz[1]


Allah'a Kalb-i Selîm ile Gelenler


Bu dünyada eşref-i mahlûk olan insana emanet edilen¸ fıtrî güzellik aynası olan kalbin temizliğini muhafaza etmek ve emaneti sahibine kirletmeden¸ lekeletmeden¸ selîm olarak teslim edebilmek elbette bir görevdir.  Yüce Kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler (o gün fayda bulur)."[2]


Ayetteki "selîm" kelimesi¸ ‘tertemiz'¸ ‘her lekeden arınmış'¸ ‘mânen sıhhatli' demektir. XVI. asır şairlerinden Bağdatlı Rûhî (ö.1605) bu âyeti şiir diliyle şöyle ifade eder:


Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler


"Yevme lâ yenfe'u"da kalb-i selîm isterler


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de¸ "Allah'ım senden kalb-i selîm isterim."[3]  şeklinde dua etmiştir.


Peygamberimiz (s.a.v.)¸ "Allah sizin şekillerinize ve suretlerinize değil¸ kalplerinize ve amellerinize bakar."[4] buyurarak¸ Yüce Allah'ın ahirette kişinin kalp temizliğine ve parlaklığına bakacağına dikkat çekmiştir.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de Dîvân-ı Hulûsî-i Darendevî adlı eserinde kalb-i selîm olanın dünyevî şeylerden¸ maldan¸ mülkten ümidini keserek¸ sadece Rabbi ile meşgul olmasını şöyle dile getirir:


Koyup mâl ü menâli âr u ırzından ümîdin kes


Hudâ'dan gayrı bir şuglu olan kalb-i selîm olmaz[5]


Kalbi temiz olanın bütün azaları temiz olur. O bozulursa diğer azalar da fesada uğrar.


Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Âdemoğlunun vücûdunda bir et parçası vardır; o düzgün olursa¸ onun sayesinde vücûdun geri kalanı da düzgün olur. Şayet o bozulursa¸ onun yüzünden vücûdun geri kalanı da fesada uğrar. Dikkat edin¸ o kalptir. [6]  


Ebü'I-Kâsım Hakîm'e kalb-i selîm soruldu. Şöyle cevap verdi: “Onun üç alâmeti vardır: Birincisi¸ kimseye eziyet etmemektir. İkincisi¸ kimse­den eziyet ve kırgınlık hissetmemektir. Üçüncüsü¸ birine bir iyilik yapsa ondan karşılık beklememektir. Kimseye eziyet etmediğinde vera'ı¸ kimseye kırgınlık duymadığında vefayı¸ yaptığı iyiliğe karşılık beklemediğinde ihlâsı yerine getirmiş olur.”


Kâşifî der ki: "Kalbin selâmeti¸ ‘Lâ ilahe illal­lah Muhammedü'r Rasûlullah' şehadetinde ihlâstır. Bir görüş gönlün dünya sevgisinden arınmış olmasıdır. Bir başka görüş ise kalbin hased ve hıyanetten selîm/temiz olmasıdır."


Teysîr'de şöyle geçer: “Kalp¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ehl-i beytine¸ eşlerine ve ashabına buğz etmekten uzak olmalıdır.”


İmam-ı Kuşeyrî şöyle demiştir: "Kalb-i selîm¸ Cenâb-ı Hakk'ın gayrisinden arınmış¸ dünya tamahından ve âhiret arzusundan boş olan kalptir. Yahut selîm kalp¸ bid'attan hâlî¸ sünnet-i seniyye ile mutmain olan kalptir."


Kalb-i selîm¸ Allah'ın insanları yarattığı aslî fıtrat üzere olan¸ aslî mizacın inhiraf ve sapmasından kurtulmuş kalptir. Çünkü Allahu Teâl⸠kalbi celâl ve cemâl sıfatlarının tecellîlerini almaya kabiliyetli bir ayna ola­rak yaratmıştır. Tıpkı Âdem (a.s.)'ı ilk yarattığında olduğu gibi. İki dünya­nın ilgileriyle kirlenip paslanmadan önce Allah onda tecellî etmiştir.[7]


Âşıkların Gönülleri Aynadır


Gönül sırlarına âşina olabilmenin¸ irfanın¸ marifetin yolu da temiz bir kalpten geçmektedir.  Gönül hanesini temizlemeyenlerin ilâhî sırlara yakınlık kesbedemeyeceğini Hazret şöyle ifade buyurur:


Pâk olmayıcak olmadı dil sırrına mahrem


"Ve't-ta'arrufu's-sırra mine'l-kalb-i selîmü"[8]


Dünya ve ahiret ile onun içindekiler bir kalbe sığabilir. Âşıkların gönlünü¸ ilâhî sırları yansıtan aynaya benzeten Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:


İki cihânın mebde‘i bir kalb içinde gizlidir


Âyîne-i dîdâr olur âşıkların gönülleri[9]


Kalb-i selîm¸ günahlardan kirlerden arınmış ve mücell⸠ışıl ışıl parlayan bir ayna gibi Hakk'ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiş bir gönüldür. Hak Teâl⸠kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.


Rabbimizin cennet dâvetine ve ihsân edeceği sonsuz mükâfatlara lâyık olabilmek için mâsivâdan uzaklaşıp kalben Hakk'a yönelmek şarttır. Zîrâ Rabbimiz¸ bizden ilâhî tecellîgâh olan bir gönül¸ yâni kalb-i selîm istiyor.


Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde bir kıssa vardır:


Hazret-i Yûsuf'a çok uzak diyarlardan¸ yüreği muhabbetle dolu bir dostu gelip misafir olur. Onlar¸ çocukluktan beri samimî birer dosttur. Ahbaplık ve dostluk yastığına beraberce yaslanmışlardır. Hazret-i Yûsuf¸ bir müddet onunla sohbet ettikten sonra nükteli bir tarzda:


– Söyle bakalım dostum¸ bize gittiğin yerlerden ne hediye getirdin¸ der.


Misafiri¸ bu istek karşısında çok mahcûb olur ve ne diyeceğini bilemez. Ardından¸ hissiyâtını şu samîmî ifâdelerle dile getirir:


– Sana armağan getirmek için¸ şu fânî âlemde birçok şeye nazar ettim. Fakat hiçbirini gözüm tutmadı¸ hiçbirini sana lâyık göremedim. Bir kırıntı büyüklüğündeki altın parçasını bir altın yatağına veya bir damlayı bir denize nasıl armağan olarak götürebilirdim ki? Senin güzelliğine denk olacak hangi tohum vardır ki bu Mısır ülkesinin ambarında bulunmasın? Sana getirilecek hediye ancak senin güzelliğinin bir eşi¸ bir benzeri olmalıdır. Bu yüzden ben de çâresiz¸ sana gönül nûru gibi tozsuz¸ lekesiz¸ parlak bir ayna getirip sunmayı lâyık gördüm.


Ey güneş gibi gökyüzünün nûru olan Yûsuf! Sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki¸ ona baktıkça kendi güzelliğini görüp hayrân olasın. Onda güzel yüzünü gördükçe¸ Rabbin sendeki cemâlî tecellîlerini seyredesin ve beni de hatırlayasın.


Misâfir bunları söyledikten sonra koltuğunun altından bir ayna çıkarır ve Hazret-i Yûsuf'a takdîm eder.


Hulûsi Efendi Hazretleri de bir beytinde gönlü¸ temiz ve cilalı bir aynaya benzetir:


Kendini mir'ât kıl tâ kim tecellî ede Hak


Kendin idrâk eyleyenler ile derd-nâk olagör[10]


"Kendini¸ özünü¸ kalbini bir ayna gibi temiz¸ parlak tut ki¸ oraya Hakk tecellî ede. Kendini tanıyan¸ nefsine hâkim olan kalp sahipleriyle¸ ilâhî aşkla dertlenen kimselerle¸ velilerle dost ol."


Kalp vücut ülkesinin başkentidir. Sır¸ o merkezdeki Cenab-ı Hakk'ın tecellî eylediği yerdir. Bu hikmette kalpler ve sırlar gök­lerin en yüksek yerlerine¸ oralarda zuhur eden ilim¸ marifet¸ tevhid ve muhabbet de ay ve yıldızlara benzetilmiştir.


Göğün ay¸ güneş ve yıldızların doğduğu yer olduğu gibi¸ kalpler ve sırlar da ilim yıldızlarının doğduğu yer¸ marifet ayı­nın menzilleri ve tevhid güneşinin dönüp durduğu mahaldir. Bu manevî yıldızların nurları¸ maddî ışıklardan daha parlak ve gör­kemlidir. Hatta bazı ârifler demişlerdir ki: “Cenab-ı Hak evliya kalplerinin nurlarını açıp gösterse¸ ayın ve güneşin ışığını söndürürdü. Zira ay ve güneş batar ve tutulur¸ ay tutulması¸ güneş tu­tulması ile “küsûf” ve “hüsûf'a uğrar. Hâlbuki kalplerin nurları batmaz ve hüsûf ve küsûf etmez.”


Hadis-i kudsîde: “Yerime ve göğüme sığmadım; ama mü'min kulu­mun kalbine sığdım." buyrulur.


Bütün her şeyi içine alan mü'minin kalbi göğün ve yerin ala­madığı Hak nazarının tecellî yeri olunca¸ artık o kalbi ve sahibi­ni neyle vasıflandırırsan vasıflandır.[11]


Hâne-i kalbindeki gencîne-i esrârı bul


Ger şems nûrundan musaffâ setr olan envârı bul


"Kalbindeki gizli hazineleri keşfet¸ gayb bilgilerin ilâhî sırlarını özünde ara. Güneşin nurundan daha saf ve parlak olan ilâhî nurları kendi kalbinde bul."


Gayb hazineleri¸ ilâhî vasıflardır. Çünkü ârifin vasıfları ilâhî evsaftan olup Hak Teâlâ âriflere ezelî vasıflarıyla tecelli ettiğin­de¸ ayın güneşten ışık aldığı gibi¸ âriflerin kalpleri de her an ezelî evsaf nurlarından aydınlanır. Bundan önce mezâhirin¸ eserlerin nurlarıyla¸ sırların¸ vasıfların nurlarıyla aydınlandığı belirtilmişti.


Kalp hanesinin daima feyiz ve tecellî ile aydınlanması ilâhî yar­dımlarla olduğundan muhakkıklar dediler ki: “Hak Teâlâ bir ve­lisine tecellî ettiği vakitte onun kalbini ağyardan masun kılar ve daima nuruna tecellî yeri eyler.”[12]


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde buyurduğu şu kelamı ile yazımızı sonlandıralım: "Sizler de bilirsiniz güneş tutulması olur. Dünya ile güneş arasına ay girer karanlık bir hâl alır. İnsanlar tarafından¸ güneş tutuldu¸ denir. Oğul¸ Allah ile kul arasında hiçbir an tecellîyât kesilmez. Gönülde her an mevcut olur. Ne zaman ki gönle mâsivâ girer. O tecellîyâta mâni olur. İnsan kendini yalnız hisseder. Ne kusur işlerse o an işler. Bir müridin şeyhinden huzuru ile gıyabının fark olmaması lazımdır." 






[1] Ateş¸ Es-Seyyid Osman Hulûsi¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz) s. 113¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006.



[2] 26/Şuara¸ 88-89



[3] Tirmizî¸ Deavat 23; Nesai¸ Sehv 61



[4] Müslim¸ Birr¸ 34



[5] Ateş¸ Dîvân¸ s¸ 99



[6] Ebû Dâvûd¸ Büyü¸ 3



[7] İsmail Hakkı Bursevî¸ Ruhul Beyan Tefsiri¸ C.14¸s. 87-89¸ Erkam Yay.¸ İst¸ 2010



[8] Ateş¸ Dîvân¸ s. 191



[9] Ateş¸ Dîvân¸ s¸ 297



[10] Ateş¸ Dîvân¸ s¸ 297



[11] Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir Hikem-i Ataiyye Şerhi¸ (Haz. Tahir Galip Seratlı) s. 257. Sufi Kitap¸ İstanbul¸ 2010.



[12] Hikem-i Aaiyye Şerhi¸ s. 258

Sayfayı Paylaş